mail adresinizi yazarak bizi izleyebilirsiniz.

23 Aralık 2017 Cumartesi

"FARMASİ" TÜRK'ÜN MALI, ONU HERKES TANIMALI.

Yıllardır elinde katalog olan bilumum firma beni üye yapmak için uğraşmış ve de başaramamıştır. Çünkü inanmadığım hiçbirşeyi satmam diyen bir tezim vardır. Hatta daha da ileri giderek, "Beni ne Doğrudan Satış Firmaları istedi de varmadım" diye satışlarımı kız isteme olayına bağlamış bulunuyorum. 



Ama son zamanlarda tanıdığım ve hızlı bir şekilde Türkiye'de piyasaya giren Yerli Malı Türk'ün Malı, onu herkes kullanmalı temalı bu ürünü çok sevdim. Az makyaj yapan, pek kendine bakmayan, ne olsa kullanan ve de en önemlisi hem kaliteli hem uygun fiyatta olan malzemeleri bulabilmenin önemine inanan  hatun kişi niyetine yaşayan biriyim.



İşte böyle bir ruh halinde, yüzümde 50'li yaşların izlerini taşımaktan gurur duyduğum bir dönemde yakın arkadaşım Farmasi sponsorum Sayın Elif Arıkan Dön sayesinde bu ürünle tanıştım veeeee deee sevdim valla.. Kendisi çok iyi bir Psikolog'dur. Ürünlerini tanıtırken,   bizlere de psikolojik bilgiler vermesi de ayrı bir gönüllü hizmeti ve de  ayrı bir güzellik yani.. 

Ondan aldığım kusur kapatıcı ve aynı zamanda nemlendirici özelliği de  var denilen, şu meşhur BB kremi aldım, sürdüm ve ilk gittiğim toplantı da "Ayyy sende ne var, suratında bir değişiklik var" demeleri üzerine kendimi çok güzel buldum. Aman Allahım bende cevher varmış da, Farmasi ortaya çıkarmış demekten kendimi alıkoyamadım.  Farmasiiii, ben bunu süresiiii, içimden güzel olmak gelesiiiiii gibi bilumum sloganlarla bu Firmanın Danışmanı oldum. Veeeee çok memnun kaldım. Artık elimde katalog ve herkese önermeye başladım. 

Vapurlardaki meşhur Burhan Pazarlama edasıyla da olmasa, ucundan köşesinden farkında olmadan ürünü pazarlamaya çalışan bir zat oldum. Ama hangi ürünleri, tamamen bizzati tarafımdan denenmiş ve çok memnun kalınmış ürünleri... Bunlar nedir derseniz, tamamen çay ağacından üretilmiş BB Çay Ağacı Kremi.



Daha neler, daha neler dediğinizi duyar gibi oluyorum. Diğer bir üründe anneciğimin de severek dizlerine, boyunlarına sürüp tüm ağrılarını hafifleten At Kestanesi Kremi..



Peki kimcidir, necidir bu Farmasi derseniz. Kısaca bir tanıtayım.

Tecrübeyi, emeği ve istikrarı uzun yıllara sığdırdıysanız, başarı tesadüf değildir diyerek başlıyor,  Firma kendini tanıtmaya... 


İlklerle başlayıp, ilklerle süren başarı hikayesinin temelleri, yarım asır önce atılmış ve bu hikayenin başkahramanı Dr. Cevdet Tuna’ymış. Bu da bize diğer bir yaşama sevincini getiriyor. 1923 doğumlu Dr. Cevdet Tuna belki genç yaşlarından beri yaptığı  emeklerinin meyvasını ömrünün son günlerinde almaya başlamıştı ki ömrü vefa etmedi. Geçenlerde kendisini kaybetmişiz. Bu da bize ikinci bir hayat dersini veriyor. Yaşımız kaç olursa olsun, her zaman üreten biri olmalıyız. Son günlerine kadar üreten biri olarak devam etmiş hayatına.. Nur içinde yatsın ne diyelim.


Sağlık ve kozmetik alanına 1950 yılında giriş yapan Tuna Ailesi, o günlerden itibaren günümüze dek insana, mutluluğa, kaliteye ve geleceğe yönelik yatırımlarına devam ettirmiş ama ben adını çok duysam da kısmet bugüneymiş tanıştık.



Farmasi, İstanbul’un, doğanın yeşili korumayı başardığı nadir yerlerden biri olan Ömerli’de, 60.000 m2’lik alana yayılan üretim tesislerinde, yüksek teknolojiyi kullanarak ürettiği 2.000’i aşkın ürünü, dünyadaki tüketicilere ulaştırıyormuş.  Entegre tesislere sahip olan Farmasi, öz kaynaklarıyla büyümeye devam eden, Türkiye’nin en güçlü firmalarından biri konumuna da gelmiş son zamanlarda.  Yatırımlarını sürdüren Farmasi Lüleburgaz’da 120.000 m2’lik yeni arazisinde, toplam 180.000m2 alanda konumlandıracağı tesisi ve 300.000m2 alanda çalışma hedefi ile yeni projelerinin çalışmalarına başlamış. Eee ne diyelim yolu açık olsun. 



Her zevke ve ihtiyaca yönelik zengin ürün çeşitliliği, makyaj malzemelerinden parfüme, cilt bakımından ağız bakımına, şampuandan ıslak mendile kadar uzanmakta ve sağlık ile ilgili ürünler Dr. C. Tuna markası altında yer almaktaymış.




Farmasi markaları ürünler, Farmasi laboratuvarlarında, insan sağlığını koruyan, en yüksek kalite standartlarına uygun olacak şekilde üretilmekteymiş.  Bağımsız uluslararası firmalar tarafından verilen sertifikalar formüllerimizin güvenilirliğini tescil etmekteymiş. 



Dünyada 123 ülkede, 50.000’den fazla satış noktasında 360 milyondan fazla tüketiciyle buluşan Farmasi, başarısını perçinlemekte imiş.  Kaliteli ürünler kullanmak dışında Farmasi, tüketicilerine kazanç sağlayacak bir yol olmalıydı diye düşünerek, şu an ki Yönetim Kurulu Başkanı ve Tuna Ailesi’nin ikinci kuşak temsilcisi Hakan Ömer Tuna, 2010 yılında Türkiye’de “doğrudan satış kanalı” sektörüne giriş yapmaya karar vermiş.



Hayallerini gerçekleştirmek isteyen insanlara önemli iş fırsatları sunan Farmasi, doğrudan satış sektöründe de önemli başarılara imza atarak büyümeye ve kazandırmaya devam ediyormuş. İşte bu hayallarini gerçekleştirmek isteyenlerden biri olarak bende burdayım.



2015 yılı itibariyle Türkiye’de 200.000 danışmana ulaşan organizasyon, önümüzdeki 5 yıl içinde 1.000.000 kişiye ulaşmayı hedeflemekte imiş. 


Türkiye ile başlayan Doğrudan Satış Organizasyonu’na sırasıyla Ukrayna, Bosna, Fas, ülkeleri eklenmiş. Doğrudan satış yapan ülkelere yatırım sürmektedir ve bugün itibariyle 15 olan ülke sayısına, yakın zamanda güçlü ülkeler eklenmeye devam edecekmiş.

Farmasi, dünyadaki trendleri takip ederek, hızlı ve etkin ürün yaratma becerisiyle, sürekli olarak yenilediği ve arttırdığı ürünleriyle, Tuna Ailesi’nin 3.kuşağının rüzgarını da arkasına alarak, hedeflerine doğru, emin adımlarla ilerlemeye devam etmekte olduğunu söylüyor . 

Ben de işte tam da bu nokta da böyle bir Firmanın yeni Satış Danışmanı olduğumdan memnunum demeyi bir borç edindim. Siz de benim gibi üye olmak isterseniz, işte linkimiz.

Sizde üye olmak isterseniz, lütfen tıklayınız. 

Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde diyorum. Bu yazı sakın yanlış anlaşılmasın satış yapabilmek adına  yazılmış bir yazı değildir. 

Bu yazı; memnun olduğumuz ürünü neden herkes almasın, bu uygun fiyattan yararlanmasın, ruj, göz kalemi, temizlik malzemeleri (deterjan, yumuşatıcı) gibi günlük hayatımızda çok harcama yaptığımız bu ürünleri, hem sağlıklı,hem organik,  hem uygun fiyat, hem de çok güzel olması sebebiyle herkesin yararlanması adına yazılmış bir yazıdır.  

İşte bu böyle biline.....  Farmasi alınmalı denile..... 
İsteyen de aşağıdaki linkten ürünleri inceleye.....

Farmasi Ürünleri İncelemek isterseniz tıklayınız.




2 Aralık 2017 Cumartesi

İSKİ EMEKLİLERİ BULUŞMASI



İSKİ.... İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi..  

Dile kolay. Kimimizin ömrünün 20 yılını, kiminin 30 yıl.. kiminin 40 yılını geçirdiği özel bir kurum. Yani kısaca insan ömrünün yarısı...

Bu kurumda çalışmayı istesek de, istemesek de hepimiz bir vesileyle günün 8 saatini ve hayat yolculuğumuzu bu kurumda geçirdik. Allah bizi bir çatı altında topladı.. Kısmet etti bu kurumdan ekmek yemeyi... 1984-2004 yılları arasında  bol gezili, koridorlarda arkadaşlarla şakalaşmalı, servis arkadaşlıklarıyla güzel bir iş hayatı geçirdim. Anlayacağınız benim için gayette güzel yıllardı. 

İşte bu kurumdan emekli olan kişileri toplamak adına,

İsmet Ünsal, Celal Kodamanoğlu öncülüğünde;  


2 Aralık 2017 tarihinde, yanlış hatırlamıyorsam; İSKİ Emeklileri Buluşmasının 4.ncüsünü gerçekleştirdik.

 Emeği geçen arkadaşlarımıza çok ama çok teşekkür ederim.



İSKİ;  çok ilginç bir kurumdur. Bazen dönüp arkama bile bakmam diyenler mi, çok mutlu sene geçirdim diyenler mi, küsenler mi, darılanlar mı, umduğunu bulamayanlar mı, beni anlamadılar mı, kimseden hiçbir şey alamadımlar mı gibi  değişik düşüncelerin yoğurduğu bu kurumdan, ben mutlulukla, heyecanla, severek ve de en önemlisi tadında bırakarak ayrıldım. Hala bir grup İSKİ'li arkadaşlarımızla 30 yıldır her ay buluşuruz. Zaman zaman da bu büyük İSKİ Emeklileri Kahvaltısına eşlik ederiz.

İşte bu günde bunlardan biriydi. Dediğim gibi, İSKİ; ayrıldıktan sonra anladığınız,  tam bir tecrübe kurumu. 

İSKİ emeklilik hayatınızda orada yaptıklarınız, tanıdığınız kişilerle ne kadar da çok tecrübe biriktirmişim diyebileceğiniz bir kurum. Bunu emekli olduktan sonra 3 yıl daha çalıştığım özel kurumlarda anladım. Resmi kurumun verdiği evrak bilgileri, olayları kavramaları, başkaları tarafından bazı küçük olayların büyütülmesine olgun bakmayı bu kurum öğretti bana. Minnettarım. Bana doğru yazışmaları öğreten Daire Başkanlarıma, birlikte çalıştığım yol arkadaşlarıma... 

Ben yeni rotalara doğru yeni bir yelken açma zamanı diyerek, emekli yolculuğuma 2004 yılında başladım. 

Ayrılırken hayat hediyesi olarak, Milton Erickson'ın 5 prensibini ilke edindim. 

Her insan sahip olduklarıyla tam ve bütündür.
Her insan ihtiyaç duyduğu bütün kaynaklara sahiptir.
Her davranışın altında pozitif bir niyet vardır.
Her insan o an için en iyi olan seçimi yapar.
Değişim kaçınılmazdır, dedim ve emekli oldum, ama İSKİ'DEN... Hayattan değil.....


İSKİ 'de biz çok güzel çalışma yılları geçirdik. Neşeliydik, şaka yapardık, mesai saatlerinde güle güle bir hal olurduk. Hangi bölüm derseniz. Çalıştığım iki bölümde de güzel günlerimiz oldu.
- İSKİ Su Arıtma Daire Başkanlığı 
- İSKİ Genel Müdürlük Bilgi İşlem Teknik Şefliği... 

Şimdilerde işte bu iki bölümdeki 11 arkadaşlarımla birlikte 30 yıldır devam eden buluşmalar gerçekleştiriyoruz.

2004 yılında da yeni başlangıçlara yer açabilmek, yeni yolculuklara çıkabilmek, yeni yerler yeni yolcular tanıyabilmek, sadece kendimize değil başkalarına da bu imkanı verebilmek için veda zamanını dedim ve hüzünle ve aynı zamanda da sevinçle de İSKİ'den emekli oldum, dediğim gibi yaşamdan değil...


Yıllar boyu, uçsuz bucaksız yerlerde bir birine paralel şekilde, bir birine destek olarak uzayan giden rayları düşünün. Daima beraberdirler. Birbirine paralel şekilde, olmayacak yükleri taşırlar. Omuzlarında taşıdıkları yüklerden hiç gocunmazlar, hiç yorulmazlar. Üzerlerinden binlerce, yüz binlerce yolcu, yük, hayal, sevinç, ayrılık, kazanç ve kayıp geçer durur. Her hava şartına birlikte karşı koyarlar. Ama hiç yılmazlar. Sonra bir kavşağa gelirler. İşte bu kavşak onları ayıran kavşaktır. Ne yapsalar bunu engelleyemezler.  Ben ayrıldığım bu kavşaktan, bugün yolculuk yaptığım, aynı çatıyı paylaşıp, aynı yemeği yediğim, aynı suyu içtiğim, aynı servise binip evime gittiğim arkadaşlarımızla buluştum.  Dedim ya.. çalışma hayatım, hiç unutmayacağım hoş bir yolculuktu benim için ..

Facebook'daki İSKİ Emeklileri sayfası sadece ölüm ilanlarımızı paylaştığımız sayfa olmasın. Biliyorum ki emekli arkadaşlarımızın  içinde çok özel yetenekleri olan arkadaşlarımız var. Bu sebeple gerek yaptıklarımızı paylaşmak, gerek etkinlikleri bildirmek, gerekse birbirimize her konuda yardımcı olmak açısından bende bloğumda Konuk Yazarlar bölümünü açtım. İSKİ veya tüm kurumlardaki emeklileri, çalışanları kısaca hayata kaydedecek birşeyleri olanları, zamanın ötesine iletecek mesajları var ise sayfamda sizleri bekliyorum. 

Hepiniz sağlıcakla kalın, Hoşçakalın.


29 Kasım 2017 Çarşamba

KADIN GİRİŞİMCİLERİMİZ

Girişimcilik güzeldir, hele gençlerin girişimciliği, hele bir de kadın olursa tadından yenmez..


Kendisi tanımıyorum, sadece BİM'den aldığım silikonlu temizleyicinin mükemmel temizliği sayesinde, araştırmacı gazetecilik ruhumun depreşmesi nedeniyle bu ürünü  Sevginar Baştekin isimli bir kimyacının ürettiğini öğrendim. Sirkeli ürünleri, duşa kabin temizleyicisi, fırın temizleyicisi gibi ürünlerinin de olması ilgimi çekti. Neden mi? Çünkü bir kadının en zorlandığı temizlik bölgeleri de ondan. Bu olsa olsa kadın eli değmiş  bir firma dedim.

Ürünlerini sevdim, bir de geçtiğimiz günlerde Kadın Girişimciler Yarışmasında birinci olduğunu öğrenince de kendisini tebrik ettim. 


Birinciliği alan Sevginar Baştekin kim diye sorarsanız, 1K Kimya CEO’su imiş ve 2010 yılında kurulmuş. Kimyager Sevginar Baştekin, İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nden mezun olduktan sonra 2000 yılında Ar-Ge’sini, tasarımlarını ve üretimini kendi yaptığı ürünlerle temizlik sektörüne katmış ve bayağı da başarılı olmuş.

Gönül bağıyla bilmediğim bir ürünün sahibine tebrik ve ürünlerinin güzelliğiyle ilgili  mesajlar attım. Kadınımsı tarafımdan mı, yoksa ürünlerin memnun olmamdan mı nedir, bloğumda ve instragram hesabımda da  yayınladım. 

Ben, ev işlerinin uzun sürmesini sevmem. Ama temiz görünmesini de severim. O zaman nolcek??? Böyle pratik temizleyici ürünler evimize girecek. 

Son zamanların favori ürünüm, BİM aldığım Silikonlu Temizleyici  ve Rossman'dan aldığım temizlik mendilleri. Cam, yer, duşa kabin gibi bilumumlarını aldım. Büyük temizlik yaparsınız, ama ertesi gün yere, cama birşeyler dökülür. Hemen bu mendillerle silisiliveriyorum.

Pratik hanımlara önerdiğim ürünler bunlar, kadın girişimci olunca da halden anlıyorlar. Çabuk nasıl temizleniveriyor biliyorlar... 

İşte bu vesileyle, dün bir baktım ki sosyal medya da..Garanti Bankası 2017 Türkiye'nin Kadın Girişimcileri adı altında bir yarışma yapmış. Bir baktım kim ola.. Benim ürünlerini daha reklamları çıkmadan alıp yaydığım HighGenic 'in sahibi Sevginar Baştekin değilmiymiş. Ay ben bu işten anlıyorum diye bir de böbürlendim hani.. Hatta arkadaşlarım arayım, "aa senin ürün değil mi bu" diye de söylediler.


Sevginar hanımı tebrik ediyorum, ismini ingilizce bulup okununca Hijyenik olması, kendi resmini ürünün logosu yapması bence büyük girişimcilik.

Garanti Bankasının ödül törenini aşağıdaki videodan  izlerseniz bu ürünü de tanırsınız, ben de gönül  tanıtım yapan girişimci olayım, size bu ürünü tanıtayım. Ne bileyim sevdim ürünü de ondan mı. Bilemedim.. Faydamız olsun. İşini güzel yapan insanlara... Ama bu silikonlu ürünü bir de yere yani laminant parkeye bir  sıktınız mı.. Fena.... Ayağınız kayı kayı veriyor.  



Bu arada diğer bir ürünümde Domol.. Rossmanda satılan bu ürünleri de seviyorum. HighGenic de bu ürünleri çıkarırsa, bizde  Türk girişimcilerin ürünlerini satın alırız. 



22 Ekim 2017 Pazar

İLERİSİ KISALINCA, GERİDE NE KALDI DİYE BAŞLAYAN BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

Facebook; son zamanlarda hepimizin hayatını kaydettiği özel bir mecra. Face "Yüz" Book "Kitap" Yani Yüz Kitabı.. İnsanların başka insanlarla iletişim kurmasını ve bilgi alışverişi yapmasını amaçlayan bir sosyal ağ.

Zaman zaman değişik yazılar, değişik anekdotlar görürüz. Ama bunlar facebook deryasında yeni resim ve yazılar eklenince kayar gider. İşte bu sanal alemde kalıcı olmasını istediğim hoş bir paylaşıma şahit oldum. Bloğumda da bunu  herkesin okumasını istedim.

Dayım Tekin Ateş'in "İlerisi kısalınca; uzun geçmişime baktım.. İlerde pek bir şey kalmadı, acaba geride ne kaldı?" adıyla paylaştığı roman değerindeki albümünü sayfamda paylaşacağım. Resimlerin altına yazdığı güzel yazılarla, geçmişe yolculuk edeceksiniz okurken...

İŞTE ONUN KALEMİNDEN RESİMLERİN, DAHA DOĞRUSU BİR YAŞAMIN ÖYKÜSÜ.
(Yazıları hiç değiştirmeden kendi kaleminden aktarıyorum.)  


"İnsan eylemleri ile kendisini yaratır, insanın arzusu ne ise kaderi de o olur."
 (Nasuh MAHRUKİ'den aldım.)

17 yaşımdan bir resim, yüzde çizgiler oluşmamış, hafif gülen gözler,  ileriden umutlu bir genç ama hepsi bu... Yaşamın ona hazırladığı sürprizlerden, sevinçten, dertten, alınacak keyif, hicran ve sevdadan habersiz, ama umutlu..

Hani derler ya "Umudu olan müziksiz de dans eder ''

Vallahi doğru. daha küçük yaşlarda mahallede Twist kralı olmuştum ve müziğimizi ağzımızla çalardık.


1955... 6 yaşındayım. 6-7 Eylül Kumkapı'da böyle oldu. Sanki büyükler bir oyun oynuyordu, dramı bilemeyeceğim yaştaydım.  Meğerse içime kazınmış çaresizliğin, tükenmişliğin tablosu. Yunus Emre der ki; "Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için" Sevgi birden yok olmaz, birden de var olmaz.O vardır bulup çıkarmak gerekiyor.
Buda da şöyle diyor '' Nefret sevgiyle son bulur ''


Tüm Gayrimüslimlerin dükkan ve iş yerlerine saldırıldı ve içeridekiler dışarı saçıldı. Ben bilmezdim kim camiye, kim kiliseye gider, onlar komşumuz ve esnafımızdı. Dondurmacı Boris amcanın renkli dondurmaları, oyuncakçı Kirkor amcanın renkli misket ve topaçları, karelema şekerleri Kumkapı'nın arnavut kaldırımı sokaklarını süslemişti. Ama vardı bir tuhaflık!!  Boris ve Kirkor amcanın çaresiz bakan gözlerinde, yaşları da sezmiştim. Yıllar sonra,  işin aslını farklı belge ve kitaplar okuyarak kavrayabildim. Aynen Almanya'da Hitler döneminde Meşhur Kristal Nachtın bir benzeri (Yahudilerin dükkanları cam çerçevesi kırılıp talan edilen gece. ) Bu benim ilk travmamdı. O yüzden son zamanlarda Ortadoğu'da olanlar beni ilgilendirmiyor,  ilgilendiğim çocuklar. Benim ki bir gündü, o çocuklar yıllardır yaşıyor. Mahvoldu çocuklukları, torunlarıma bir başka sarılıyorum. Yapmayın kaçırın çocukları bu travmalardan .

Çocuk  trajedi de gülermiş, İhtiyar ise komedi de ağlarmış.

Mağdurların gözlerinde gördüğüm o günkü çaresizliği tarif edemem, hayatım boyunca benimle oldu o müthiş tükenmişliğin gözlerde ki yansıması. Bugün de o gözlerle karşılaşma korkusu devam ediyor, zira dram başka yerlerde devam ediyor.


1958 Sirkeci, Bakırköy sahil yolu yapılıyor.. Başbakan Menderes. Yani, denizle aramıza bir cadde girecek,  lebiderya evimiz denizden uzaklaşacak. İstanbul nüfusu, o sıralar surlar içinde 600.000 miş. Metropol olmanın ayak izlerini yaşadığımız bir döneme girmişiz meğer. Kendimi şanslı buluyorum. İstanbul'un ıhlamur, yasemin, güller kokan bahçeli evlerini, çeşmelerinden sular akan sokaklarını gezip bildiğim için.

Servet yanlız para ve ziynet değildir, anılarındır da.


1959 ortalarındayız, yol yapımı Sirkeci'den başlayıp tam evimizin önüne kadar yapılmıştı. Beton dökülmüş zamanına göre çok geniş bir bulvar. Başbakan Menderes teftişe geldi, arabası tam evimizin önünde durdu. Bütün mahalle kendisini alkışlıyor, ablamla ben arabaya yanına gittik .Oturduğu sağ arka yerden camı açıp elini çıkardı ve saçlarımızda elini gezdirerek bizi sevdi, biz de elini öptük.

"Yolu beğendiniz mi? dedi. 
Ablam cevapladı: "Evet "
"Ama evinizi yıkıyorum"dedi 
Cevabı gene ablam verdi: "Ama parasını da veriyorsun" dedi.

Saçlarımızı okşadı gitti. Çocukca bir sevinç başbakanın elini öpmüşüm,  ne iş yapar bu adam. Bilmem, hadi bildim diyelim  nasıl anlatacağım görevini, o ne ki!!??  Neyse ya önemli olan önemli birinin elini öptüm. Yani çok karlıyım.

Sevinç duymakla; mutlu olmak arasında ki farkı öğreneceğim yaşlara henüz ulaşmamıştım .


2 sene geçmedi, 60 ihtilali sonrası asıldı. 2. büyük travmam.. İstiklal madalyalı Başbakan ''Vatan Haini" diye asıldı. Uçağı, İngiltere de yere çakıldı ordan kurtuldu, büyükler "Vay mukaddes adam" demişlerdi  Bu nasıl bir çelişki!!!  10 yaşımda yorumlamam mümkün değil. Daha sonralar onun hayatı, yaptıklarını, iktidarını, idama giden yolunu bir çok araştırma da okudum. Şimdi bu konuda yorum yapabiliyorum ama; o zaman benim için elini öptüğüm adam asılmıştı. Acaba öpmesem mi başka el ?. Uğursuz mu geldim adama ne..... Herkes ölümle nişanlı imiş  o evlendi . Bende ilk defa bir yakınımın ölümünü yaşadım, elini öpmüştüm ya !!

Ne ölmek,  ne de yaşamak yeni bir şey değil Dünya da.
Yaşatmayı da denemeli insan, hazzı korkunç keyif verir.


Sonra birdenbire bunlar çıktı. THE BEATLES. Ne dalga idi o.  Twisti, Çaçayı, Çarlistonu, Kalipsoyu, Mamboyu hatta nerdeyse Tangoyu bile unuttuk. Bir deli dans, herkes nasıl isterse öyle zıplayacak, öyle de yaptık, hele kafaları çok salladık galiba. Zor toparladık. Bence sanat, ne bir eser, ne bir eğlence, ruhlarımızı sergileme platformu. O yıllarda diskolar yayılmamış, şimdiki gibi çılgın konserler yok, platform sıkıntısından ruhların dar zamanları. Şanslı bulurum kendimi, İstanbul imkanlarıyla ruhumuzu az da olsa sergileyebildik. 

Ruhu yaşatan hiç bir şeyden korkulmaz, öldürenden sakınmak lazım.


Gelsin Çiçek çocukları ve Hippiler. Aşırı sivri ve uzun yakalı çiçekli gömlekler giydik, saçlar omuzlara inip geçti. Ve "Savaşma Seviş" dedik. Saçların uzunluğu yüzünden mahallenin ağır abilerinden dayak yemedik, ama onlardan hep uzak durduk. Zira; bizi gördüklerinde, "ne ulan o kız mısınız siz" derlerdi. Demeyen ağır abilerimiz de vardı,  onlar hakikaten ağır abilerdi ya. Evde biraz sitem, çevrede az hoşgörü, herhalde ilk kişisel direnişimdi. Ya pantolon paçalarına ne demeli, biz dönmeden paça köşeyi dönerdi. Hatırımda kaldığına göre 37 paça idi. Şimdi gençleri yırtık pantolon, horoz ibiği saç traşıyla , kulakta ve kaş da küpeyle görünce gel de yargıla bakalım.  Sevdiğim bir laf var. Şöyle; " Her çocuk yaşayacağı çağın şartlarına göre doğar " Eee o zaman gel de hoşgörülü olma, empati....  empati... iyi ki var bu erdem.

Arasıra değil sürekli kendi mazi aynamıza da bakmamız gerekiyor, demezler mi aynalar yalan söylemez diye .


Kıbrıs'da Yunan hükümeti silahlanma kararı alınca, devrin başbakanı İsmet İnönü Kıbrıs'a müdahale etme kararı aldı.  Amerika müdahale etti ve başkan Johnson sert bir mektupla müdahale etti. Neymiş iki Nato ülkesi olduğu için olmazmış. Rusya Türkiye ye müdahale ederse Nato Türkiye'yi savunmada isteksiz davranır ve Amerika'nın Türkiye'ye sağladığı askeri yardımını bu müdahalede kullanmasına müsaade etmezmiş. Nokta... Bana ne ya, ama herkes bunu konuşunca bana ne olmuyor, ilk siyasi yorumlara kulak kabartışımın kıpırtıları.

Ne oluyor ya, hani ne demeğe başlamıştık ''Savaşma Seviş''. İnsanlık başa mı dönüyor, bırakmamış mıydık bu öldürme işlerini yetmedi mi 30 yıl savaşları, 1. ve 2. dünya savaşlarında ki ölümler. 
İnsanlık tarihinin her yüzyılının 80 yılı muhtelif nedenlerle savaşmakla geçmiş.

Suçluyu buldum. Çiçek çocukları, hippiler yani kandırıyorlarmış bizi veya biz kanmışız sevişeceğimize.

Siz siz olun kanmayın, güvenmeyin savaşmayacağız diyen insanlığa, öyle bir model insan yaratılmadı henüz, günlük kişisel didişmelerimiz makrosu ne yazık ki savaştır.


İnönü derhal Amerika'ya gitti ve Johnson'la görüştü, netice müdahale askıda kaldı. Türkiye biraz Moskova'ya yanaştı. Komünizm korkusuna rağmen. Neler yaşadık. Yunanistan şanslı ülke, batı hep himayesine aldı. Tabi biz çocukken hatırlarım,  savaş çıkarsa diye gece karartma uygulamaları yapılırdı, evlerin kapıları pencereleri örtüyle kapatılır, dışarıya ışık sızmasını önlerdi büyüklerimiz. Hani karne ile ekmek ve gaz aldığımız yokluk yılları . Bu sefer ne karatma uygulandı ne de arabaların ışıkları gözükmesin diye gres yağı sürüldü. Ama jeansım Levisdi . Unutmuştum ilk okulda Marşal yardımıyla gelen ve zorla içtiğim süt tozundan sütümü, rezil Amerikan peynirini ve iğrenç balık yağını. İyi bakıldık, canım neme lazım şimdi. Acaba diyorum o besinlerde Amerikan hayranlığı geliştiren bir katkı mı vardı. Gülmeyin.... Dedim ya ilk siyasi kulak kabartmalarım, intibam mı. Johnson kötü adam ya.

Martin Luther King bakın ne demiş; "Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak; bu arada çok basit bir sanatı unuttuk.  Kardeş olarak yaşamayı."


1968... Müthiş yıl. 68 kuşağı müthiş bir kuşak. Avrupa sarsıldı. Bizde 6 filo ile gelen Amerikan askerlerini Dolmabahçe'den denize döktük. Çetin Altan Akşam gazetesinde ki köşesinden. şöyle yazmıştı; "Geçenlerde, birinin boğazına arpa tanesi takılmış ve boğularak ölmüş. Hayret!!! Boğazına koskoca 6 filo demirleyen bir ülke hala yaşıyor" Tabii ki,  Çetin Altan böyle yazdığı için dökülmedi Amerikan askerleri denize. Vietnam savaşı var ve Amerikan emperyalizmine nefret son safhada, Avrupa ve Türkiye de Sosyalizm ve Devrimcilik 68 kuşağının müthiş temposu ile zirvede. İzmir'de bir dökmüştük işgalcileri denize,  o sene de Emperyal Amerikan askerlerini döktük.Bu arada ben de 18 yaşımı devirdim  ne yıllar be! Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve sonra her şey duruluyor. Ne alaka olduğunu, sonra ki yıllar ve hala süren dünya da ki kaoslar öğretti.  Dünya nüfusu 7 milyara yaklaşıyor ve insanlar aynı süratle birbirinden uzaklaşıyor.

Şimdiki kuşakları apolize etmek için bir gayret var, tüketim toplumu yaratıldı. Küreselleşme ve kapitalin yayılımcı politikası Dünyayı şekillendiriyor. Bize düşen de camiye daha da sığınmak olsun isteniyor.

68 kuşağının yitenlerinin ruhları sızlıyordur herhalde..
İnsan deney kazanınca, geçmiş acıların ve saflığının özetiyle karşılaşıyor.


Biz onları denize dökmüştük, sonra kafamıza çuval geçirdiler. Alıştık neler oluyor, bakalım biz ne zaman onlara çuval geçireceğiz, onlar bizi ne zaman denize dökecek. Sonra gene öpüşeceğiz. Ünlü bir düşünürün lafı idi, kimdi aramam lazım unuttum. Şöyle diyordu "Politikacıları imha edin, halklar nasılsa anlaşır". Denemek lazım diyeceğim ama hangi halkla olacak bu iş, ben hala politikacıların poposunun kılı olmaya hazır gönüllülerin içinde yaşıyorum.

Memleket meselesi, her ilk gelen meselenin de önünde olmalıdır, o bizim müşterek sevdamız, ama sevda da hak edilmelidir, sürü psikolojisiyle sevda olmaz ,başkasına biat olur.

Türkiye de;  400.000 aşkın erkek erkeğe kahve mevcut, buna karşılık 1413 kütüphane var, kahveler 285 kat fazla, nüfusumuz 74 milyon. Almanya, 80 milyon 7877 kütüphane var, onlarda kitap sayısı 150 milyon,  bizde ki sayı 13 milyon. Biat etmek için ortam gayet uygun.

Dinimizin kutsal kitabı ''Oku'' diye başlar, çok şükür ya öyle başlamasaydı.
Okumak, kadın ve erkek her Müslümana farzdır. (Hz. Muhammed)


Hayda!!!! ne zaman büyüdüm ben ya, askere gitmem lazımmış. Bu askerlik öncesi Beyoğlu çiçek pasajında.

"Kim kime dum duma" diye bir resturant yani askerlik öncesi son dem. Uzun hikaye... 18 ay buraya sığmaz. Ama çok sıkı bir şey öğrendim, askerde onu paylaşmam gerekir, önemli.

Teğmen beni üzgün, durgun görünce, neyin var diye sordu.
"Moralim yok" dedim, demez olaydım.
 "Bak" dedi.
Moral, verilen görevi tam layıkıyla yerine getirdikten sonra ondan duyulan hazdır.  Nokta.

Mektubum gelmiyor, param yok, ailemi, İstanbul'u özledim, sivilliği özledim, dememin gereği kalmamıştır. Sağda ki benim  yok ya o Sefa gözlüğünden tanıdım. Solda ki benim, pardon pardon o Recep, benim bıyığım yoktu ki. O zaman ortada ki ben evet evet o benim.

Şaşırdım ama niye şaşırmayım ki, isterseniz son resimlerime bakın, göreceksiniz zamanın vefasızlığını.

Dün öldü. Bugün can veriyor , yarın ise henüz doğmadı, hazır olun ki kolay alıp gitmesin onu zaman..



İşte hayatımın dönüm noktası... Alman irtibat bürosu İstanbul. Almanya'ya gidiyorum, eşim Selma istek yaptı, aaaaa bu arada evlendim eşim Selma Almanya'ya gitti ben askerken. Hangi ara dere evlendin demeyin, siz hangi ara dere de evlendiyseniz öyle işte. Önemli ve değerli bir iş yani. Askerlik bitince ben de gidiyorum, ama Almanlar bir dizi sağlık kontrolü yapmadan almıyorlar, o yüzden Alman irtibat bürosundayım. Anadan doğma soyup muayene ettiler, geçtim sağlıklı imişim, ne olacaktı yani yaş 22 prostat mı olur insanda. Vay canına ya, sağlık kontrolünden geçemesem ne olurdu. Burada olasılık fantezileri ile tahminler yapılabilir. Almanya'ya gelmeseydim hayatımın akışı hangi mecralarda olurdu. Yani insan kendi kaderini kendi tayin eder lafı var ya, boş laf mı acaba . Benim düşüncem ise insanlar hayatında olmazsa hayat boş.

İnsan şu geleceği bir hesaplayabilse ve de planlayabilse, zira gelecek gelecekte geçecek.


Bu resme yorum yapmıyorum. Alman irtibat bürosunda. sağlık kontrolü için giderken ki ruh halimi ancak böyle anlayabilirsiniz. Aslında bu adam belki iyi adamdır, burda sadece konu mankenidir. Kendisini tenzih ederim. Acaba kim?  Korku bazen ayaklarımızı kanatlandırır, bazen de tonlarca ağırlıkla sabitler. İnsan bildiğinden değil bilmediğinden korkuyor. Bilmek ve öğrenmek yaşam boyunca araştırmak korkunun en korktuğudur.

Siz onu korkutun derim, müthiş dingin olursunuz.


Selamın Aleyküm Almanya. Kim Bahnhof''dan geçmedi acaba. İlk buluşma mekanlarımız. Yeni bir dünya, yeni bir dil, farklı bir kültür. Ana vatandan uzak bir coğrafya, genç bir adam ve keşfedilmeyi bekleyen çok şey var.  Birde ayakta durmayı becermek var. Gelecek acaba nasıl gelecek. İyi ki burada ailem var, onlarsız zordu onlarla zorsuzdu.

İnsan kendiyle dalga geçmeyi keşfetmeli pek eğlenceli oluyor, mesela ben düşünce, acıyla kıvranırken bile kendime ''Salak derim, nasıl düştün'' içimden gülmeyi öğrendim. Bir de şu davranış metanetli olmayı kazandırıyor. Hani insanın başına kötü bir şey gelir ya, ilk aklıma gelen, başıma gelenden daha beterlerinin olduğunu düşünmektir. Nasılsa başa gelene üzülmek için zamanım olacak, ama o an metin olmak ve toparlamak için zamana ihtiyacım var. 

Tabi o yıllar da nerde, bu özgüven ve tecrübe, kendimle barışığım ama henüz alaya alamadığım dönemler.


Tanıştırmıyorum.  Dünya tanıyor. Demirel gitti, Ecevit bitti, Erbakan, zaten takmazdım. Yaşasın adamım Willy.   Şimdi başbakanım O. Bir yunanlı komşum var, arasıra buluşur, iki tek atarız, bir gün iki tekden sonra, sana kahve yapayım mı diye sordum. He kahve mi yani '' Has siktir kahvesi '' dedi. O ne demek ya deyince anlattı.  Misafirin gitme zamanın geldiğini belirtirmiş ikram edilen son kahve. Bundan niye bahsettim söyleyeyim, ben burda misafir işçi imişim ,geçici bir süre kalabilir mişim o da kontratımda ve pasaportumda vurulan damgada belirtilmiş. 12 ay süre bitince yeniden uzatma başvurusunda bulunabilir mişim. Ama her an has siktir kahvesi ikram edebilirler. Yani bavulun hazır bekleyeceksin,  önünü görmek , geleceği planlamak kahvenin ikramına bağlı.

Hiç bir şey beklemeyenler mutlu olabilirler , zira hayal kırıklığına uğramazlar. Halbuki gencim beklediğim ve yapacağım çok şey var . İnsan beklemeyi artık bekleyecek bir şey kalmadığında öğrenir ve sindirir.

Öğrenmeden beklemeyi öğrendim, zaten beklerken sindi.


Helmut Schmidt: Bu da başbakanım oldu, benim de misafirliğimin süresi ilk defa 5 yıla uzatıldı. Sonra da süresiz misafir kaldım. Meğerse o daha fena imiş, süresiz ya Has siktir kahvesi her an gelebilir, süreli olursa süre sonuna kadar hakkım baki imiş. Bir şey diyeyim mi? Ne Schmidt, ne Willy Brandt, ikisi de başbakanım falan değildi, kim takar onları. Esas oğlan Yabancılar polisinde pasaportuma müsaade damgasını vuran Almandı. Başbakanım o idi. Yok yok hatta Cumhurbaşkanımdı.  Şimdi Türkiye'de yabancılar polisinde ki mültecileri ve yabancıları görüyorum ya onlar bana hısım gibi geliyor. Sormak lazım onların başbakanı kim acaba, inşallah iyi bir adamdır.
Cimrilik insana en yakışmayan davranış biçimidir. Nefret ederim cimriden, madden paylaşmayı bilmeyen manen zaten zavallıdır . Zaman içerisinde amir de olabilirsiniz, bu erdem yoksa kamil de olamazsınız.

Sevginizi nasıl paylaşacaksınız ?


Helmut Kohl. Dev adam, politikacılığı için kullanmadım, cidden dev gibiydi .O da uzun süre başbakanım oldu. Has siktir kahvesi ne oldu diye sorarsanız, canımı sıkarlarsa o kahveyi ben yaparım onlara. Çünkü ben Alman oldum, ya bu terime de alışamadım bir türlü Allahtan değiştirdiler. Türk Kökenli Alman'mışım. Heh şimdi daha iyi, hani demiştim ya kendimle alay ederim ben diye, Alman pasaportumu elime alınca kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum., Yalnız kalınca koyverdim zaten. Ben ve Alman olacak şey mi bu.  Evet nankörlük etmeyeyim bu ülke bana çok şey verdi.  22 yaşıma kadar Türkiye'de yaşadım,  sonra 45 sene Almanya da yaşadım ve yaşıyorum. Türkiye'de ki sürecin iki katı, anam ömür bu ya. Buna rağmen, rüyalarımı hala Türkçe görüyorum biliyor musunuz niye? Sakarya savaşında Mustafa Kemal Atatürk şöyle demişti ''Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır '' Hat yani cephe ben onu 45 sene önce geçmiş gitmişim,  ama sathında kalmışım .

Anamız babamız Cumhuriyetin ilk çocukları ve biz de onların çocuklarıyız. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları Cumhuriyeti kurduktan sonra ki inkılaplarıyla ümmetten millet yarattılar. Ve bizi millet olarak büyüttüler öylede kalacağız .

Dünya da ki tüm insanlar benim hemşehrimdir, hatta akrabamdır.Tüm ülkelerin vatandaşlığını verseler alırım. Sathımı kimse değiştiremez, ona güç de yetmez. Mustafa Kemal imzalıdır .


Terör zamanı.. Terör Almanya da da esti, Baader Meınhof mensupları uzun yıllar yaptıkları kanlı eylemlerle 34 kişinin ölümüne neden oldular. Alman işverenler sendikası başkanı Martin Schleyer kaçırmışlardı, serbest bırakmak için hapisteki arkadaşlarına özgürlük talep ettiler. Talepleri karşılanmayınca Schleyer ölüsü Fransa Almanya sınırına yakın bir köyde arabanın bagajında bulundu.

Schleyer'i bulmak için Avrupa polisi alarmda, o sıralar Paris'den geliyorum gece saat 02, eksi 10 derece soğuk var arabam bozuldu, çekici çekti soğuktan dudaklarım çatladı.S abahın ilk ışıklarıyla tamirhane bakımı yaptı, yola koyuldum. Eve 1 saatlik yolum kaldı,  uykusuzluktan otoyolda parka çekip yattım. 1 saat uyumuşum cama vuran polis uyandırdı, dışarı çıkmamı istedi, dediğini yaptım. En az 30 polisin silahı üzerime çevrilmiş ve nişan almış durumdalar vur emri var kıpırdayamadım. Tabii rutin kontrolden sonra serbest kaldım. O gün Schleyerin ölüsünü bir arabanın bagajında buldular.

Baader örgütü radikal sol görüşlü bir örgüttü, yabancılarla bir sorunu yoktu, daha sonraları yabancı düşmanları genellikle Türklerin evlerini yakmaya başladı ve bir çok yurttaşımız, çocuklar da dahil hayatını kaybetti.  

Bu korkunç bir durum, her gece acaba endişesiyle yatağa gitmek olacak iş değil. Bu tedirginlik henüz giderilmiş değil.

Terör sokakta da artık karşınıza çıkıyor, o hale geldi, ama bu ev kundaklama olayı psikolojinizi müthiş etkiliyor .

Evet ölümlerin % 90 ı yatakta olduğu için insanlara en tehlikeli yer yataktır , tamam da bu ecelle ilgili terörle olmamalı.


Terörün anavatanı da allak bullak ettiği dönemler, resim kanlı 1 Mayıs Taksim'inden. Karanlık yıllar uzaktan endişeyle takip ediyoruz, izin dönemlerinde de yakından. Fatih'in ara sokaklarında bir grup arabamın önünü kesti sağ mı, sol mu ve hangi fraksiyon bilemedim yalnız çok karanlık gözlerle karşılaşmıştım, içlerinden biri bırakın o gurbetçi deyince badiresiz atlattım. Günün birinde kesin dönme planları yaptığımız ülke nereye gidiyor, malum burada henüz misafiriz, her an Has siktir kahvesi ikram edilebilir. Yakınlarımızın ana vatanda geleceğinden de endişeliyiz. Zor yıllardı.

Huzuru dışarıda bulamazsak kendi içimizde nasıl bulacağız .
Geleceğinizi bilemezseniz kendinizi de yönetmeniz zor ,

Tabi bu arada aile büyüyor, çoluk çocuğa karışmaya başladık. Artık kendi geleceğinin dışında düşünme mecburiyetinde olduğun bireyler var, düşününce titreten, sarsan, hassasiyetini daha da duyarlı hale sokan, senden de kıymetli olanlar onlar. Her şeyi feda edebilirsin belki ama onları asla.


Bu bir roman olsun istemedim , herkesin kendi romanı vardır. İnişli, çıkışlı, maceralı, eğlenceli veya dramlı  onu yaşayan kendi bilir, güzel mi, mutlu mu, iyi mi, şansız, kısmetsiz mi? Zira herkesin değer yargısı farklıdır. Önemli bulduğum, bunlardan ne kadar ders aldık  yaşayışımıza dirlik ve düzenlik getirmek adına neler kattık. Mutlu olmak herkesin hakkı, ama hak etmek de lazım. Ben şöyle düşündüm, mutlu olmak istiyorsam mutlu etmeliyim, mutlu edersem karşılığını alırım. Bu tabi büyük bir özveri istiyor, anlamayıp istismar edilirseniz hazırlıklı olmanız lazım, yoksa küsersiniz, incinirsiniz.  vazgeçersiniz. Mutluluk veriyorsanız mutluluk beklemeyin gelirse ne mutlu...

Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur, zaman zaman hicran da gerekir .

Aslında bunları verirken kendiniz için veriyorsunuz, ya tutarsa . Küsmek yok devam.


İnsanlar; Onlarsız olur mu? Yaşamın tadıdır onlar, renkli, eğlenceli, sevecen, paylaşan, kaprisli, kindar, nemrut, iyi, kötü, her birinin ayrı bir yeri olmuştur hayatınız da .

Hepsinin huylarının bana benzemesini nasıl isterim,  benim gibi düşünmelerini nasıl beklerim. Onlar olmasa hiç bir şey kazanamam, kaybedemem de iyi ki varlar, yaşam onların varlığıyla değer kazanıyor.

Alçak gönüllü olmak; bazen insanın kendisini yüksek görmesinden de gelir. Böyle bir düşüncem asla olmaz, çok samimiyim,  beni öfkelendiren olmadı mı ? Beni zor durumlara düşüren, hakkımı yiyen  sayısını bilemem oldu tabi. Ama gene onlar olmasa iyiyi kötüyü ayıracak deneyim olmazdı.

Bir de şöyle düşünmek lazım. Herkesin bildiği benim bilmediğim bir şey vardır. 100 kişiden birer şey öğrensem, yüz bilmediğimi öğrenirim.

Beni sevsinler sevmesinler o onların bileceği iş, ben kendi işime bakarım herkesi sevmek işim olmalıdır. Onlar için değil kendim için seveceğim.

İnsanların yaptıkları tek bir şeye derin üzülürüm, hak etmediğim bir şeyle itham edilmek, işte ona katlanmak biraz zor, indiği yer çok derin oluyor.

Annem kurabiye yapmıştı, nefis kokuyordu, hepimiz toplanmadan çıkarmamıştı, çaktırmadan çalmak istedim,  yakalandım. Elimi uzatırken annemi de gözlüyordum farketti . "Bak şu haylaza, gözümün içine baka baka alıyor "dedi. Valla değil, ona inat almak istemiyordum, ona bakmamın sebebi fark ettirmeden çalmaktı. İlk iftira annemden geldi, kızabilir misiniz rahmetliye, ama beni sarstı 7 veya 8 yaşında idim. Allah iftiradan esirgesin, kendi gitse de izi kalıyor. 10 yıllar geçmiş unutmamışım, derinliğini siz düşünün.

Cesaretimi topladığım bir gün de eksiklerimi, yanlışlarımı, hatalarımı, günahlarımı da paylaşırım.

 Mükemmel insan yoktur bende değilim.
Sevmek acı çekmektir , sevmemek ölmektir.
( ARİSTOTELES )


Aile... Resimde çok eksikler var, olmayanlar kıymetsizlerim değil, her birini birbirinden ayıramam. Hepimizin birer ailesi var,  nereye giderseniz, ne kadar süre onlardan uzak da yaşarsanız, ne kadar ihmal ederseniz, ne kadar arayıp sormasanız, döndüğünüz de, başınız sıkıştığın da sığınacağınız sıcacık bir kucaktır orası. 

Ruh da, beden de rahat olmayınca döşek rahat olsa ne yazar. Rahatlıktan çok sıcaklık arar insan, onun da en sıcağını ancak ailede bulursunuz.

Bir şeyi de vurgulamak isterim, yanımda ufak çocuk gören hemen torun mu diye soruyor, evet deyince arkasından gelen şu ''çok seviliyorlar değil mi ?" Evlat sevgisininin de üstünde. Buna katılmıyorum,  toruna kıyamam, evladın her zaman ayrı yeri vardır.

Bazı torunları görüyorum, dedesinden aldığı kuvvetle babasını, annesini kale almıyor ve şımarık davranıyor. Zira ebeveyni bir şey dese dede ve anneanne hemen torunu koruyor. Hor görmüyorum yanlış diyorum, yapmayın bunu ne toruna bu aşırı duyarlığı hissettirin, ne evladınıza böyle bir ayırımı yaşatın. 

Benim ilk çocuğum doğduğunda, ben çocuktum. İş, güç kendi farklı ilgi alanlarım da vardı. Çocuğumun nasıl büyüdüğünü ve şirin olduğunu gözlemleyemedim. Şimdi yaş kemale erdi, vakit bol. Doğaya karşı daha duyarlı oldum. Torunla geçirdiğim vakit,  kendi çocuğumla geçirdiğimden daha fazla, büyümesini, ilk adımlarını, ilk kelimelerini, gelişmesini ve şirinliğini gözlemleyebiliyorum ve keyif veriyor. Bu yüzden torun daha seviliyor diye sevgiyi kategorileştirmek gereksiz. İkisini de seversiniz ve birbirinden farklı bir sevgiyle değil.


İşte bu kadar, bunlar benim düşündüklerim... Kesinlikle hepsi doğru tespittir diye bir iddiam yok olmaz da zaten. O yüzden kendi değer yargılarınıza güvenin, benim baktığım yerden gördüklerim bana ait, sizin baktığınız yerden gördüğünüz size aittir. 

Bunları niye yazdım, kendimi yakından görmek istemem olabilir,  görürken de görsünler bana yararı olur size zararı olmaz dedim. Bilinecek bilinince daha fazla hatırım sayılacak diye bir düşüncem olmadı. Tevazuya gerek yok, dostlarım ve çevrem tarafından aranan, sevilen biriyim.Yaşama sevinci , yaşama ve insanlara pozitif bakma sizin sıcak bir ortam da nefes almanızı sağlıyor.

Etrafınız da insanlar olmasa bu hayat çekilmez, tek başına ne mutlu olunur, ne eğlenilir, ne keyif alınır, ne de hicran yaşanır, haydi diyelim daha iyi olur peki kimi seveceksiniz ( Aşk demiyorum , tabi o da var ) 

Derim ki yaşarken sürekli öğrenci kalabilmeli insan, çevreye ve insanlara karşı duyarlı olmalı, kendini sevmeli sevmeli ki duyarlı olduklarını da sevebilsin .

Doğru ve adil olduğuna inandığınız yapmanız gereken bir şey varsa, size zararı olsa da yapın, kayıplarınız olacaktır. Ama kendinize olan saygınızı yitirmez taçlandırırsınız.

Sevgiyle kalın.

Blog yazarı olarak ben ne dedim.. sadece alkış....


12 Ekim 2017 Perşembe

YAŞAM DAR AYAKKABIYLA YÜRÜMEKTİR.




"O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler.

Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde.. 
Tek ayakkabı yapan dükkanında, ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi alıp ayağımın çevresini çizdi.

O ayağımın çizildiği karton, benim ayakkabı numaramdı.

Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum.
 Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı.

Kapının her çalınışında koştum.

Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi, siyah-bağcıklı.

O gün onları giymedim. 
Bayram gecesi yatağımın altına yerleştirdim yeni ayakkabılarımı.

Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor, yere koyuyor, yukarıdan, yandan, önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanlığında kim bilir kaç kez okşadım.

Uyku girmedi gözüme.

Sabahleyin ev ahalisi kalktığında, ayakkabı kutusu kucağımda sandalyede oturuyordum ben.

Ayakkabımı babam giydirdi.
Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım, dardı ve canımı yakmıştı.

Ama bunu babama söylemedim. 
O "Sıkıyor mu?" diye sordukça "Hayır" yanıtını veriyordum. 
"Dar, ayağımı acıtıyor" desem, geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı.

O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm.

Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu.
Dişimi sıktım.
Topalladım.

Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim.


Doğrusunu isterseniz; yaşam dar ayakkabıyla yürümektir.

Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş...
Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir çevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir...
Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür.
Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez.
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık...

Canınız yanar.
Topallaya topallaya gidersiniz.

Sonradan öğrendim "Yaşamın; dar ayakkabıyla yürüme sanatı" olduğunu... "


Yukarıda okuduğunuz bu yazı, şu sıralar  rahatsız olan  Bekir Coşkun'un yıllar öncesindeki köşesinden kesip saklamışım.Yani "Kesip Sakladıklarım" arşivimden çıktı. Eskiden kopyala/yapıştır olmadığından, ben gazetelerin köşelerinden yazıları kesip saklardım. Amerika'daki kadınlara hitaben çıkan bir gazeteye ilk deneyim olarak bir köşe yazmam teklif edilmişti. Gazetedeki köşemin adı hiç düşünmeden "Kesip Sakladıklarım" olmuştu. Hatta ilk bloğumun adı da "Kesip Sakladıklarım" idi. 

Zaman zaman, kesip sakladığım yazıları yapıştırdığım defteri açar , okurum eski yazıları.. Günümüzün ötesine iletecek güzel şeyleri görürsem de yazarım onları hemen bloğumda.

Bu yazı da bugünkü arşivimden çıktı, paylaştım, okuyunuz efendim.

8 Ekim 2017 Pazar

"AŞURE" bu tarif manevi tarif..

Aşure deyince hemen 1 kg buğday v.s. ile başlayan tarif vereceğimi sandınız değil mi?

Hayır. Onu tüm internet yemek sayfasında bulabilirsiniz. 
En güzel tarif işte şimdi söyleyeceğimdir.
  


Aşure; nar tanesi ile kuru fasulyenin, portakal kabuğu ile buğdayın, nohut ile tarçının kardeşliğidir, yani bir araya hiç gelemeyecek sandığımız onca ötekinin eşsiz bir uyumudur. Bu aşure bu toprakların en güzel kazanında yüzyıllardır pişer ve insanlığa, kainata bereketi, dostluğu, barışı, aşkı aşılar. .

Maçka Komşu Kapısı Derneğinin tanıtım broşüründe geçen bir tanıtımdı bu.. Bayıldım.. Ve devam ediyor..

"Biz de sokağımızda bu dostluğun, bereketin, dayanışmanın kazanını beraber kaynatıyoruz. İster buğdayını getir,  ister narını ya da emeğini, ister sazını-sözünü-muhabbetini.

 Ve inanıyoruz ki bu kazan, içine ne kadar çok umut ve emek alırsa o kadar güzel karacak aşuremizi.

Binlerce yıllık kardeşliğin toprağını aşureden daha güzel anlatacak bir aş yoktur sanırız."



Muharrem ayı 21 Eylül'de başladı. Aşure Günü ise bu yıl 30 Eylül tarihine denk geldi ve bizim de gözümüz komşudan gelecek bir tabak aşurede kaldı. 



Peki Aşure Günü ne anlama geliyor?  


Oğulları olan, Sam, Ham ve Yasef kendisine iman etmelerine karşın Kenan ve kavminden pek çok kimse ona inanıp iman etmez. 1000 seneden fazla Allah'ın emirlerini kavmine tebliğ etmesine karşın ne yazık ki çok zulme uğrar ve onların alaylarına maruz kalır.

Sonunda kavmini Allah'a şikâyet eder. Allah, Hz. Nuh'a çok büyük bir gemi yapmasını emreder. Ve ona yardım etmesi için Cebrail (as) kendisine yardımcı gönderir.

Hz. Nuh emre itaat ederek büyük bir gemi yapar ve kendisine iman eden ne kadar mümin varsa onları gemiye bindirir. Her cinsten birer çift hayvanı da yanlarına alır. Ve Allah sonunda büyük tufanı koparttır.

Gökten yağan yağmurlar ve yerden fışkıran sular bütün yeryüzünü kaplar.
Ten nur'un kaynaması ile gemi hareket eder. Sadece gemiye binen müminler kurtulur. Gemi aylarca suda kalır.

Bu zaman zarfında yanlarına aldıkları yiyecekler tükenmeye başlar. Geriye kalan yiyecekleri bir kazanda toplayarak bir çorba pişirmeye başlarlar.

O zamanda yapılmış çorbaya bugün Aşure diyoruz. Aşurenin hikâyesi de bir rivayete göre bu kıssaya dayanmaktadır. Yüzyıllardan bu yana değişmeyen bir gelenek haline gelmiştir Aşure. Osmanlı zamanında bu aya çok önem verilir idi.

Muharrem ayının 10. günü oruçla başlanırmış güne, kazanlarca aşureler yapılıp eşe dosta, konu komşuya dağıtılırmış. O zamanda aşure dağıtan gönüllü "aşure sebilcileri" varmış. Fakire, fukaraya aşure dağıtırlarmış.

Ben de bayılıyorum yolda giderken bir köşede dağıtılan sebil şeklindeki aşurecilere. Allah kabul etsin diyerek alıp yiyorum. Aşurenin içindeki çeşit çeşit malzemeler nasıl bir kazanda kaynayıp hoş bir tad veriyorsa,  bizlerde aynı ülkede çeşit çeşit insanlar birlikte yaşayalım ve etrafa güzel tadlar verelim inşallah.