29 Nisan 2026 Çarşamba

GÖZYAŞLARIM PIT PIT.. KARİZMA YERDE..

Bugünkü yazım birden ağlama krizi tutan, olaylarda ilk konuşmaya başlayan, ağlamayla kendini susturamayanlara gitsin. 

Mesele okuldasındır. Ya de işyerinde, Ya da evinizde. 


Bir şey olmuş. Bu sefer konu başkası değil, doğrudan sensin. Hakkını savunman gerekiyor. İçinden gayet net bir ses yükseliyor: “Ben buna sessiz kalmam.”

Söz alıyorsun. Her şey aslında hazır. Kafanda cümleler var, ne söyleyeceğini biliyorsun. “Bu durum aslında…” diye giriyorsun konuya.

Ve sonra… klasik sahne.

Gözler doluyor. Ses hafif titriyor. İçindeki o net, güçlü anlatıcı bir anda duygusal bir karaktere evriliyor. Sesin Mickel Mouse Mouse sesi.  Zihnin “çok mantıklı konuşacaktık biz ya” derken, bedenin “ben biraz ağlayacağım” diye kendi planını devreye sokuyor.


İnsanın en sinir olduğu anlardan biri bu olabilir. Çünkü mesele sadece sinir değil. Altında başka şeyler var. Haksızlığa uğramış olma hissi, kendini doğru ifade etme isteği, anlaşılma ihtiyacı… Hepsi aynı anda yükleniyor. Beyin için bu, “önemli an” demek. Ve beyin önemli anları bazen biraz abartılı yönetiyor.

Kalp hızlanıyor, nefes değişiyor, kaslar geriliyor. Bu arada vücut da “bu yoğunluğu bir şekilde dışarı atalım” diyor. En hızlı çıkış yolu? Gözyaşı. Yani bu bir “çöküş” değil, teknik olarak bir tür basınç tahliyesi.

Bir de ses meselesi var. Tam en net cümleyi kuracakken sesin incelmesi… O da tamamen işin fizyolojik tarafı. Stres anında nefes kontrolü değişiyor, ses telleri geriliyor. Yani ortada gizli bir zayıflık değil, tamamen biyolojik bir sürpriz var.

Ama işin sosyal kısmı biraz daha can sıkıcı. Çünkü dışarıdan bakanlar bunu bazen yanlış yorumlayabiliyor. Ağlayan biri otomatik olarak “zayıf” kategorisine atılabiliyor. Oysa gerçek sahne çok farklı. O anda konuşan kişi, susmamayı seçen kişi. Rahatsızlığını dile getiren, risk alan kişi. Yani aslında en zor olanı yapan kişi.

Zaten mesele de burada. Gözlerinin dolması söylediklerini değersiz yapmıyor. Sesinin titremesi haklılığını azaltmıyor. Hatta çoğu zaman tam tersine, o anın senin için ne kadar önemli olduğunu açıkça gösteriyor.

Böyle bir anda yapılabilecek şeyler de aslında çok “insani”. Birkaç saniye durmak, nefes almak, cümleyi kısaltmak… Hatta gerekirse “biraz heyecanlandım” deyip devam etmek. Bunlar bir geri çekilme değil, aksine kontrolü yeniden eline alma yolları.

Ve en kritik nokta şu: Ağlamak üzereyken bile konuşmaya devam edebilmek.

Çünkü o an sınıfta sessiz kalan birçok kişi var. Sen ise konuşan kişisin.

Evet, belki sesin titredi. Belki gözlerin doldu. Ama yine de söyledin.

Bu zayıflık değil.
Bu, duyguların eşliğinde bile geri adım atmamak.

Su durum “çözülmesi gereken bir arıza” gibi görünebilir ama aslında mekanizma oldukça normal çalışıyor, sadece ayarı biraz hassas. Yani mesele “neden böyleyim?” değil, “bunu nasıl daha iyi yönetirim?”

Sinirlenince ağlamak genelde şunun kombinasyonu; yüksek uyarılma (adrenalin), güçlü duygusal yatırım (umursama) ve hızlı yükselen gerilim. Bazı insanlarda bu sistem daha çabuk taşma noktasına geliyor. Bu bir karakter kusuru değil ama evet, özellikle tartışma ya da ciddi anlarda işini zorlaştırabilir.

İşe yarayan şeyler genelde “o anı kurtarma” ve “genel eşiği düşürme” olarak ikiye ayrılıyor.

Önce o an;

Konuşmanın ortasında duygular yükseliyorsa kendine mikroskobik bir alan aç. Bir-iki saniyelik duraklama düşündüğünden çok daha güçlü görünür. İnsanlar bunu çoğu zaman “toparlıyor” diye okur, “dağılıyor” diye değil.

Nefes işin en pratik anahtarı. Ama derin nefes al demek kadar basit değil özellikle uzun veriş önemli. Yani nefesi biraz daha uzun vererek sinir sistemine “tehlike geçti” sinyali gönderiyorsun. Bu, gözyaşını tamamen kesmeyebilir ama şiddetini ciddi azaltır.

Cümleyi kısalt. Duygu yükseldikçe karmaşık cümleler çöker. Net, kısa ve tek mesaj; “Buna katılmıyorum çünkü…” gibi. Fazlası o an gereksiz yük.

Ve kritik bir gerçek; Gözlerin doldu diye konuşmayı bırakmak zorunda değilsin. Hafif titreyen bir sesle devam etmek, tamamen susmaktan çok daha etkili.

Şimdi daha uzun vadeli taraf;

Genelde bu hızlı dolma hali gün içindeki birikimle de ilgili olur. Uykusuzluk, stres, bastırılmış sinir… Hepsi eşiği düşürür. Yani her tartışma “son damla” gibi gelir.

Bunu dengelemek için birkaç alışkanlık işe yarar.

  • Gün içinde küçük boşaltımlar (yürüyüş, yazmak, kısa yalnız kalma anları)
  • Vücutta biriken gerilimi atan hareketler (spor gibi ama illa ağır olmak zorunda değil)
  • Sinirlendiğin şeyleri sonradan yazıya dökmek (beyin “tamam, işlendi” hissi alır)

Bir de şu bakış açısı önemli;

Hedef “hiç ağlamamak” değil. Bu genelde ters teper. Hedef, ağlama eşiğini biraz yukarı almak ve geldiğinde kontrolü tamamen kaybetmemek.

Eğer gerçekten her ortamda, çok sık ve seni zorlayacak seviyedeyse, bu biraz daha derin bir duygu regülasyonu meselesi olabilir. O noktada bir uzmanla konuşmak işi hızlandırır. Çünkü bazen mesele sadece o an değil, altta biriken şeylerdir.

Ama şunu net söyleyeyim.
İnsanlar genelde senin sandığın kadar “aa ağladı” kısmına takılmaz. Çoğu, ne söylediğini hatırlar.

 Yani iyi bir şey.. 

Yani hedef şu olabilir.
Ağlasan bile, mesajın net kalsın.

Ne planlarsan planla, sesin aniden titreyecek, o gözyaşları pıt pıt akacak. Sen sadece kendine  sinir olmakla kalacaksın 


24 Nisan 2026 Cuma

DİZİMİN ARKASINDA KİM OTURUYOR? Tanıştıralım: Fabella!

Hayat bazen öyle sürprizlerle gelir ki “ben bunu sipariş etmemiştim” dersin.

 İşte fabella tam olarak böyle bir şey. Dizinizin arkasında, sizden habersiz takılan minik bir kemik!

Evet evet, yanlış duymadınız… Bazı insanların dizinde fazladan bir kemik varmış. Adı da havalı: Fabella. Ama kendisi pek de “havalı takılan” tiplerden değil. Çünkü bazen can sıkabiliyor.

Fabella: Sessiz Misafir mi, Problemli Kiracı mı?

Teşhisi koyan doktorumuz bana küçük kemikcik dedi. Ama tam teşhis valla. Dediği belirtilerin hepsi var. Bu konuda size şiddetle tavsiye;  İstanbul Fizik Tedavi Eğitim Araştırma Hastanesi doktorları bir harika. Orada önerilen Doç. Dr. Alican beye randevu alıp, karşıma farklı bir doktor çıktı. Olsun dedim. Diğer doktor yoğun herhalde. Ama şansıma nokta atışlı teşhisi koyan  Ass.Dr. Selaattin Ertuğrul Erdoğan .(bakınız) Kendisine çoook teşekkür ederim. Verdiği ilaçlar ve fizik tedavi ile rahatlamayı umuyorum. 

Ama doğru bir araştırma ise. İnternetten alıntıyla bilgi şu yönde. Doktorumuz belki de nerden uydurdun, böyle bir şey değil der mi bilemem. Ama filmimi yapay zekaya okuttum. O da Fabella kemiği dedi. Çoğu kişide bu fabella ya hiç yokmuş ya da var ama sessiz sakin otururmuş. Kirasını öder gibi… Sorun çıkarmaz. Ama bazı durumlarda bu küçük arkadaş,

“Ben buradayım!” diye dizin arkasında ağrı yapar.

Merdiven çıkarken sizi düşüncelere daldırır.

Diz büküp açarken “tak” diye kendini hatırlatır.

Yani anlayacağınız, sessiz misafir bir anda problemli kiracıya dönüşebilirmiş.

Peki Bu Fabella Neden Trip Atıyor?

Genelde sebepler klasikmiş, ya benim gibi fazla bilgisayarın karşısında çalışırken otururken hareketsizlik, ya da fazla yük bindirme (spor, yürüyüş, “bugün 10 bin adım yapacağım” gazı 😅)

Dizle fazla samimi hareketler. 

Bazen de ameliyat sonrası “ben de varım” deme çabası. Belki de eskiden 2-3 defa kırılan ayağımın bir hediyesi. 

Küçük ama etkili… Tam bir “boyu küçük, derdi büyük” durumu.

Çözüm Var mı?

Var tabii, korkmayın. Fabella sendromu öyle “ömür boyu benimlesin” diyen bir şey değil.

Biraz dinlenmek

Dizle barış yapmak

Gerekirse fizik tedavi

Çoğu zaman yeterli oluyor. Çok nadir durumlarda ise “bu arkadaşla yolları ayıralım” deyip küçük bir operasyonla vedalaşılabiliyor.

Son Söz

Vücudumuz bazen bize sürpriz yapmayı seviyor. Fabella da o sürprizlerden biri.

Ama unutmayın: Her diz ağrısı büyük bir dram değildir… Bazen sadece içeride “fazla hevesli” küçük bir kemik vardır 😄

Dizimle Aram Açıldı: Suçlu Kim? Fabella!

Geçen gün merdiven çıkıyorum… ama öyle normal çıkmak değil. Her adımda içimden bir ses:

“Serpil, bu diz sana bir şey anlatmaya çalışıyor.”

Dedim ki: “Hayırdır, menisküs mü? Bağlar mı gitti? Yoksa ben mi yaş alıyorum?” (orası biraz hassas 😅)

Meğer mesele bambaşkaymış…

Dizimin arkasında gizli gizli yaşayan bir kemik varmış; küçücük fıçıcık içi dolu fabellacık.

Evet, ben de sonradan öğrendim. Meğer bazı insanların dizinde fazladan kemik oluyormuş.

Yani düşünün iyi yanından, vücut sana paket dışı ürün göndermiş!

Her Evde Bir Tane Var mı? Yok!

Fabella herkeste yok. O yüzden biraz “özel üretim” sayılırız 😄. Asyalı kadınlarda görünür diyorlar. Evropalı olmadığımıza göre bu normal. 

Ama keşke sadece var olmakla kalsa…

Bazen şöyle yapıyor:

“Hadi yürüyelim” diyorsun → o “oturalım” diyor

Merdiven çıkıyorsun → arkadan hafif bir sitem

Dizini büküyorsun → “beni de düşün!”

Yani tam bir ince ince trip atan karakter.

Peki Bu Kemik Neden Drama Kraliçesi Oldu?

Sebep basit aslında; biraz fazla yükleniyoruz. Yaş 60 demeyip, hala kendimizi genç sanıyoruz. 

“Bugün spor başlıyor!” deyip ertesi gün yürüyemiyoruz.

Ya da yılların birikmiş “yormuşsun beni” mesajı,

Fabella da diyor ki;

“Ben küçük olabilirim ama etkiliyim.”

Çözüm? Kavga Etmek Yok, Anlaşacağız.

İşin güzel tarafı şu: Bu durum genelde büyütülecek bir şey değil.

Biraz dinlenmek, biraz dikkat etmek, biraz da dizle barışmak yetiyor.

Yani illa “ameliyat masasına yatıyoruz” dramına gerek yok.

Ama tabii ki fabella iyice “ben buradayım!” diye bağırırsa…

O zaman da “kuzum seninle yolları ayıralım” denebiliyor.

Hayat Dersi (Evet, Yine Geldi 😄)

Bu olay bana şunu öğretti:

Hayatta bazen en küçük şeyler bile en büyük rahatsızlığı verebiliyor.

Bir de tabii…

Vücudun bile sana sürpriz yapıyorsa, artık hiçbir şeye şaşırmamak lazım.

Yaşınız kemale erdikçe, vücudunuz yavaş yavaş size birşeyler fısıldıyor. 

Kendini genç mi sanıyorsun, bugün fabella yarın ne gelecek oh ne ala.. 

Amaaann küçük şeyleri takmayın gitsin. 




9 Nisan 2026 Perşembe

METAFİZİK DÜNYASINA ŞÖYLE BİR BAKIŞ,

Lise de Fizik dersini hocasından dolayı sevmeyen bir öğrenciyken; oğlunun Fizik bölümünü kazanması üzerine Fiziği daha farklı algılamaya çalışan bir anne. 

Bugün Metafizik Uzmanı  Aynur Akgün'ün,  çalışırken açık olan TV'deki bir kelimesi üzerine merak uyandım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim. 


Yani Bilim Fizik ve Metafizik nedir acaba diye şöyle bir araştırarak kendimce bir yazı yayına sundum. 

Fizik model bilimken, Aristoteles ile de felsefi bilim metafizik devreye giriyor. Bunun yeni dönem adı Fizik Felsefesi. Metafizikçilerin tabiriyle, Evrenin anlamını ararken çorabını kaybeden insan. 

Bir gün durduk yere  “Ben neden varım?” diye düşündüğünüzde,  

Eğer cevabınız "Amaan neden olacak, keyifle yaşamak için tabiki de.

Haa Haa, Yaaa, Yaaa, Geç Karşıya, Kahvemi içer, günümü gün ederim" değilse tebrikler, siz zaten olaylara derinden bakmaya başlamış oldunuz. Hoşgeldiniz, fizik, felsefe ve yeni tabirle "ben metafizikçiyim" diyenlerin o gizemli dünyasına. 

Ortamda bir fizikçi vardır, 

Ünlü fizikçi Einstein

Bir  de filozof. Her şey güzel gidiyordu bu ikisiyle... 

Bir de filozof Aristoteles

Ta ki biri ortaya çıkıp “Ben metafizikçiyim” diyene kadar. Mesela şu an bu yazıyı yazarken, TV'de konuşan Mezafizikçi Aynur Akgün'ü de dinleyerek, yazıyı daha da pekiştirmek istedim. 

Fizik Felsefesi yazınca Wikipedia yani sanal ansiklopedi size o kadar derin bilgiler veriyor ki, ben sıkılmamak adına kendi anladığım dilde az ve öz bilgi vereceğim. Yazıyı okurken sizi  sıkıp da, sizin fiziğinizi bozmayayım. 

Metafizikçi ne yapar? derseniz. 

Bilim olan Fizikçi iseniz; “Evren nasıl çalışır?”
Felsefeci olan Filozof iseniz; “Bunu nasıl bilebiliriz?”
Eğer Metafizikçi iseniz, şu an  TV'lerde türeyenler gibi  “Evren gerçekten var mı ki?”

İşte o an ortam hafif gerilir. Çünkü biri prizden elektrik ölçerken, diğeri “priz diye bir şey gerçekten var mı?” diye sorguluyordur.

Basitçe söyleyeyim, bunu Fizikçi oğlumun net analizlerinden de anlıyorum ki;  

  • Fizik: Ölçer, tartar, deney yapar. “Göster bana” der.
  • Metafizik: Ölçemez ama düşünür. “Ya aslında…” diye başlar.

Fizik size der ki;
“Su 100 derecede kaynar.”

Metafizikçi der ki;
“Kaynama dediğimiz şey gerçekten nedir, yoksa biz mi öyle yorumluyoruz?”

Fizikçinin elinde termometre vardır.
Metafizikçinin elinde ise kahve ve uzun düşünceler.

Masaya bakıyorsunuz. Fizik diyor ki;

“Bu masa atomlardan oluşur ve büyük ölçüde boşluktur.”

Metafizikçi hemen atlıyor;
“O zaman masa gerçekten var mı?”

Siz de ayağınızı çarpıyorsunuz ve diyorsunuz ki;
“Varsa var, yoksa da canımı yaktı.” 

İşte bilim ve metafizik arasındaki en net fark burada:

  • Bilim “nasıl” sorusuna cevap arar.
  • Metafizik “neden” ve “gerçekten mi” sorularına takılır.

Fizikçi zamanı ölçer;  saniye, dakika, saat.
Metafizikçi zamanı düşünür; “Zaman gerçekten akıyor mu?”

Siz ise pazar akşamı şöyle düşünürsünüz.
“Akıyor, hem de çok hızlı akıyor. İşler güçler beni bekliyor”

Bilim zamanı hesaplar.
Metafizik zamanı dert eder.
Biz ise alarmı erteleriz.

Fizik bazen der ki; 
“Evren deterministik olabilir. Her şey önceden belirli.”

Metafizikçi hemen ortaya çıkar; 
“O zaman özgür irade var mı?”

Siz:
“Ben bu tatlıyı yememeye karar vermiştim ama yedim. Bu kuantum olabilir.”

Ah işte burada bir de Kuantum Fiziği devreye girdi. Bilim fiziğin reddettiği şey belki de. Buna cevap veremem. En iyisi Kuantumu, yorum bölümüne  gerçek Fizik mezunları yazsın. 

Kuantum fiziği sahneye girince işler değişir.

  • Parçacık aynı anda iki yerde olabilir.
  • Ölçmeden kesin konuşamazsınız.

Ve o an ortamda herkes biraz metafizikçi olarak konuya girebilir. Bunun eğitimi bilimsel değil, biraz da duygusaldır. 
“Belki de gerçeklik gözlemle oluşuyordur…”

Ama yine de çayınızı içersiniz. Çünkü bazı şeyler tartışılmaz.

Eee sonuç derseniz, sadece TV programlarına bir konu sadece. 

Fizik bize evrenin nasıl işlediğini anlatır.
Metafizik ise “bu anlattıklarımızın anlamı ne?” diye sorar.

Biri bina yapar, diğeri “bina nedir?” diye sorgular.

Ve biz…
İkisinin ortasında, aman boş şeyler, yaşıyoruz ya mutlu mesut der  yaşamaya devam ederiz.

Belki de en doğrusu şu:

  • Fizik olmadan anlamak zor,
  • Metafizik olmadan anlamlandırmak eksik.

Ama ikisi birlikte olunca…
En azından kahvenin gerçekten var olup olmadığını tartışacak güzel bir sohbet çıkıyor. ☕

Belki de bazıları gibi benim tek bildiğim şey "kadın veya erkek fiziği, önemli olan dış güzellik değil, iç güzelliktir" deyip konuyu başka akışa çevirip, yazıma yorum yazabilirsiniz. 

Yararlanılan Kaynaklar; https://www.slideserve.com/ermin/bilim-ve-metafizik#google_vignette

https://tr.wikipedia.org/wiki/Fizik_felsefesi

Metafizik Uzmanı Aynur Akgün TV programından esinlenerek hazırlanmıştır.