mail adresinizi yazarak bizi izleyebilirsiniz.

21 Aralık 2012 Cuma

YENİ BİR YILA MERHABA;



“Ne kadar söz varsa düne ait
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Mevlana’nın bu güzel sözleri,  her yeni yılda aklımdan geçen dizelerdir. Geçen yıllar yerine, gelen yıllar hakkında bir şeyler yazmak, hem  kendimiz hem toplum adına daha faydalıdır.

Biz değil miyiz?

Bizi rahatsız eden anıları asla unutmayan ve teybin geri tuşuna basarak yine aynı olaylara üzülen,  hatta ağlayan.  Kırgınlığa,  müşkülpesentliğe ve kötümserliğe biraz ara verelim.

Her yeni yılı gerçekten bir başlangıç olarak hedeflersek; aklımızı güzel şeylere, sadece iyiye kanalize edersek; toplum olarak daha iyi noktalara gelebileceğimize inanıyorum.

12. yüzyıla ait bir Astronomi kitabından alınmış bir yeni yıl davetiyesi elime geçmişti bir zamanlar. Şöyle bir yazı yazıyordu... “Eğer yeni yıl pazartesi günü başlarsa; bu barış ve mutluluğun işareti sayılır. O yıl çocuklar çoğalır, ticaret canlanır, bol yağış olur, tarımda verim yükselir, denizlerde çok iri balıklar bulunur” diye.. Yazıyı okuyunca bu yıl pazartesi ile başlar inşallah diye düşünürken, Salı’ya geldiğini görünce bizim ünlü Türk atasözleri aklıma geldi “Salı sallanır”. Bu yılın Salı günü başlayacağını düşününce 2013’de salın salın sallanarak, uyuşuk mu geçireceğiz acaba diye düşünmedim değil. 

2012’ den 2013’e geçerken, bütün hayatımız gözümüzün önünden bir 'film şeridi' gibi geçmese de, oturup şöyle bir 'hayat muhasebesi' yaparız. Artılarımızla, eksilerimizle, nereden geldik, nereye gidiyoruz...  Nereden geldiğimiz bir müddet sonra önemli olmaz, bundan sonra nereye gidiyoruz diye sorarız kendimize daha çok.  Yeni yılda herkes bir umudun sevincini sıcaklığını yaşamak ister, bu nedenle eski yılın kötülükleri alıp götüreceğine ve yeni yılın iyilikleri getireceğine inanmak ister. Bu inançla eski yılı uğurlayıp, yeni yıla girerken eğlenmek ister.

Bir de yeni yıla girerken tüm televizyon kanallarında sorulan sık sorulardan biri gelir aklıma. “Yeni yıldan beklentileriniz nelerdir?” diye.  Yaşı kemale ermiş kişiler, memleketimizin huzur ve ferahı, bedenimizin sağlığı diye başlarlar.

Bir de elden ayaktan düşünce yalnız kalmamak... Yaşlı bir amcanın şu esprili sözü çok hoşuma gitmişti. Yeni yıldan tek dileğim; Umarım eşim benden çok yaşar da ben yalnız kalacağıma o yalnız kalır!   Yani  kısaca, içi her zaman yaşama sevinciyle dolu olan gence, yaşlıya, herkese “Kıpır kıpır bir yeni yıl” olsun inşallah.  

2013’de sizlere çok tanıdık gelen, sağlıklı, mutlu ve başarılı yıllar dilemek yerine, önce kendiniz, sonra başkaları için yapılacak güzelliklerle dolu yeni bir yıl diliyorum,

Unutmayın; bu sadece bir yerlerde çalışmak, bilfiil üretmek değil, her koşul ve ortamda üretebilmektir.

Sevginizi doyasıya yaşayın ve o sevgiyle yeni sevgi köprüleri kurun.   

TEKNOLOJİ BENİ MUTLU EDİYOR, YA SİZİ?



         Hani herkesin ağzında son zamanlara ait nostaljik bir laf vardır. 70.li yıllar. O yıllar şöyle mutluyduk, böyle mutluyduk diye.  Kişisel mutluluklar, aile ilişkileri için yani maneviyatta bu söze hak veriyorum. Gayet mutluyduk bizlerde ailelerimizle. Ama iş teknoloji boyutuna gelince aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı bir düzendir. İnsan bu düzen içinde imkânlarını kendi lehine çevirerek mutlu olmayı sağlayabilir. Nasıl mı?

         Bir an gözlerimi kapatıyorum, Teknolojinin geçiş döneminde yetişen biri olarak bunları düşünürken hayal âlemine dalmışım. Ve çocukluk yıllarıma dönmüşüm. 

Okuldan yürüyerek eve geliyorum. Yaşadığım zamanda olsa,  istersem servise binebilirim. İstersem toplu taşıma araçlarıyla gelebilirim. Ailem ihtiyaçlarımı karşılayabilir. Ama annemin dediği gibi servise binmek bu devirde lüksmüş onun için yürüyerek gelmeliymişim. Neyse bu şartları da kabul ederek eve yürüyerek geliyorum.

         Annem elimi yüzümü yıkamam için beni ilerdeki mahalle çeşmesine bidonla su almaya gönderiyor. Okul çantamı bırakarak su doldurmaya gidiyorum.  Annem kazanla su ısıtıyor ve ben banyo yapıyorum. O arada derslerimi yapmak istiyorum, ama evde ki mum ışığı bazen yetersiz kalıyor.

         Annem ne yapıyor diye sesleneceğim ama annemin beni göresi yoktu. Çünkü kazanda ısıttığı su ile kirlenen çamaşırlarımızı yıkıyordu,  o bitince de tepeleme bulaşıkları yıkayıp akşam yemeğini hazırlayacaktı. 

         Onu görmek için randevu bile alamazdım. Çünkü annem çok yoğundu.. Babam ise işten yorgun argın gelmiş, yemeğini yedikten sonra uyuyakalmıştı. Tabii tek başına bu evin yükünü çeviriyordu. Bazen onunla ülkenin sorunlarını konuşmak istiyordum. Ama ne başbakanı, ne cumhurbaşkanını görmüşlüğüm vardı. Bazen eve giren gazeteden okuyabiliyordum ülkede ne olup, ne bittiğini.  Bazen radyo denen bir aletle eve ses geliyordu.. Çok monoton, rutin bir yaşamdı bizimkisi. Sobaya kömür taşımakta cabasıydı. Çoğu zaman eve gelince ev soğuk oluyordu. Çünkü nedense bacamız tütüyordu. Annemde o kadar temizlemişti oysa... Elleri nasır içindeydi.  Kömür tozu hem ellerine, hem perdelerine sindi diye söylenirdi hep.

         Memleketteki halamızla, teyzemizle mektupla haberleşirdik, seslerini hiç bilmeksizin. Anneme hep sorardım, “muz çok mu pahalı anne neden 1 tane bile alamıyoruz” diye, madlen çikolata hep karşımızda oturan zengin komşumuzda olurdu bayramları.  Of ne zorlu bir yaşam derken silkiniverdim birden..

         Neyse ki teknoloji çağının geçişlerini gören bir nesil olmuşuz ve 2000’li yıllardayız.

Bu yazıyı yazarken çamaşırlarımı makineye atmış, bulaşıklarda ona keza makinede yıkanıyor.  Aynı anda televizyondan başbakanının konuşmalarını dinleyebilir, yorumda bulunabiliyorum. Çalışan biri olarak evime katkıda bulunuyor daha rahat bir geçim sağlıyorum. Soba, kömür o da ne demek, dünyanın bir ucundan gelen doğalgazla evim sımsıcacık. Memleketimizdeki halamızla, teyzemizle neredeyse her akşam  görüntülü konuşabiliyorum.Her gün gördüğüm içinde yaşlanmış ve yıpranmış gelmiyor; onların sesini özlemiyorum. Muz, çikolata deseniz her şey o kadar alınabilecek düzeyde.. Param yoksa bile marketten çocuklarıma istediğim kiloda, üstelik 1 tane bile alabiliyorum.. Ben kendi adıma diyorum ki, iyi ki o devirlerde yaşamamışım. Seviyorum bu teknolojinin nimetlerini, bilgisayarı, ulaşımın kolaylığını.

Bu kısa hayalden sonra, teknolojinin nimetlerini şöyle daha da açabiliriz.

         Bir ülkenin gelişmesini gösteren en önemli şey,   sanayinin gelişmesidir. Sanayisi gelişen ülke geri kalmışlıktan kurtulmuş demektir.

         Çocuklarımız rahat arabalarla okullarına giderek, sıcak sınıflarda dersler yaparak bu nimetlerin yok olduğu zamanı bilemiyorlar.

         Kömürle ısınan bir derslikte ders yapmak, ya da soğuk bir sınıfa girmek onları mutlu edecek mi? Bir gün için yanmayan kaloriferle söylenen veliler, çocuklarının içinde bulunduğu nimetlerin  tadına varmak için onu yok mu sayacak.  Gazetelerden takip ettiğimiz üzere, doğuda sobayı yakmaya çalışırken yanan bir öğretmenin haberi teknoloji içinde bulunan bizleri hiç mi üzmüyor? Yoksa teknolojiyi bir kenara iterek ilkel metotlarla kendimize işkence etmek, sobalı dersliklerde ders yapmak bizi daha mı mutlu edecek?

         Elimizde adeta bütünleşen cep telefonlarının varlığı sizi mutsuz mu ediyor? Ailelerinizle hemen haberleşmek, elinizdeki küçük aletlerle yüzlerce fotoğraf çekmek, kamera çekmek, müzik dinlemek ve fotoğraflarınızı anında bilgisayara yüklemek yani kısaca kişisel tüm ihtiyaçlarınızı bu küçük aletle karşılamak sizi mutsuz mu ediyor? O zaman cep telefonlarımızı hemen çöpe atalım. Ya da daha insaflı davranayım, artık en eski model cep telefonuyla yetinelim, niye yıllar geçtikçe telefonlarımız eskidi, fotoğraf çekemiyoruz diye yakınarak yeni model alıyoruz. Teknoloji sizi mutsuz ediyorsa ilk önce cep telefonlarımızı bırakmakla başlayalım işe. 

          Yarışmalarda süreyi tespit ettiğimiz kronometre yerine, içimizden 100’e kadar sayarak zamanı tespit edelim,

         Teknolojiyi savunan bir kişi olarak, yazılarımın konusu hakkında bazı bilgiler için,  bilgi kaynağı internet ortamından yararlandım, düşüncelerimi Word’de kâğıda döktüm ve yazıcıdan çıktı aldım. Siz teknolojiden mutsuz iseniz, çocuklarınızın ödevleri için, kütüphanelere gidip ansiklopedilerden konuları araştırın ve sayfalarca yazıyı elinizde not alın. Eminim bu sizin uzun zamanınızı alacaktır.

         OKS ve ÖSS sınavlarına girdi çocuklarımız. Sonuçlar teknolojinin çabukluğu sayesinde elimize ulaştı. Elle hesaplama yönteminde bu kadar emin duygular yaşayabilecek miydik?  Ve bu kadar kısa bir sürede sonuç alabilecek miydik?

         Teknoloji hayatı tanıma sanatıdır bence. İnternetle tüm dünya ve ülkemizdeki gelişmeleri izliyoruz. Yani bilgi kaynağına ulaşabiliyoruz. Hayatı tanıyoruz, dünyayı elimizin altından keşfediyoruz. Gitmek istediğimiz yerleri önceden inceleyerek, daha bilgili bir gezi sağlayabiliyoruz.

         Birde teknolojinin manevi yönüyle ele alırsak, en uzaktaki akrabalarımızla, memleketteki halamızla, yurtdışındaki teyzemizle hiç özlemeden, evimizden, her gece istediğimiz saatte ve istediğimiz kadar görüntülü ve sesli görüşebiliyor. Özlem giderebiliyoruz.

         Yıllar önce mektupla yılda bir kere haber aldığımız, telefonda bile sesini duyamadığımız yakınlarımızla, bırakın görüşmeyi, her gece evde ne pişirdi, çocukları nasıl, yarın nereye gidecek hepsini hemen öğreniyoruz. Maneviyatta tüm yakınlarımızla ilişkimizi sıcak tutuyoruz. Onlara Türkiye’den ve memleketlerinden güzel haberleri anında verebiliyoruz.

Yine çocuklar muz istediğinde, eskiden pahalı olduğu için alınamayan bu meyveyi, şimdilerde paramız yoksa bile marketlerde dijital tartılar sayesinde 1 tane bile tarttırabiliyor ve çocuğumuz mutlu edebiliyoruz.

Ormanlar yok oluyor teknolojiyle diyenlere, yok olan ormanların yerine belki en kısa zamanda ağaçlandırabiliyor, çıkan orman yangınlarını da teknolojik aletlerle anında söndürebiliyoruz.

17 ağustos 1999 yılında deprem yaşayan ülkemiz 7,4 şiddetinde bir depremde büyük kayıplar verirken,  98 aktif fay üzerine kurulmuş Japonya’nın başkenti Tokyo’da 10 katlı binalar bile teknoloji sayesinde neredeyse depremi hissetmiyor ve daha yüksek şiddetteki depremlerde bile can kaybı vermiyor olması teknolojinin önemini sizce de daha da iyi vurgulamıyor mu?

         Hastalıklarda yaşanan teknolojik gelişmelerle kansız ameliyatlar başarabiliyor, ilerlemeden tüm hastalıklara önlem alabiliyoruz. Eskiden ölüme sebep olan ufak hastalıklar şimdilerde teknolojinin tespitleriyle başlamadan bitirilebiliyor. Anne karnında bebeklerin doğmadan tüm taramaları yapılarak daha sağlıklı bir nesil yetiştiriliyor.

Teknolojik gelişmeleri, insan hayatındaki manevi yönünden böyle değerlendirirken, sorarım size...

§  Bir kadının çamaşırlarını elle yıkamak mı, yoksa son model bir makine de 20 dakikada yıkamak mı mutlu eder.
§  Televizyonunun yaşamımıza girmesiyle dünyayla daha içli dışlı olmamız mı, yoksa her şeyden bir haber olmamız mı insanları mutlu eder,
§  Isınmak için odun-kömür taşıyarak soba yakmak mı, yoksa doğalgaz gibi eve geldiğimizde bizi sıcacık bir ortam mı daha mutlu daha mutlu eder,
§  Yakınlarımızla senede bir sadece mektupla haberleşmek mi, yoksa her akşam bilgisayar dünyasından görüntülü ve sesli haberleşmek mi daha mutlu eder,
§  Eskiden güvercinlerle haber gönderirken, şimdi telefon ve bilgisayar aracılığıyla saniyede haberleşmek mi sizi daha mutlu eder,
§  Evden ayrılan yakınlarınızın nerede olduğunu merakla evde beklemeniz mi, yoksa hemen cep telefonundan bilgi alarak rahatlamanız mı sizi mutlu eder,
§  Develer ve atlarla günler alan yolculuklar mı, otobüslerle gidilen yolculuklar mı, yoksa uçakla 1 saatinizi alan yolculuklar mı sizi daha mutlu eder,

        
Yaşasın teknoloji, yaşasın nezih yaşam diyorum. Ama nostaljiyi sevenler!

         Sizi unutmadım. Köşemde sizlere “Kuş Hatıraları” adlı şiiri sunuyorum. Şiiri de okuyunca o yılları da özlemle değil, hoş bir duyguyla anıyorum ve diyorum ki  “Yaşamın Yaşamaya değer olduğunu ve isterseniz mutlu olabileceğinizi öğrenin”. Bu size yeter. 
Kalın sağlıcakla...  
KUŞ HATIRALARI

Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuruüzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında 
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...

Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını 
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...

Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden 
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin 
geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri 
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen 
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı 
yemeklerden kurufasulyayı 
sigaralardan Harmanı 
belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına 
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı 
memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız 
vardı.

Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
biraraya gelerek çektirebileceğimiz 
bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin 
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı 
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin 
Melahat mehveş ablanın 
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.

Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi 
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının 
hep arandığında 
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişdi belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri 
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?  

İbrahim SADRİ

BİRİNİ SUÇLARKEN ARTIK DİKKAT!!!


            İşaret parmağınla birini suçlarken, diğer üç parmağının size dönük olduğunu unutmayın. Oyy oyyy oyyy .......  Bu lafı duyduktan sonra artık işaret parmağımla kimseleri suçlayamaz oldum. . Çünkü karşı taraf suçlu ise, bunda bizim de o kadar payımız olabilirmiş ve onun kadar suçlu imişiz...  O günden beri ellerimi nasıl koyacağımı şaşırır oldum. Çünkü haklıysam ve de işaret parmağımı uzatırsam, ya diğer parmaklar beni gösterirse. Ki her zaman haklı olan biz olup, karşı tarafında hep suçlu olduğunu düşünürsek... Acaba suçluluk psikolojisiyle karşı tarafa nasıl renk veririz? Suçluysak yalan söylüyorsak çocukluğumuzda öğretilen gibi pinokyo gibi burnumuz mu uzar yoksa..  Ya da hiçbir zaman biz suçlu olmayız, her  zaman haklı mıyız? Yoksa hak verilmez alınır mı?  Hak dediğin Hakkâri’de midir?

Neden durup dururken suçluluk psikolojisi içinde bu suç lafına takıldım bilmem. Her zaman herkesin yaşayacağı bir durum da ondan mı, yoksa okuduğum şu güzel şiirdeki anlam mı?

Duygu Ilgaz’ın şiirinde olduğu gibi,

Suç; Sebebini verendedir.
Sorumluluk yüklemek istemediğimiz omuzlara, bir de pişmanlık eklememektir.

Suç; Gerçeklerden kaçıştır.
Eleştiriye gelemediğimiz zamanlarda
Korkuya sığınıp uyumaktır sessizce.
Suçun varsa pişmansındır.

Suç sahibine, günahı da onun boynunadır.
Boynuna sicim gibi dolanan vicdanının sesi
Yavaş yavaş kalınlaşır da
Suçunu itirafa yorar,
Günaha sayar.

Suç; intikamdır.
Yoksulluğun ağız kokusundan, zenginliğin pişmiş aşından
Sıkılanın çektiği azaba benzer intikam.
İntikam bir suçtur.

Suç; kaybetmektir, sevmektir, paylaşmaktır.

Suç; İnsan olmaktır...

Benim için ise de en önemlisi suç; farkına varıldığında özür dilemek, devamını getirmemektir.

Daha, daha da önemlisi suçlu çocuklar yetiştirmemektir. Çocukların suçu işleme sebeplerini öğrenmektir.  Şiddete suça meyilli kişiliklerin oluşma sebeplerini iyi belirlemeli, çözüm yollarını somut ifadelerle toplumun önüne sunabilmeliyiz. Temelde ahlaki eğitim alabilen, aile birliği içerisinde, paylaşımcı ve sevgiyle yetişen çocuklar ilk hedefimiz olmalı.

Seyrettiğimiz televizyondaki seçicilikten tutun da, arkadaş seçimine kadar her konuda çocuklarımızın takipçisi olabilmemiz suçlu çocuklar yetiştirmememize neden olur. Bu seçiciliği toplum olarak uyguladığımız takdirde şiddet dolayısı ile suç oranları azalacaktır.  Yoksa her zaman 3 parmağımız bizi gösterecektir... 

ÜÇ ARKADAŞTIK




Biz üç arkadaştık;
Sevgilerin en büyüğünü yaşayan
Zamana aldırmayan
Gecenin bir yarısı çay demle ben geliyorum dendiğinde
Farkında olmadan mutluluğun en büyüğünü veren
Çayın dumanına tatlı sohbetlerimizi eklediğimiz üç arkadaştık

Biz üç arkadaştık;
Paltomuzun altına saklamaya çalıştığımız
Pijamalarımızla sahile inen
Fakat ayağımızdaki naylon terlikleri unutan
Sonra utanıp gözlerden uzak bir yere gidip
Saatlerce konuştuğumuz üç arkadaştık

Biz üç arkadaştık;
Sevdiklerimizi anlattığımız, heyecanlarımızı paylaştığımız
Ayrılık acılarımızda beraber ağladığımız
Teselli konuşmalarımızı amacına ulaştırdığımız
Yeni ilişkilere yelken açtığımız
Üzüntüleri de, mutluluğu da beraber yaşadığımız üç arkadaştık

Biz hala üç arkadaşız;
Yıllar geçse de aradan,
Rüzgar bizi farklı şehirlere, farklı hayatlara savursa da
Saçımızdaki birkaç beyaz tel sırıtsa da acımasızca
Hala bir araya geldiğimizde zamanı unuturuz.
Sevgilerimizi paylaştığımız kadar acılarında en katmerlisini beraber paylaşırız.
AYLİN KIRCALI

PAYLAŞMAK GÜZELDİR.


Kardeşim bir dergide yazmamı istediğinde, köşemin adı ne olacak diye sorduğunda, birden ağzımdan düşünmeden şu kelime çıktı.  “Kesip Sakladıklarım”.  22 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Yani internet olmadığı zamanlara. O zamanlar güzel gördüğüm her yazıyı gazete ve dergilerden keser kalın bir deftere yapıştırır, beğendiğim yerlerinde altını çizerdim. Zaman zamanda can sıkıntısından yapacak iş bulamayan bir el,  bu defteri karıştırınca gün yüzüne çıkardı yazılanlar. Şimdi devir değişti, tabii bendenizde değişti ve köşeme kopyalayıp yapıştırdıklarım mı demek lazım diye düşünmeye başladım. Aşağıda ünlü Şovmen Beyazıt Öztürk’e ait olduğu belirtilen bir yazıyı sizinle paylaşayım dedim. Çok anlamlı bir yazı..  Çünkü herkes, her şeyi aynı anda okuyamıyor. Bende birinin okuduğu yazıyı köşesinde yayınlamasından çok hoşlanırım. Kaynak gösterilerek tabii ki..  İşte sevdiğim bir arkadaşın benimle paylaştığı yazıyı bende sizinle paylaşıyorum.


“Günlük hayatta birbirimizi hep dış görünüşümüze göre değerlendirdiğimiz için büyük sıkıntılar ve hayal kırklıkları yaşamışızdır.

Halbuki düşünüyorum da vücut dediğin nedir ki? Üstü bir deriyle kaplanmış ve üzerine kaş, göz gibi detaylar konularak albenisi arttırılarak ortalığa sunulmuş bir paket. Aslında içinde neler yatıyor neler. İçerdeki uyum esasında dışarıdaki kılıfa havada basar, ama anlayabilene daha doğrusu kendini dinleyebilene.

Derinizi birden soysalar şöyle, kasları falan sıyırsalar aşağıya doğru, bir görseniz bakalım içerde sizin için sabahtan akşama kadar neler çalışıyor. Düşünsenize, hayatımız boyunca pankreasımızı görmeden yaşıyoruz. Merak ediyorum aslında oda benim bir parçam ama daha hiç görmedim. Ve bu pankreas içerde içeride bir şeyler yapıyor benim için sessizce sedasızca hiç şikâyet etmeden. Ama sen üzümü yede bağını sorma diyorsan o başka tabi... Mesela ayaktaki yorgunluktan sonra beynin ayağa karasular göndermesi. Allahım ne asil ve ne düşünceli bir davranıştır. Düşünsenize beynin bana ne dediğini.

Demiyor işte o kadar akıllı nalet bir şey işte, Ama siz ne kadar takıp sallamazsanız bile o belli ediyor orada olduğunu ve sizi el veriyor hiç ummadığınız bir anda.
Diyelim ki ...  Dostlarınla yaşadığın onca güzelliklerden sonra, bir gün gelipte iyi anıldığında kulakların çınlamıyor mu?

Peki ya eski sevgilini andığında veya çok özlediğinde burnunun direği hiç sızlamaz mı? Kalbin her atışından sonra biraz daha yorulmaz mı? O öyle güzel bir kalptir ki sen uyusan da o uyumaz. Sabaha kadar çalışır durur. Güzel bir kız gördüğünde bozar ritmini daha hızlı atmaya başlar onun için. Belki de hiç görmeyeceği başka bir kalp için.

Ve gördün müydü onu ansızın bir köşe başında dizlerinin bağı çözülüverir. Bağla bağlayabilirsen. Biter mi burada her şey? Bitmeeez. Dilin tutulur konuşamazsın bir dahaki sefere kadar uhde kalır içinde pişmanlıktan. Kaldı mı hiç içinde uhde.  Bilir misin onu oradan söküp alacak iyi bir uhdeci.

Kötülük yaptın mı hiç, Yapıpta yapmadın mı diyorsun yoksa,  kendini kandırıyorsun. Vücut onunda çaresini bulmuş. Sızlatıverdin mi vicdanını neye uğradığını şaşırırsın aslına bakarsan içerisi o kadar karışık ki sığmıyor bazen dengine atıyor dışarı kendini .Nasıl mı? Saçların ,tırnakların,çapağın ama en anlamlısı gözyaşların. O çıktı mı dışarı bil ki olay var mahallede yada bir yangın içeride. Söndürmek mi yangını? Çok kolay suyu da hazır hemen yanı başında, e ağlıyorsun ya.

Sana eşlik eden o gözler, senden de vefalıdır. Yalnız kalmak istediğinde bakarsan uzaklara dalar gider senden önce. Gözün görmez hiç bir şeyi damarına bastıklarında .unutmak istediğinde bağrına taş basarsın.

Korktun mu tüylerini diken diken yapar o vücut. Olanlara şaşırdın mı kanın çekilir. İftiraya mı uğradın anlatamıyor musun derdini betin benzin atar. Özenirsen ağzının suyunu akıtır. İmrenirsen bir tarafın şişer.

İnsanın konuşmaktan dilinde tükürük bitermiş önce. Yutkunursan boğazında düğümlenir dikkat et. Yutarsan midene oturur, yutmazsan aç kalırsın, Açlıktan miden guruldar. Onu da haber verir .Sanki geç kalmışlığını bağıran bir sabah saati gibi .Gece gördüğün kötü rüyayı nasıl anlarsın , sabah dudağındaki uçuktan tabi ki. Boşver sıkma canını bunca şeye, sık dişlerini geçer onlar ki vücudun hamalı. Ya saçların onlar anlatmaz mı sana kaçtığın gerçeklerini kestirdikçe uzar inadına ve anladıkça insanları, hainleri, dönekleri, yalancıları atar içine beyazlar. Eğer Türksen uğraşmaz bu kadar hemen dökülür.

Beynim durdu düşünmekten, ellerim karıncalandı,tabanlarım patladı koşturmaktan, oturmaktan kıçım büyüdü, yemek yedim rehavet çöktü, seni gördüm dilim tutuldu, bağırdım sesim kısıldı, ağladım gözlerim şişti, yoruldum kalbim sıkıştı.

Birde alın var ki bu bedende her şey orada gizli. Adamsan alın teri, değilsen yüzkarası, haklıysan alnın açık, şanssızsan bahtın kapalı.

Ne yaparsan yap zaten alnına yazılmıştır bu yazı.
Alın deyip geçme her kırışıklık bir satır başı.”

Vücudumuzun tüm uzuvlarını hayata aktarışıyla çok hoşuma giden bir yazı.. Umarım siz de severek okumuşsunuzdur.

Vücut dilinizi bilin, Ona göre yaşayın, Hoşça kalın. Sağlıkla kalın.

KIRILGAN BİR ÇOCUĞUM BEN


Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
Gözükara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben.
Nasıl korurum içindeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı.
Bir yanım buz sarayı.

Murathan Mungan

İNSANLARA BİR GÜL VERİN, GÜL YOKSA BİR GÜLÜVERİN.



Bir araya gelip saatlerce gülmek... Anlamsız bir söze, bazen bir bakışa ya da bir şeye bakarak saatlerce gülmek.  Sınıfta öğrenciler arasında öğretmen görmeden gözlerinden yaş akarcasına gülmek. Ya da çok ciddi bir ortamda ortaya atılan bir lafa gülmek,  Doktorun hastanın teşhisini anlatırken kullandığı bir söze saatlerce gülmek.  Yani kısacası insanın vücuduna verilen mutluluk hormonudur gülmek. Mutluluğu yakaladığınız andır gülmek..  Ama insanları alaya almayan gülmek, masum şeylere gülmek..

Çocuklara “cööö” dersin, saatlerce güler. Bir bebeği güldürmek için saatlerinizi harcarsınız. Bir cöö diyelim de bütün bebek gülsün de, herkes görsün diye...  Gülmek Allahın insanlara verdiği hediyelerin en güzelidir bence..  Siz mutluluk veren, seke seke yürümenize, keyifle ıslık çalmanıza neden bir şeydir gülmek. Bir gülüşün sizde neler yarattığını, yaratabileceğini hayal edin..Sonra da en son ne zaman ve kime çok güldüğünüzü  hatırlamaya çalışın.. Herkes insanları ağlatabilir, soğan bile.. Ama bir insanı güldürmek zordur. Onun için insanları güldürmek gibi bu zor sanatı yapan tiyatrocuları her zaman kutlarım.
Gülmenin sağlık için yararlı olduğu hep söylenir. Son yapılan araştırmalar günde en az 15 dakika gülmenin kalp için çok yararlı olduğunu doğruluyor.
Kahkaha atmak, kan damarlarını genişletip, kan dolaşımını hızlandırıyormuş. Ancak uzmanlar bunun nedenini henüz belirleyebilmiş değil. Stresin kalbe kan akışını sınırladığı, damarları sıkıştırdığı araştırmalarla kanıtlanmıştı. Yeni yapılan bir araştırma ise, gülmenin damarları genişlettiğini doğruluyor. Gülme sırasında dolaşımın hızlanması ve damarların genişlemesi kalp hastalıklarına neden olan etkenleri azaltıyor.
Araştırmacılara göre, gülmenin yarattığı bu sonuç, spor yaparken olduğu gibi vücut rahatladığı zaman salgılanan kimyasallara bağlı olabilir. Yine uzmanlar, endorfin denilen bu kimyasalların stres hormonlarını etkisiz hale getirip damarların genişlemesini sağlayabileceğini söylüyor. Gülmek aynı zamanda damar genişleten nitrik asit salgılanmasına da yol açabilirmiş.
Bende herkese kalp sağlığı için günde en az 15 dakika gülmeyi, kahkaha atmayı tavsiye ediyorum.
Hani derler ya.. “İnsanlara bir gül verin, gül veremiyorsanız bir gülüverin.”
Sık sık ruhumuzun derinliklerinde hapsettiğimiz bu insanca dürtüyü özgür bırakalım ve insanlara kocaman bir gülümseme armağan edelim.  

MÜZE KART İLE TARİHE YOLCULUK


Türk toplumu olarak müzelere ne kadar düşkünsünüz bilemem ama,  yeni çıkan bir uygulamanın sanat ve tarihe  önem verenlere faydası çok. Müzekart’dan bahsediyorum. Tarihe olan yolculuğunuza 30 TL bir ücretle başlıyorsunuz.  Hatta sadece müze değil, Turizm Bakanlığına bağlı tüm ören yerlerine de girebiliyorsunuz. Müze nedir, bize ne kazandırır bu konu ile ilgili kısa bir tanıtım yaptıktan sonra, bu yıl ki tatilimizde yanımızda bulunan müzekart ile nasıl zevkli geziler yaptık onları da anlatacağım sizlere..
Müze sanat ve bilim eserlerinin veya sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer veya yapılardır.
Müzeler, toplumların bilim ve sanat ürünleri ile yer altı ve yer üstü zenginliklerini sergilemek, tarihin eski dönemlerinde yaşamış toplumları bilim ve sanat açısından inceleyerek, hem günümüzü hem de geleceği aydınlatmak, bireylerin geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlamak amacıyla oluşturulmuş kurumlardır.
Bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığının yapmış olduğu bir uygulama yani Türk toplumunun müzelere gidişini daha da cazip hale getirmek için yaptığı Müzekart uygulaması çok hoşuma gitti. 
İstanbul’da bir ara çıkartırım diye ertelediğim müze kartıyla,  Pamukkale travertenlerine girmek için geldiğim müze gişesinde tanıştım. Görevli travertenlere girmek için  ücret talep etti. Çok pahalanmış diye şikayetlenirken isterseniz kimliğinizi verin size hemen bir müze kart verelim dedi. O da 30 ytl imiş. Biz zaten müze ve ören yerlerini gezmeye çok seven biri olarak hemen kabul ettik. İşte 5 dakika içinde resimli, kişiye özel müze kartımız elimizde...  Pamukkale’yi bu sene çok güzelleştirmişler diye de küçük bir anekdotu da size aktarmadan geçemeyeceğim.  Bu mekanı çok beğendiğimiz için, 30 milyon verdiğimiz kartla istediğimiz kadar, sınırsız ziyaret ettik. Aynı gün orada bulunan bir başka ören yerine gittik, yine bir başka müzeyi daha ziyaret ettik.. Dolayısıyla Müze kart bizi daha da bir müze bağımlısı yaptı ve tarihe yolculuğumuz başladı. Yol boyunca gittiğimiz tüm antik kentlere de ücretsiz girdik.  Müzekartı göster, hoooop tarihin içine geç... Yani gezdiğiniz yerler,  kendiliğinden amorti etti verdiğiniz parayı...
Kısaca bu güzel uygulamayı herkese tavsiye ediyorum. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,  Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) işbirliğiyle, Türk halkını müzelerle buluşturmak amacıyla    “Müzekart” projesini hayata geçirdi. “Müzekart” ile 7’den 70’e herkes Türkiye’deki 300’ü aşkın müze ve ören yerini bir yıl boyunca dilediği kadar gezebilecek.
Türk insanın sahip olduğu kültürel değerlere sahip çıkması ve kültürel zenginliklerimizi gelecek nesillere aktarmamız açısından müzelerimizin çok önemli işlevi vardır ve  müze gezmenin tarihi yaşamak adına herkesin katılması gereken bir kültürel aktivitedir..
İlk uygarlıklardan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar asırlar boyunca birçok uygarlığın beşiği olan Anadolu’nun ev sahipliği yaptığı kültürlerin eserlerine, dünyaca ünlü tarih hazinelerine ve zenginliklerine Müzekart ile tekrar tekrar yolculuk yapılabiliyor.
En azından bu kart var diye elinizde kendinizi zorlayabiliyorsunuz.  Bizler devamlı bahane bulan bir millet olduğumuz için, artık bahane de bulmadan hiç olmazsa kartın süresi kadar gezmeye başlayabilirsiniz.
Müzelerimizin görevlerinden biri kültürel varlıkları korumak ise, diğeri eğitimdir.
Polonya’daki bir müzenin önündeki şu yazı müzenin önemini çok güzel açıklıyor. “Geçmiş, gelecek içindir”
Geçmişimize sahip olmak için, müzekartla tarihe yolculuğa ne dersiniz. Almak ta kolayç www.muzekart.com sayfasından kendinize müzekart çıkartabiliyorsunuz. Ya da en kolay alabileceğiniz yerlerin adreslerini alarak kimliğinizle beraber giderek 5 dakika da sahip olabiliyorsunuz. Hadi bu yazıdan sonra hep birlikte bir atak yapalım geçmişimizi tanıyalım.

SEVDAYI SEVENE, DOSTLUĞU BİLENE, HAYATI GEZENE SOR

Evliya Çelebiden kalan seyyahlık ruhumuz depreşerek sömestr tatilini de fırsat bilerek, attık bavulları arabaya, vurduk başımızı yollara...
            Bilenler bilir, Evliya Çelebi  rivayete göre rüyasında peygamberimizi görmüş “Şefaat ya Rasullallah” diyecek yerde, dili sürtmüş ve “Seyahat ya Rasullallah” demiş ve Allahın hikmetiyle bu duası kabul olmuş ve de her daim gezmiş..  İşte bizde de bu ruh oluşmuş devamlı gezmek, görmek ve paylaşmak amacıyla, fırsat bulduğumuz her daim yollara  düşüyoruz.. Biri bize kötülük olsun diye “Canın Cehenneme” dese, “Ohhhh! Galiba bize seyahat göründü” bize diye seviniyoruz niyesini bilmeden.  Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun dedik ve son zamanların gözde turizmi olan Kaplıca Turizmini,  biz kış turizmi olarak değiştirerek, 4 yıldır gittiğimiz İnegöl’deki Oylat Kaplıcalarına doğru yola çıktık..
            Kaplıcaları eskiden yaşlıların gideceği bir mekan olarak gören ben, yaş kemale erdikçe kış turizmi yerine koydum. Bu konuda da İnegöl’deki Oylat Kaplıcaları sadece kaplıca turizmi olarak değil doğası ile de harika bir diyar olarak sizlere önermeyi de bir borç bildim.
            Kaplıca tarihleri hemen hemen her yerde aynı.  Muhakkak zavallı bir kızcağız bu kaplıca bölgelerine konur, kaplıca sularıyla yıkanan kız iyileşir ve kaplıcaların bize kazandırılmasını sağlar. Oylat Kaplıcaları da böyle bir öyküye dayanıyor. Bizans İmparatorluğu zamanında İnegöl Civarı’nı hakim olan Tekfur’un bir kızı vardır. Günün birinde bu kız hastalanır, yatağa düşer. Zamanın hekimleri Tekfur’un kızının derdine çare bulamazlar. Hastalık uzun sürer. Tekfur çok sevdiği kızının ızdıraplarına tahammül edemez. Hastayı tedavi eden kızı göz önünden uzaklaştırmak ve son bir tedavi şansı vermek üzere ormanın içindeki o zaman adsız olan bu ılıcaya gönderilmesini tavsiye ederler. Kızı buraya getirirler. Kendisinin son günleri olduğuna inanarak ölyat deyip bırakırlar.
Çaresiz bir derdi olduğuna inanılan Tekfurun kızı her gün bu sularda yıkanır. Gün geçtikçe iyileşir ve eski sağlığına kavuşarak babasının sarayına geri döner. O gün bu gündür Ölyat kaplıcası civar halkı tarafından bir şifa kaynağı olarak tanınır ve kullanılır. Bu şifalı yine o sudur, fakat zaman Ölyat’ı Oylat yapmıştır. Bizde sağ olsun Tekfur kızına diyerek,   gidelim güzelleşelim biraz da iyileşelim dedik. Ama hikmetinden sual olunmaz her yanlarımız ağrı içinde döndük.. Büyüklerimizin dediğine göre ağrılar varsa iyileşecekmişiz.. Cildimiz parlamış, ömrümüzde yıkanmadığımız kadar sabunlanmış, sıcacık havuzlarda yüzmüştük ama amiane tabirle  pelte gibi olmuştuk. yani.. Ama kış turizme olarak, kayak turizminden bile hoşumuza gitti yani. Çünkü bu bölgede isterseniz kayak bile yapabileceğiniz hoş mekanlar var. Erikli memba sularının kaynağı. Her yerden akan suları içebiliyorsunuz.. Şelale yolu denen patika yoluyla da erikli memba sularının kaynağına ulaşıyorsunuz. Hoş bir doğa yürüyüşü, kar, sıcak su, enfes yemekler. Eeee daha ne isteyebilirdik ki, bari keyfini çıkaralım dedim habire yıkandık. Elimiz, kolumuz, kanadımız kırıldı. Şu yazıyı bile kaleme alacak halim kalmadı yani..
Çünkü bana göre belirli yaş grupları, şöyle bir kaplıcaya gidip rahatlasam derler. Güzel bir kaplıcada iyi bir banyo ihtiyacını gideren kişi kirlerinden arındıktan sonra kasları gevşer, ağrıları azalır ve kendisini dinlenmiş bulur. Gerçekten de birçok fiziksel hastalıkların tedavisine yardımcı olduğu gibi, kaplıcalar asıl  ruh sağlığının da düzeltilmesi için bir başlangıçtır aslında..
Fiziksel rahatsızlıklarında daha iyi bir netice almak için, özellikle de ruh sağlığını düzeltmek gerekir. Öncelikle de tüm tedavilere ek bir tedavi olarak, kaplıcalardan da istifade etmek mümkündür. Ayrıca kaplıcaların günlük yorgunluğu değil bütün yıl içinde biriken sıkıntıları unutturur. Banyonun ferahlatıcı sularından çıkıldığı zaman insan ruhen ve bedenen rahatladığını hisseder. Ama en önemlisi iyi bir kış turizmidir işte o kaaa... 

Lafın özü, ben size gittiğim gördüğüm yerleri anlatsam bile, yine de siz,

 “ Hiçbir şey tam değildir, ben görmeden önce” diyorsanız gezin.
“İnsan kaldıkça küflenir, gidemedikçe çürür” diyorsanız gezin.
“Bir defa görmek, bin defa duymaktan daha kıymetlidir.” diyorsanız gezin.
“Gitmediğin yer, senin değildir” diyorsanız gezin.

“Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...”
Bol bol gezebilmeniz içinde, hepinize sağlıklı ve bol paralı günler diliyorum.