mail adresinizi yazarak bizi izleyebilirsiniz.

3 Kasım 2015 Salı

İSTANBUL METROBÜS OLİMPİYATLARI



Yeni nesilin binmekte oldukça usta olduğu bir ulaşım taşıtı Metrobüs.. Ulaşımın en büyük sorun olduğu İstanbul kentin de,  sizi en kısa sürede gideceğiniz yere ulaştıran taşıt. Arada sırada binen kişilerin, yaşlı teyzelerin, mesai saatlerinde gezmeye gitmeye çalışan emeklilerin, binişteki izdihama şaşırırken binmeyi unuttukları bir araç Metrobüs. 

Metrobüs kültürü diye ayrı bir kültür gelişti artık İstanbul'da. Metrobüs  olimpiyatlarına katılmak  için,  "Metrobüse nasıl binilir" kültürünü değişik stratejik planlarla geliştirmeniz gerekmektedir. 


Akşam ve sabah saatlerinde metrobüse binmek, tıpkı olimpiyatlara katılarak birinci olmak gibi birşey. Metrobüs Olimpiyatlarında  şampiyon  seviyesine erişmeniz için birkaç tüyo vereyim size.. Maksat insanlığa bir katkımız olsun.

Birkaç gün  önceden pratik yapılarak kazanılan bir yetenektir mesela, kapıların önünüzde durmasını sağlamak. 

Karşı  binanın üst katının tabelasının "A" harfini esas alırsanız,  kapı taaam da sizin önünüzde açılabilir.

Oldu da bunu iyi hesapladınız kapı önünüzde açıldı.. 



Özellikle, Söğütlüçeşme durağında yaşadığımız en önemli olayda şu. Kapıyı hesapladık. Kapı önümüzde açıldı. Kendimizi içeriye attık.  Tam da oturmaya yeltendiğimiz bir koltuğa hoooop biri oturuyor, bir hamle ikinci koltuğa yöneliyorsunuz ona da biri oturabiliyor. O zaman çocukluğunuzdaki ağaç kapma yarışmasını düşünün. Ağacı kapamayınca ortada ebe oluyorsunuz ya.. O kadar kapı ayarladınız. Bir de baktınız ayakta kaldınız. Gururunuzu yediripte inmezseniz, ana duraktan itibaren gideceğiniz yere kadar ayakta gidersiniz.

Ara duraktan binen biriyseniz de şöyle düşünebilirsiniz? Allahım yoksa bütün bu oturanlar,  Metrobüs reklamlarında oynayan figüranlar mı? Ben iniyorum, benden başka kimse kalkıp inmiyor. Bir gün de biri bana yer verse.. 

Metrobüsün içinde bunları yapmak içinse,  önce o bir sürü tepeler dağlar aşıp metrobüs merdivenlerini tırmanarak metrobüs durağına gelebilmeye gücünüzde olmalı. Altunizade, Şirinevler, Halıcıoğlu, Edirnekapı gibi bilumum duraklarda oldukça yüksek ve engebeli merdivenler/rampaları  aşmanız gerekiyor, metrobüslere inip binmeniz için. 

Ama bununda iyi yanını düşünmelisiniz. Hergün işe gidip gelirken, metrobüs sayesinde formunuzu koruyabilirsiniz. Bedavadan size jimnastik kursu. Sizde çok şey bekliyorsunuz.. 


Metrobüste birde kardeşlik duygunuz öne çıkıyor. Eskilerde otobüste size şöyle hafif deyen insanlara bile tahammülünüz yokken, metrobüslerde burun buruna gittiğiniz beyler, bayanlarla "Hepimizzzzz kardeşizzzz" türküsünü içinizden çığırırsanız, hiç de  öfkelenmiyorsunuz. Önemli olan hava almanız, birde binerken sigarasını yere atıp dumanını içinde tutan hemşerimin o mis gibi duman kokusunu hissetmeniz, en önemlisi de bir kapsama alanı bulabilmeniz. "Nefes al yeter, içeriye bir adımınızı atabildiniz mi her yere gider" mantığıyla metrobüsünüz sizindir artık. Sloganım bu benim. Kapıdan bir adım atayım, içeriye gireyim sonrası Allah Kerim. 
Peki metrobüslerde neye sinirleniyorun en çok..

Metrobüs istasyonlarında, eğer en önde bekliyorsanız arkadaki metrobüs bulundukları yerde kapıyı açıyorlar. Sen koşarak en arkadakine giderken, bu sefer öne doğru gidip kapıyı açıyor. Sen istasyonda deli gibi bir o yana bir bu yana koşan ilginç bir pozisyonda kendini buluyorsun.Olsun bu da spor canım. Pozitif düşünmeli insan.

O anda bir bakıyorsun ki dörtlüleri yakıp geçen boş bir metrobüs .. O nereye gidiyor ki.. Giderken bir iki yolcu alaydı iyiydi deyip bakıp geçiyorsun. Meşhur bir hayvanın trene bakması gibi.. 

Metrobüste ayakta gidiyorsunuz tamam da... kardeşim bu metrobüste neden herkes bir uçtan bir uca işe gidiyor yahu. Hiç mi arada işyeri olan yok. Arada kalkıp inseler de bizde bir kere oturabilsek, ara duraktan da olsa yer bulabiliyorum diyebilsek.

Metrobüslerde ne halta hizmet yaptığı bilinmeyen 1,5 kişilik koltuklar var ya. Onları hep merak etmişimdir. Yapım aşamasında neyi düşünerek yapıldığını. En önde ve ikinci sırada bulunur bu koltuklar genelde.   Bana 1,5 Adana kebap söylemini hatırlatıyor. İki kişi oturmak istersen, vücudunun yarısı dışarda kalıp, bel but heryerin ağırarak inersin. Ayakta dursam daha iyiydi dersin. O koltuğu niçin 1,5 Adana tipinde yapmışlar anlayamamışdır. Şişmanlara özel mi, çocuğuyla anne otursun diye mi, ne düşünerek yaptı  bu metrobüsü imal edenler. Biri bu yazıyı okursa şu aşağıya, tam da yazının sonundaki yorum kısmına izah edebilir mi acaba. Kamuoyunun şeysi açısından.. Aydınlanması yani.. 

Metrobüs yollarının özellikle ameliyat yeni geçirmiş kişilere uygun olmaması. Yolların sarsıcı hali yeni ameliyat geçirdiğim dönemlerde en çok hissettiğim bir konuydu. Tümseklerde attıra attıra giderken, tüm dikişlerimi tek tek hissetmiştim. Doktorlar metrobüslere uygun dikiş atmıyorlar mı yoksa. Bu tıbbın da acilen gelişmesi lazım canım. 

Herkesin boşluklara ilerlememesi, aslında arkalarda istedikleri yere gidebiliyor, ama nedense şoförün yanında olmayı daha mı güvenli hissediyor insanlar. Kapı ağzı daha mı güvenli yoksa..  

Ayakta gitmemek için istasyonda kapının önünde konuşlanarak, sizin metrobüse ayakta da olsa gitmenizi engellemek. 
  • Ama bu Metrobüs azizim, bazen  insanda mutluluk hormonunu da sergiliyobiliyor. Doping olabiliyor bazı zaman size adeta..  Ne zaman oluyor bunlar derseniz, 

  • Mesela;

Kapının önünüzde durması ve hemen yer bulmanız, 

24 saat çalıştığı için taksiye fazla para ödemeden belli yerlere gelebilmeniz,

Gideceğiniz yere metrobüsle çokta çabuk gidebilmeniz,

Trafik yan tarafta durma noktasındayken, siz metrobüste onlara pis pis sırıtarak yanlarından yağ gibi kayarak gidebilmeniz (Tabii ki bu en zevklisi)

Birde siz biner binmez birinin kalkarak size yer vermesi sizde mutluluk vermezse o sizin bileceğiniz iş. Ben bundan mutlu oluyorum. 

Kısaca; Bu metrobüsler olimpiyat ruhu kattırdı adeta insanlara.. En kısa zamanda bu yolun yeraltına inmesini arzu ediyorum. Aynı güzergahın havadan, alttan, üstten, yandan, ortadan gitmesini arzu ediyorum, ohhh trafik rahatlasaaa.... Hayat bayram olsaaa..

Ne güzel olurdu de mi?

2015 Metrobüs olimpiyatlarını da bitirmek üzereyiz. 

2016'da daha nice ulaşım araçlarına... 

1 Ekim 2015 Perşembe

MAHALLE DE Mİ YAŞAYALIM, YOKSA REZİDANSTA MI?

Mahalle mi, yoksa yeni yerleşim bölgeleri mi? Yani Rezidanslar mı?

Ben iki yıl önce yepyeni bir mahalleye taşındım. Amacım metrobüse yakın, ulaşıma kolay bir yer olmasıydı. Aslında yeni trend,  havuzlu, alışveriş merkezli yerlere taşınmayı gerektirse de, birden kendimi  mahalle kültürünü atamayan bir semt olan Çıksalın Mahallesinde buldum, hiç bilmeden sadece Metrobüse yakın diye bu muhitin yeni mahallelisi oldum.

Çıksalın yeni adıyla Halıcıoğlu tam anlamıyla eski mahalle kültürünü yansıtıyor. Halıcıoğlu Haliç'e tepeden bakan bir muhit. Eski tarihi yarımadayı görebiliyor, tepeden Eyüp'ü görebiliyor, pıt diye metrobüse veya diğer araçlara binebiliyorsunuz.  İçinden Metrobüs geçen semt diye yazıyor internet sözlükleri.. Yokuşlu bir muhit. Ama bir yokuş indin mi güzel vapurla yarı boğaz turu yapabiliyorsunuz. Eyüp/Haliç vapuruyla.. Rahmi Koç müzesine yürüyerek gidip, Zerafet pastahanesinde limonata, Aşk Waffle diye renkli bir ortamda pasta yiyebiliyorsunuz. 

Bu muhitte gürültü bayağı esas.  Mesela; sabah sizi satıcılar uyandırıyor, apartman arasındaki konuşmalar bazen beni güldürüyor.  En güzeli de gecenin üç'ünde  mahalleden geçen "Heytt" diye bağıran bir amcam. Biri sinirlendirmiş ki amcamızı ana avrat söverek geçiyor gecenin bir yarısında.. Yani tipik mahalle kabadayısı. İlk taşındığımızda çok komiğimize gitse de, bazen de ürpertse de gitgide oturmaktan zevk aldığım bir muhit oldu.

Uzak uzak yerlerde, şehirden uzakta türeyen çok katlı, alışveriş merkezli, havuzlu,  kahvaltılı, spor merkezli kurulan yeni yerleşim yerleri mi bana göre aslında daha cazip, yoksa bu muhit gibi hala eski kültürde kalmış mahalleler mi beni cezbediyor diye kendimle çelişir oldum.

Uzun zamandır mahalle kültürü hakkında yazı yazmayı düşünürken, çok hoş bir yazıyla karşılaştım. Ortaya çıkan şu sonucu kendi yaptığım tespitlerle yeniden düzenledim. 

İşte aşağıda mahalle ve rezidanslar arasında benim de bazı tespitler  yaptığım noktalar. Sizde ekleyebilirsiniz okudukça.. Ya da yok canım hiçte öyle değil diyebilir eleştirebilirsiniz. 

Mesela, Mahalleler mahalle diye yazılıp, maaleee diye okunur biliyorsunuz, “a” harfi mahallenin özgül ağırlığı ile orantılıdır derler.. Rezidanslarda ise, ağız biraz bükülerek havalı konuşabilinir. Çünkü tüm rezidanslar nedense ingilizce telafuzla biten eklerle bitiyor.  Tower, city vesaire havalı ekler.  Böylece bir sıfır.. İngilizceniz gelişiyor. Bilemiyorum yani.. 


Mahalle de çocuklar varsa balkondan, yoksa camdan seslenerek eve çağırılır. Yeni yerleşim merkezlerinde sesli oynayan çocuklar çok yoktur. Yani rezidanslarda bakarsınız çocuk ya piyonadan, basket  ya da yüzmeden annesinin arabası veya şoförle gelir. Mahalle de çocuklar ip, top veya sapan ile oynarsa, rezidanstaki scoter veya kaykayla ya da küçük köpeklerle dolaşırlar.. Mahallede bunlara sahip olmak, bir sürü çocuğu peşine takmakdır. Ama yiğidi yer, hakkını ver derler. Rezidanstaki çocuklarınız güven içindedir. Mahallede sokakla sınırlı olan çocuklarınızı arabalardan veya kötü kişilerden zarar gelecek diye bırakmanız biraz zordur. Ama rezidansta güvenlikçi yanlış bir harekette sizi uyarır. Çocuğunuz bahçede köpeğini gezdirirken siz balkondan izleyebilirsiniz. Nezihtir çocuğunuz oynadığı mekanlar.



Rezidanslarda kapıdan girerken muhakkak evsahibinden onay alınarak güvenlik görevlilerinin kontrolünde girilir. Ev sahibi bir zahmet buyrun gelsin derse, sizde içeri girebilirsiniz..Ki bu durum beni çok heyecanlandırır zaman zaman.  Ya evsahibi evde yokuz gelmesin derse. Evde olduklarını bile bile bizi kabul etmezlerse.. Yürek sıkıntısı işte.  Mahallede köşede bekleyen ağır abiler vardır. Kimi aradın abla diye sorup, gerekirse sizi oraya kadar götürürler.


Mahallede bakkal vardır. Herşey ondan sorulur. Mesela; Çıksalın mahallesinin Tetro Marketin bir  Nurcan ablası vardır ki.. Herşey, iyi doğru ondan sorulur. Eve çırak gönderir.. Çocuklarınıza sahip çıkar. Rezidansların ise organik marketlerin servis elemanları veya telefonla yapılan siparişler..Ayrıca mahallede komşudan yumurta, maydanoz isteyebilirsiniz her vakit.. Ama rezidansta öyle mi? Ekmeğiniz yoksa aç kaldınız. Market kapalıysa komşudan istemek "ay çok ayıp" olabilir.



Mahallede dolaşırken evlerin önünde toplanan, bazen çekirdek yiyen, akşam olan biteni konuşan kapı önü teyzeleri vardır. Merdivenlerde oturan, cam önü sohbet eden. Rezidanslarda bu işi yapan Özbek veya Kırgız çocuk bakıcıları veya temizlikçi kadınlar yapar. Diğerlerini kapı önünde sohbette göremezsiniz. Kahve içmeye buyrun deseniz bile gelmezler. Asansörlerde kuru bir gülümsemeyle “İyi akşamlar” derler belki de sadece. 


Rezidanslarda tehlike yoktur. Her yer dikenli tellerle çevrilidir. Oraya girmek zordur. Ama mahallelerde kaderinize kalmışsınızdır. Allah korusun hırsız filan girer mi diye korkarsınız.


Rezidanslarda kanallarda spikerlik yapan Ceren hanım oturabilir, ama masör veya meyhanelerde yemek pişiren ablalar mahallelerde yaşar.


Mahalle;   kredi kartı ile alınan, taksitlendirilen ve kapının önünde habire tozu alınan arabaların mekanıdır. Rezidanslar ise,  bilumum filo kiralama şirketler plakalı Mercedes, BMW veya dünya paralar ödenmiş ciplerin  yeridir. Ama arabalarınız rezidansta güven içinde park edilir. Otoparklar adınıza ayrılmıştır. Ama mahallede sokakta ne olacağını bilemezsiniz. Belki de sabah arabanız büyük bir tornavidayla çizilmiştir.


Rezidansların aidatları da bayağı yüklüdür. Bunun yanında bayağı bir hizmetleri vardır. Mahallede merdivan silme dışında bir aidat ödenmezken, bütün bu hizmetlerin bedelleri rezidanslarda biraz insanı sarsar. 

Mahallelerin kocaman havuzları bomboş durur, süs gibidir. Kimse dönüp bakmaz.. Her daim havuz var. Varlığı varlığına armağan olmuştur. Ama mahallede yaz oldu mu çatı, balkona çıkılır. Bahçe varsa musluğun altına girilir serinlenir. Çocuklara leğene su doldurulur.



Mahalleler ve rezidanslar yanyanadır, ama arada uçurum vardır.

Mesela,  Kanyonun bulunduğu semt Gültepe’dir. Bir arkadaşım demişti ki.. Kanyondaki rezidansların manzarası benim Gültepe’m. Nerede otururlarsa otursunlar bizi seyrediyorlar..


Ben mahalle kültürünün bitmemesinden, böyle bir mahallede olmaktan hoşnut muyum eveeeettt. Akıllı binalarda oturmayı istermiyim.. Ona da eveeeettt.. . Kedi uzanamadığı ete mindar demesin. Havuzlu, güvenlikli, akıllı binaları da seviyorum. Oturanlara da huzur diliyorum, ama şehir içinde olmaktan da mutluluk duyuyorum.

Mahalle ve Rezidans artı ve eksileriyle insan hayatının bir parçaları.. Birinin artısı, öbürünün eksisi olabiliyor. Amaç,  mutlu olduğunuzu hissettiğiniz yerlerde yaşamak. Yani aidiyet duygusuyla mutlu olabilmek.. Yani Altın kafes meselesi.. 

Not. Resimler ve bilgi  woisio.com sitesinden alıntıdır. (emeğe saygı son derece önemlidir)

29 Eylül 2015 Salı

BU RESMİN BAŞLIĞI SİZCE NE OLMALI?


Bu resim insan hayatının çok özel bir özeti bence. Ünlü Yoga uzmanı Mert Güler'in bugün sayfama düşen bu resmiyle size bu yazıyı yazma ihtiyacını hissettim. Resim konmuş ve altında "Bu resmin başlığı ne olmalı?" yazıyordu.

Birden resim beni çok duygulandırdı. Gerçekten de bu dünyada iki varlığa bakım evi açılır. Biri yaşlılar, biri çocuklar.. Haa bu arada hayvanlarımızı da unutmamalı. Onlarda bakıma muhtaçtır ama. Aynı şekilde yaratılmış, aynı yollardan geçmiş iki varlıktan bahsedince hayvanlarımızı bu kategorinin şimdilik dışında tutuyoruz.

Gerçekten de bu resmin başlığı ne olmalı? Yürütecin insan hayatındaki önemi mi? Yoksa hayatımızın ilk ve sonu olarak değerlendireceğimiz ömür yolunda başlangıç ve bitişteki sonun önemi mi?

Yaşam ya da hayat aslında dönüşümle sonuçlanan biyolojik bir olaydır. Bizler hayata ilk adımımızı emekleyerek başlarken, yaşamdan da emekli olarak ayrılıyoruz. Yani bu kelime de sanki bilinerek seçilmiş, Küçükken merdivenleri tutuna tutuna, küçük adımlarla çıkmayı denerken, yaşlanınca da yine o merdivenlerden tutuna tutuna, küçük adımlarla ineriz. Sesimiz yaşlanınca incelir. Yaşlanınca tıpkı bebek gibi huysuzlaşırız. Demek ki ömür bir dönüşümle devam eden hoş bir yolculuktur. 

Bebek çok sevilir, yaşlı da öyle.. Her çocuk sevilmez, her yaşlı da öyle.. 7'sinde neyse, 70'inde de böyleydi denir. Önemi olan dönüşüm dediğimiz yaşam denen yolun en güzeli ile bitirmektir. Yani tatlı başlayan bebekliğimizi, tatlı bir yaşlılıkla sonlandırmaktır. 

Hani çok hoş bir fıkra vardır.. Kendini bebek gibi hisseden adamın fıkrası... 

"Huzurevinin bahçesinde oturan iki tonton ihtiyar bankta oturmuş laflıyorlarmış,

- Ahhh Ahhh!!Yaş oldu 73,,, Elim ayağım tutmuyor, her tarafım ağrıyor, Benle aynı yaşta değil misin sen.. Sen neler hissediyorsun?

- Yeni doğmuş bebek gibi... 

- Aaaa? Nasıl yani?

- Kafada saç yok, ağızda diş yok.. Şeyy galiba az önce de altıma yaptım.

İşte yüzümüzde hoş tebesssüm uyandıran belki de hayata tutunmanın önemini anlatan bu  resim ve bu fıkra aslında yaşamımızın dönüşümüdür. 

Bebek olarak başladığımız yaşamımızın, bebeğe dönerek son buluşudur.

19 Haziran 2015 Cuma

HAYIR LOKMASI ve MAHALLE KÜLTÜRÜ




İstanbul'da son zamanlarda düşünülmüş en iyi girişimcilik ruhu. Lokma dökme kültürü,  genellikle Ege yöresine ait bir kültürdür. Genellikle Lokma dağılımı,  Bursa gibi düşünülse de İzmir, Balıkesir, Manisa gibi Ege şehirlerinde çok yapılan bir uygulama.

Lokma için Ege'de; özellikle İstanbul'dan giden biri olarak kuyrukta beklemek, lokmayı tatmak, birde hayırı dileyene 3 kulhuvallah, 1 elham okumak çok hoş bir duygudur.

Bunun İstanbul'a gelmesiyle ilk uygulamayı yapmayı arzu ediyordum. Yeğenimin de bu konuda bir hayır dağıtmayı istemesi buna vesile oldu. İki bölgede biri Bostancı, biri de iftarda Halıcıoğlu muhiti olmak üzere iki yerde dağıtım yaptık.  Hala Mahalle kültürünün bitmediği Halıcıoğlu muhitinde iftar saatine bir saat kala lokmalar dökülmeye başladı. Fakir fukara, garib guraba, yoldan geçen zengin, genç, çoluk çocuk herkese lokmalar verildi. Sepetler sarkıtıldı, iftar masalarına konmak üzere tabaklar dolduruldu. Çok güzel bir gün geçirildi. Hayırlar dilendi. Dağıtana teşekkürler edildi, hayrının en kısa zamanda olması istendi.  Çocuklar sevindi. Yani kısaca hayra vesile olundu.

Neydi bu lokma, neden dağıtılırdı aslında... İnsan hayır için bir şey dağıtmak isterse, bir işinin olması için adak dilerse ya da içini ferahlattırmak, ölmüşlerin ruhuna gitmesini isterse en leziz bir hayırdır aslında. Lokma Osmanlı'dan bu yana gelen, Arapca "Lukma" kelimesinden dilimize girmiş hoş bir tatdır. Bir delikli, bir yuvarlak olmak üzere iki şekli vardır. Yuvarlak olanlar genellikle tatlı olarak dağıtılır. 

Bazı şehirlerde yürürken, her köşe başında görülebilecek, lokma dökme düzeneği kurmuş ekiplerin hazırlayıp özel kağıtlar içinden yoldan geçenlere verdiği, lokma kokusunu duyup lokma kuyruğu oluşturan insanlara dağıtması şeklinde hayır sahiplerinin yaptırdığı hoş bir gelenek. Tuzlu olarak istedik biz lokmayı. Bunun tatlısı da dağıtılıyormuş. İftara yakın çay, peynir, reçel ve domatesle yedik. Dedim ya, iftar vermek isteyenlere çok hoş bir uygulama..

Bu güzel uygulama İstanbul'a gelince tabii ki makina ile yapılıyor. Öyle Balıkesir ve İzmir gibi elle atılıp, fıştırı fuşturu kızarmıyor. Makina da da olsa yapan insanlarda sanki hayır için yapılan bu işin manevi duygusunu almış bir şekilde güleryüzle dağıtıyorlar yaptıkları lokmaları. Mesela dalgın, yolda yürürken birden karşınıza çıkan bu güzellik, kokusuyla sizi mest ediyor ve kendinizi kuyrukta buluyorsunuz. Çekinmeden, utanmadan kuyrukta sıranızı bekleyip yapılan hayırdan alıp, birde üstüne iyi dileklerinizi dilediniz mi hayrı yapanın varmayın keyfine..  





İşte, Ege'de gördüğüm  bu güzelliği İstanbul'da da görmek beni kısaca memnun etti. İnsanların önce gelip kilosu kaça diye sorup, bedava dememiz üzerine biraz sıkılgan, biraz mahçup kuyruğa girmeleri beni duygulandırdı. İstanbul'da alışık olmadıkları bir kültürü tattılar. Girişimci ruhu olan sahiplerini kutluyorum. Ancak bir de jeneratör temin edebilseler İstanbul'da daha iyi olur. 

Anadolu'da her evin önünde dökülen bu lokmayı dağıtırken elektrik veya diğer aksesurlarda sorun olmazken, İstanbul'un meydanlarında dağıtılan bu lokma için komşudan veya apartmanlardan elektrik sarkıtmak biraz zor oluyor.

Bu işi akıl eden girişimciyi tebrik ediyorum,  jeneratör işini de çözebilirlerse daha da yolları açık olsun diyorum. 

Sizde hayrınıza bir iftar vermek, ölmüşlerinizin ruhunu gitmesi için lokma döktürmek istiyorsanız, tatlı veya tuzlu tercihlerle sizde dağıtabilirsiniz. Ben dağılım esnasında çok mutlu oldum. Alan insanların dualarıyla huzur duydum. Bu işi yapmama vesile olan yeğenim sayesinde bende kendime göre hoş bir hayır yaptım. Mahalle kültürünün bitmediği bir semt olan Halıcıoğlu'ndaki evlerden dağıtımı yapanlara iftar saati çorba ve çay verilmesi, herkesin birbiriyle kaynaşması da günün en güzel anısı oldu.

28 Mart 2015 Cumartesi

KÜÇÜK AŞÇIDAN GÜZEL BİR KEK TARİFİ


KEK YAPIMI


Sizler için küçük kızımız Ilgın Dr. Ouetker'in güzel bir kekini yaptı. Çok güzel bir kek .Herkese tavsiye ederim. Buradaki amaç  küçük kızımızı mutfağa özendirmek, yaptığından memnun olmak ve zorlamamak için hazır kekimizi uyguladım. İnşallah büyüyünce kendi daha güzel tarifler bulacaktır. 



Bu arada Nil Karaibrahimgil'in sana KEK YAPTIM şarkısını da dinleyebilirsiniz. Kek yaqıl slaytında kızımın doğduğu gün ona MELEK İSİMLİ şarkıyı söylerdim. onun için o müziği seçtim ama aslında sana kek yaptım şarkısı daha uyardı. onu da slayttan sonra aşağıda dinlersiniz. 

üç yumurtayı çırptım önce 

portakal dilimledim ince ince 

göz kararı da biraz süt kattım 

kalktım sana kek yaptım 

insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce
 
ben de tarifi öğrenince 

kalktım sana kek yaptım
 
gözlerin dönmüş kızı görünce 

yerli yersiz bakıp sana gülünce
 
ben de tesadüf o gece erken yattım

bana kelek yaptın 

insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce 

sen de elektriği hissedince 

kalktın bana kelek yaptın 

çırptım çırptım  karıştırdım

 kendimi onla yarıştırdım 

kimse kimseye benzemez 

kendimi kekle yatıştırdım 

oturdum ellerimle sana kek y
aptım 

unla sütü karıştırdım iyice 

tereyağı ekledim eriyince 

fırın da oldu 180 derece
 
attım sana kek yaptım
 
insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce

ben de tarifi öğrenince 

kalktım sana kek yaptım

çırptım çırptım karıştırdım

kendimi onla yarıştırdım

kimse kimseye benzemez

kendimi kekle yatıştırdım
 
oturdum ellerimle sana kek yaptım

üzüldün belli çok beni görünce

elimde kekimle sana gelince 

bir de ağlayıp itiraf edince 

abarttın beni melek yaptım

27 Mart 2015 Cuma

İLMEK İLMEK EL EMEKLERİMİZ

DİKİŞSİZ BOYUNLUK




Örgü insan üzerindeki en güzel bir uğraşıdır. Örmek stresi azaltır, insanı üretken yapar. Hediye verir, hediye alırsınız. En güzel bir uğraşıdır. İşte bende bu işlerden birini sizler için videoladım. ADIM ADIM ÖRGÜ facebook sayfasının izleyicileri bu boyunluğu yapamadıklarını söyleyince ilk videomu kendim yaptım, montajladım, acemi olarak dilimin döndüğü, elimin yettiği şekilde sizler anlattım. Birde şiirle süsledim.. Hem izleyin, hem okuyunuz.. 

İpler çilelerinden hüzünle ayrılırken, şişler çoktan işe koyulmuşlardı bile.

Kararlı, emin, bir o kadar da yumuşakça örülmekteydi, ardı ardına
Öyle inanarak teslim olmuşlardı ki örenlerin ellerine, hiç canları acımadı.
İlmekler birlikteliğin doyumsuz huzuruyla sıralandılar, bir bir
Ne örülmekten şikayetçiydi yün, ne de şiş birbirine vurmaktan.
Anne, kızın elinde avuçlarında hayatının sırlarını paylaştılar sevgiyle. 
Rengarenk sevgi, ilmek ilmek emek, düş dolusu aşk ile hayat boyu aile,
ADIM ADIM ÖRGÜ’YLE..»

15 Şubat 2015 Pazar

ÖZGECAN'A KIYAN KÖTÜNÜN ANNESİ OLMAK.



Ülkemizde yaşanan  ÖZGECAN'ın yaşadığı o vahim olay bizleri derinden yaralarken, olaylara hüzünle ve içimiz acıyarak bakarken, her kötü olayda yaşadığım  bir duygumu sizlerle paylaşacağım. 

KÖTÜNÜN annesi olmak ne kötü bir durum Yarabbim... O ne düşünüyor. Evladlarıyla övünmenin bir anneye en büyük haz verdiği annelik duygusu bu kadında şu sıralar ne halde.. 



Özgecan'ın annesi belki de kızına her zaman "Kızım dikkat et, şunu yapma, bunu yapma" diye tembihlerde bulunurdu.

Ama ona bu elim olayı yaşayan ya KÖTÜNÜN ANNESİ.. Acaba oğluna bugüne kadar "Oğlum kızlara narin davran, onları incitme" gibi sözler söylüyor muydu? Yaşanan bu olayda onun annesi ne hissediyor? Yerin dibine ölmeden girmiyor mu? Nefsine hakim olmadığını, üstüne üstlük de bir anlık yaptığı gafleti daha da ilerletip o kızın canına kıydığını öğrendiğinde neler hissediyor?
SENİN ANNEN, BACIN, KIZKARDEŞİN YOK MUYDU? EY HAYSİYETSİZ,ŞEREFSİZ

Bir anne her zaman İYİNİN annesiyim diye övünebilmeli, KÖTÜNÜN ANNESİYİM demeyi bilmemeli, 

Anne olmanın şanının yok olmasını;  böyle bir olayı evladında yaşamanın, yerin dibine geçmenin verdiği duygularla ANNE olarak çok üzüldüm.

Erkek evladı sahibi olarak; esas çocuklarımıza kız/erkek ilişkileri anlatılmalı, Korunmayı kıza değil, erkek evlatlarımıza anlatmalı, NEFSİNE SAHİP OLABİLMEYİ ve de  öncelikle insan olmayı öğretmeli. Belki de  mahrem sayılacak bu konuları, usulünce erkek evladına anlatmalı. 

Hatta eşimin bugün söylediği bir söz "Erkekliğimden utandım, bu üç erkeği görünce" dedi. "Siz hiç 3 kadının toplanıp bir erkeği öldürdüğünü gördünüz mü?"dedi. Gerçekten de böyle hem cinsel taciz, hep şiddet, hem de şerefsizce bu   eylemi yapabilen kadın gördünüz mü? Bu eylemi kadın değil, erkek değil, birini aşağılarken hayvan dediğimiz hayvan dünyasında bile göremeyiz? Hayvanlar bile onlardan daha onurlu ve vicdanlı.. 

Erkek annesi olarak evladımızın böyle bir şey yapabileceğini değil düşünmek, akıl sır bile erdiremeyiz. Allah hepimize İYİNİN annesi olmayı, KÖTÜNÜN annesi olmamayı nasip etsin. 


Yıllar önce oğlum doğduğunda yazdığım "3,5 kilo" isimli öykümün sonunu şöyle bitirmiştim. Orada da bu sözü kullanmıştım. Kötünün annesi.. 

" Evladıyla övünen anne hazzını duyabilmeli insan...

Televizyonda, çocuğu üniversite sınavında birinci olan anneye tutulan o mikrofondaki kadının sevincini hissedebilmeli insan...
Kötünün annesi değil, iyinin annesiydim diyebilmeli insan...
Evladını teraziye koyduğunda ölçü bulamamalı insan...
Bakabiliyorsa doğurabilmeli insan...
Sevgisini verebiliyorsa, anne olmalı insan...
Anne kelimesinin anlamını iyi taşımalı insan..
Senin için ne zorluklara katlandım diye çocuğunu suçlamamalı insan. 

Oğlumun oynadığı Tiyatro Oyununun bir kuplesinde ne hoş söylemişti...
"Ben Anne ve Babamın sevgisinin ürünüyüm" . 

Evet... O istemedi. Onlar bize Allah'ın vermiş olduğu lütuf... Öyleyse en iyi şekilde onu yetiştirebilmek görevimiz..
Nasıl bir ressam eseriyle övünç duyabiliyorsa ya da bilim adamı yaptıklarından dolayı bir fayda sağlayabiliyorsa,
İşte bende Hastanede öpüp kokladığım 3.5 kiloyu yetişkin, olgun ve faydalı bir insan olarak yetiştirebilirsem mutlu olacağım. 3,5 kiloyu sevgimle büyütüp övüneceğim."
İşte ÖZGECAN'a kıyan bu KÖTÜNÜN ANNESİ ne düşünüyor, başını nerelere vuruyor çok merak ediyorum..