mail adresinizi yazarak bizi izleyebilirsiniz.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

"ELLERİNİZE SAĞLIK" KELİMESİNİN EN DOĞRU KULLANILDIĞI ALAN "İŞARET DİLİ"

Uzun zamandır merak ettiğim dil "İŞARET DİLİ"

"ELLERİNE SAĞLIK" kelimesinin  en güzel kullanıldığı iki  alan; biri yemek yapmak, bir işaret diliyle birşey anlatmak. 

Her ne kadar "İşaret Dili" dendiğinde aklımıza uzuv olarak  dil akla gelse de , bana göre asıl kahramanlar ilk önce ellerimiz, sonra vücut dilimiz.  

19 Mayıs nedeniyle; İstanbul Büyük Şehir Belediyesi İSEMX eğitmenlerinin hazırladığı aşağıdaki video linkini  izlemenizi istiyorum. Dağ Başını Duman almış parçasının güzelliğinin, işaret diliyle daha da anlamlaştığını göreceksiniz.



İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin açmış olduğu bu kursa 1 dil, 1 insan eder mantığıyla katıldım. 

Uzun zamandır merak ediyordum. İlerleyen yaşımda olmama rağmen, öğrenmenin yaşı yoktur diyerek, yeni bir dil öğrenmenin keyfini yaşayacaktım.  Öğrendim ki; gerçekten çok yetenek, çok çalışma, çok beceri ve anında duyduğunu bedensel dile dökebilecek bir zeka  isteyen bir dilmiş meğer. 

Bu amaçla, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin açmış olduğu işaret dili kurslarının online eğitimlerine katıldım. İşaret Dili Eğitmeni Sayın Liriye Hayriye Pırnak hocamızın üstün gayretleriyle, "bir nebze derdimizi anlatabiliriz belki"  seviyesine geldim. En azından kendi açımdan. (Sınıfımızda çook çalışkanların olduğu, sınıfın belki de en ağır ellerini kullanan öğrencisi olduğumu söylemeden geçemeyeceğim.) Ama yaşıma bağlayıp, kendimi ordan kurtarabilirim. 

Sağ köşede işaret dili eğitmeni Sayın Liriye PIRNAK

İşaret Dili aslında, 7 den 70'e  her vatandaşın öğrenmesi gereken, belki de ilkokul yıllarında öğretilmeye ve müfredata alınması gereken bir dil bence.  Bir gün bir yerde karşılayabileceğimiz kişilere yardımcı olabilmek adına, aklımızın ve elimizin bir köşesinde durmalı. Çünkü işitme engelli bireyler, adliyelerde, noterlerde, bankalarda, karakollarda, hastanelerde, okullarda yani her yerde karşılaştığı kişiler ile işaret dili için bilmedikleri için iletişim kurmakta zorlanıyorlar. Bizim bankada beş dakikada hallettiğimiz işler,  onlarla insanlar  iletişim kuramadıkları için zamanlarını alıyor. Özellikle; toplumsal kurum ve kuruluşlarda bulunan çalışanların ya işaret dili öğrenmesi ya da tercüman bulundurulması zorunlu hale gelmeye de başlıyor artık.

 Aslında, bu dili sadece işitme engelliler için değil,  kendiniz içinde öğrenin. Bundan beş dakika sonra işitme engelli olmayacağımızın kanıtı yok. İşaret dili öğrenmek için illa bir yakınınızın,   çocuğunuzun işitme engelli olması gerekmiyor. Çünkü bu sessiz bir dil. Bu güzel dünyamızı güzelleştirmek ve anlamak için elleriniz konuşsun. Bir harf bile öğrendiğimizde, onların ne kadar mutlu olduğunu bilmenizi isterim.

Bir gün bu sessiz dili konuşan bir grupla, bir piknik alanında karşılaşmıştım. Bizler "Heyy topu at, mangal yandı mı? Masanın kenarı tut" gibi bağırarak konuşurken, onlar sessiz, sessiz işlerini yapıyorlardı. Aynı bizim gibi sessizce, güle oynaya top da  oynadılar. Mangal da yaktılar, çok da eğlendiler. Sadece ellerini kullandılar. Birbirlerine dokunarak seslendiler. Hiç gürültü kirliliği yapmadan, sessiz sedasız orda varlardı ve birbirlerine elleriyle ses oldular. 

Onların dili olmak için, sessizce ve  ilgiyle bu işaret dilini öğrenin. 

Özellikle siz gençler,

Onların sessiz dünyalarının, SESİ OLUN.



 



 

14 Mayıs 2021 Cuma

İYİ İNSANLAR NEREDEYSE, CENNET ORASI OLUR.


Bir adam ölür ...

Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı'nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını farkeder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.

Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.

Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı...

Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.

Adam: O çantada ne var?

Tanrı: Sahip oldukların!

Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim... Param...

Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.

Adam: Anılarım mı?

Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.

Adam: Yeteneklerim mi?

Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait

Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?

Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait. Adam: Karım ve çocuklarım mı?

Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.

Adam: O zaman bedenim olmalı?

Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.

Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!

Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.

Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı'nın elinden alıp açtı... BOŞTU! Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı'ya sordu...

Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?

Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.

Adam: O halde, benim olan ne vardı?

Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi. Hayat sadece bir andır.

HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.

“İyi insanlar cennete gider demek doğru değildir, iyi insanlar nereye giderse orası cennet olur..

4 Mart 2021 Perşembe

BU DÜNYAMIZI SARAN VİRÜSE İNAT GÜLÜMSEYİN.




Bir araya gelip saatlerce gülmek...
Anlamsız bir söze, 
Bazen bir bakışa ya da bir şeye bakarak saatlerce gülmek. 
Sınıfta öğrenciler arasında hocası görmeden, saçma birşeye gözlerinden yaş akarcasına gülmek.

 

Ya da çok ciddi bir ortamda ortaya atılan bir lafa gülmek. 
Doktorun hastanın teşhisini anlatırken kullandığı bir kelimeye saatlerce gülmek. (ki ben bunu yaşadım. Kalp krizi mi geçiriyor sandığımız bir arkadaşa, doktorun karnınız gaz dolu demesiyle saatlerce güldüğümüzü)
Yani kısacası insanın vücuduna verilen mutluluk hormonudur gülmek. 
Mutluluğu yakaladığınız andır gülmek... 
Ama insanları alaya almayan, masum şeylere gülebilmek gülmek.
Mesela; bebekleri güldürmek için saatler harcamanıza gerek yok. Bir “cööö” deyin, size saatlerce gülsünler... 


Gülmek Allahın insanlara verdiği en güzel hediyedir bence.. Size mutluluk veren, seke seke yürümenize, keyifle ıslık çalmanıza neden bir şeydir gülmek.

Bir gülüşün sizde neler yarattığını, yaratabileceğini hayal edin.. Sonra da en son ne zaman ve kime çok güldüğünüzü hatırlamaya çalışın. Herkes insanları ağlatabilir, soğan bile... Ama bir insanı güldürmek zordur. Onun için insanları güldürmek gibi bu zor sanatı yapan tiyatrocuları her zaman kutlarım.

Gülmenin sağlık için yararlı olduğu hep söylenir. Son yapılan araştırmalar günde en az 15 dakika gülmenin kalp için çok yararlı olduğunu doğruluyor. 
Kahkaha atmak, kan damarlarını genişletip, kan dolaşımını hızlandırıyormuş. Ancak uzmanlar bunun nedenini henüz belirleyebilmiş değil. Stresin kalbe kan akışını sınırladığı, damarları sıkıştırdığı araştırmalarla kanıtlanmış. Yeni yapılan bir araştırma ise, gülmenin damarları genişlettiğini doğruluyormuş. Gülme sırasında dolaşımın hızlanması ve damarların genişlemesi kalp hastalıklarına neden olan etkenleri azalttığı artık kanıtlanmış.

Araştırmacılara göre, gülmenin yarattığı bu sonuç, spor yaparken olduğu gibi vücut rahatladığı zaman salgılanan kimyasallara bağlı olabilir. Yine uzmanlar, endorfin denilen bu kimyasalların stres hormonlarını etkisiz hale getirip damarların genişlemesini sağlayabileceğini söylüyor. Gülmek aynı zamanda damar genişleten nitrik asit salgılanmasına da yol açabilirmiş.
Bende herkese kalp sağlığı için günde en az 15 dakika gülmeyi, kahkaha atmayı tavsiye ediyorum.
HEM DE BU SIKINTILI, KARANTİNA GÜNLERİNDE, HEM DE BU DÜNYAMIZI SARAN VİRÜSE İNAT.
Virüsün insan vücuduna verdiği zarar kadar, ya ben de hasta olursam korkusu, karamsarlık ve endişe de bir o kadar vücudumuza hazır veriyormuş. Bunu size gerçek bir öyküyle açıklayayım.
“Soğuk hava deposunda mahsur kalan bir denizcinin öyküsü, 1950’li yıllarda İskoçya’ya yük taşımak için Reefer tipi bir gemi yanaşır. Demir attığı limanda yükünü aldıktan sonra, gemide çalışan denizcilerden biri acaba unuttuğumuz bir yük kaldı mı diye bakmak için soğuk hava deposuna girer. Onun içerde olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise, kapıyı dışardan kapatır.
Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama kimseye duyuramaz sesini. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, lakin mümkün değildir. Gemi hareket eder ve denizciyi unuturlar.
Mahsur kalan denizci, depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağını anlamıştır. Kapıyı açamayan çakısıyla, çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya, daha doğrusu kazımaya başlar. Günbegün, adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücudunu nasıl uyuşturduğunu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnunu ve buz gibi havanın verdiği acıyı anlatır.
3 gün sonra soğuk hava kapısını açan başka bir denizci, zavallı adamın cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonunu okur ve kendisi de hayretten dona kalır.
Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19’dur. Çünkü soğutma sistemi zaten çalıştırılmamış olup, kendi haline bırakılan deponun sıcaklığı normal bir dereceye yükselmiştir. Yani biçare denizci donarak ölmemiş, donduğunu sandığı için ölmüştür.”

Yani endişeyi hayatınızdan çıkarın. Hani derler ya..

 

“İnsanlara bir gül verin, gül veremiyorsanız bir gülüverin.”

 

Sık sık ruhumuzun derinliklerinde hapsettiğimiz bu insanca dürtüyü özgür bırakalım ve insanlara kocaman bir gülümseme armağan edelim.



15 Eylül 2020 Salı

En kutsal bağış, ORGAN BAĞIŞI

Bu hafta annemin rahatsızlığı sebebiyle, 12 günlük bir hastane serüvenimiz oldu.  

Teşhis; Böbrek Yetmezliği ve Kalp Yetmezliği

         4 yıldır süregelen bir teşhis. Su dolu bir                    vücutla yattık hastaneye. 

Şairin dediği gibi; "bilmezdim kelimelerin kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce"  Ben de nefroloji bölümünde yatana kadar; "bilmezdim böbreğin ne menem şey olduğunu, annem böbrek hastası olana kadar"

Haydarpaşa Numune Hastanesi, Nefroloji servisi doktorlarından Prof. Dr. Sayın Melike Betül Öğütmen ve ekibine teşekkür ediyorum. Hemşirelere ve hastabakıcılara  anneme gösterdikleri gece gündüz ilgilerinden dolayı minnettarım. Hastane fobisi olan anneme, "bir daha heryerim şişmeden hemen gelirim" dedittirdiler ya. Sağolsunlar varolsunlar.

Özellikle Betül hocanın vizitleri tam bir eğitim şeklinde veriyor olması, sağlıkla ilgili herşeye meraklı olan bana bile yeni şeyler öğretti. Hastaların sorunlarını öğrencilere ders anlatır gibi öğretiyor. 

Hastanede yattığımız süreçte,  halimize şükrede şükrede, etrafımda olmadık şeyi kafaya takan insanlara da kıza kıza bir hal oldum. Yok tavuğuma kışt dedi, yok bana yan baktı gibi eften püften şefleri kafalarına takan insanların, böbrek hastası insanların dertlerini görmelerini istedim.  

Mutluluk, Bazen bir bardak çayda, bazen bir kitapta, bazen bir şarkıda, bazen bir fotoğrafta,

Yeter ki ara. 

Mutluluk sağında, solunda, yolunda

Yaşamın her tarafında demişler.. 

Ama, ama, hastanede olunca,  asıl mutluluk; 

SAĞLIĞINA KAVUŞMAKTA. 
HERŞEYİ DERT ETMEMEKTE.  

Hastanedeki dertleri görünce, Mevlana'nın dediği gibi. "Derdime dertlendim, başkalarının derdini gördüm. Derdime imrendim. "

Hastanede yepyeni dostlarla tanıştık. İlk dializle tanışan bir hasta yan yatak komşumuzdu. Kendimizden başka tüm ailemin de canı yürekten sağlığına kavuşmasını istediğimiz bir kişiydi.  Böbrek için dialize girerken, çekincelerini  görmek onun duygularını hissetmemize neden oldu. Ama daha da iyi olacağını umut ettiğimiz için sevindik. Doktorumuz Prof. Dr. Sayın Melike Betül Öğütmen'in ona tavsiyelerin deki can alıcı kelime. "Ne mutlu, tedavisi mümkün bir hastalık.  İyi ki dializ var. Nakli var. Üzülme şükret" gibi hastaya olan telkini. Olması gereken pozitif bir eğitimci.

           İlk yan yatak komşumuzu sağlık diyerek                 taburcu ettikten sonra, ikinci bir yan yatak              komşusuyla tanıştık. 

            Dahiliye hastasıydı ve kansızlıktan dolayı              bizimle 2 gece beraberdi. Güzel bir kelime              kullandı. Refakatçisiyle güzel                                     dostluğumuz oldu. Askerlik ve hastane                    arkadaşlığı unutulmaz  dedi teyzemiz.                     Ona da  sağlıklı günler dileyerek                                taburcu ettik. 

Her hastadan yeni bir şeyler öğreniyorduk. Belki neremiz hastaysa,  canımız orda derler ya böbrek ile ilgili bir çok püf noktalar dikkatimi çekti. Su içme konusunda,  yanlış bildiğimiz şeyler. Örneğin, böbrekler için,  su iç temizlesin derler. Belki doğru ama,  annem gibi hiponatremi de seyreden bir hastaysanız ve vücudunuz su topluyorsa, çorba dahil 1 lt su içmemiz gerekirmiş.

       İdrardaki kreatinin, 10'lara,  16'lara çıkması            sizi dializi götüren bir unsurmuş.  



        Hele o idrar. Annemin idrarını biriktirirken,      1 damla bile yere dökülecek diye ödüm koptu. 

     Bu sarı suyun hayatımızdaki önemini hissedip, onları süzen böbreklerimize bir şey olacak  diye korkar oldum.  

Fasulyeye benzeyen böbreklerimizin kıymetini bilmeyi, organ bağışın önemini hissetmeyi  öğrendim.  

Eğer bir böbrek hastalığı teşhisi konulup da dialize doğru gidiyorsanız, sonun da da sizi böbrek nakli bekleyebilir. Böbrek nakli deyince de en kutsal bağış olan Organ bağışı aklımıza geliyor.

Bir organı başkasından almak, vermekten daha zor geliyor hastaya. 

Çünkü size vereceğini umduğunuz bazı kişiler, önce veririm dediklerini, sonraları mış gibi yapabilir. 

Çünkü bazen veririm diyen kişiler bile veremeyebiliyormuş. Bu da o zamana kadar sizin için canını verebilecek sandığınız insanların size bir böbreği vermediğine şahit oluyorsunuz, bu da hastaları üzebiliyormuş. 

Birinden böbrek almak, hastanın üzerine hastalığından başka ikinci bir yük bindiriyor. 
Bu nedir derseniz, veren kişinin de canının tehlikeye atmak.

Dializ giren hastalara onlara en çok sorulan soru da şuymuş, neden ailen size bağışlamıyor.

Organ bağışı yapmak mı almak mı zor deseler… Almak daha zor. Biran önce kadavradan bağışın yaygınlaştırılması gerekiyor o nedenle. Ve insan olarak da bu görevi benimsemek. 

Böbreklerimizin bu durumu düşmemesi için neler yapmamız gerekiyor derseniz,

         İdeal tuz miktarını aşmak

Tuz vücut için önemli, ancak aşırı tüketimi kan basıncını yükselterek böbreklerde aşırı yük oluşturuyor. Ayrıca tuz alımı yüksek olduğunda böbreklerin aşırı tuzu atmak için daha fazla çalışmaları gerekiyor. Bunların sonucunda da böbrek yetmezliğine kadar gidebilen önemli hasarlar oluşabiliyor. Bu nedenle uzmanlar günlük tuz tüketiminin yaklaşık 5 gram olması gerektiğini belirtiyorlar ve bu da yaklaşık bir çay kaşığı tuza denk geliyor. 

 


Yetersiz su içmek

Böbreklerimizin işlevlerini yerine getirebilmeleri için yeterli su tüketmek çok önemli imiş. Su idrar, ter ve dışkı aracılığıyla toksinlerin uzaklaştırılmalarını sağlıyor, vücut sıcaklığını ve kanın yoğunluğunu kontrol ediyor. Yeterince sıvı almazsak toksinler kanda birikiyor. Bunun sonucunda da böbrek taşları, çok daha önemli böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Su alımındaki en basit yaklaşım, yazın en az 2 litre, kışın en az 1.5 litre sıvı tüketmek Susama hissi yanında, idrar rengi de su dengemiz hakkında bilgi veriyor. İdrar miktarı azalıp, rengi koyulaştıkça su içmek gerekiyor”

 

          Kafeini abartmak

Kafein kan basıncını yükseltiyor, böbrekte kalsiyum taşlarına ve proteinüriye neden olabiliyor. En sık da kahve içerek kafein tüketiyoruz. Bu nedenle günlük izin verilen kafein miktarı 200-300 mg olup, bu da yaklaşık 2 büyük fincan kahveye karşılık geliyor. Dolayısıyla tükettiğiniz içeceklerin kafein içeriğine bakmayı ihmal etmeyin ve mümkünse kafeinsiz olanları tüketmeye özen gösterin.


İlaçları bilinçsizce kullanmak

İlaçlar sağlığımızın vazgeçilmesi olsalar da bilinçsizce tüketildiklerinde tam aksine vücudumuza zarar verebiliyorlar. Bu nedenle uzmanlar her fırsatta gelişigüzel ilaç kullanılmaması konusunda uyarıda bulunuyorlar. 
İdrarı mesanede tutmak
İdrarı mesanede tutmak

         İdrar düzenli olarak mesanede tutulduğunda idrar yolu enfeksiyonu ve mesane kaslarında                       gevşeklik oluşabiliyor, bunun sonucunda da böbrek taşları, hatta böbrek yetmezliği gelişebiliyor.


Magnezyum içeren besinleri aksatmak
Yeterince magnezyum alınmazsa kalsiyum böbreklerden geri emilemediği için idrarla vücuttan daha çok atılıyor, bu durum da böbreklerde kalsiyum taşının gelişmesine neden olabiliyor. Düzenli olarak yeşil yapraklı sebzeler, fasulye, kabak ile ay çekirdeği, fındık ve badem tüketmek vücuda yeterince kalsiyum alınmasını sağlıyor. Örneğin; günde 100 gram kabak çekirdeği tüketmek günlük magnezyum ihtiyacımızın yüzde 100 ünü karşılıyor.

 

Gazlı içeceklere düşkün olmak

Yapılan bir araştırmada, günde 2 veya daha fazla bardak gazlı içecek (diyet veya normal) tüketiminin böbrek hastalığının gelişme riskini artırdığı saptandı. 

 


Şekeri besin listesinden silmemek
Şeker obeziteye katkıda bulunmasının yanı sıra böbrek hastalığının ilk iki nedeni olan hipertansiyon ile diyabetin oluşma riskini artırıyor. Hipertansiyon da böbreklerin baş düşmanlarından biri olarak nitelendiriliyor. Şeker genellikle "tatlı" olarak algılamadığımız gıdalar ve içeceklerde de bulunuyor. Bu nedenle işlenmiş şekerlerin sinsi kaynakları olan çeşniler, kahvaltılık tahıllar, beyaz ekmek ve gazlı içeceklerden kaçınmak gerekiyor. 

 


         B6 Vitamin eksikliği

         B6 vitamini eksikliği de böbrek taşı riskini artırabiliyormuş. Dolayısıyla böbrek sağlığı için                     günlük olarak en az 1,3 miligram B6 vitamini öneriliyor. Bu vitaminin en zengin kaynakları ise             balık, nohut, sığır karaciğeri, patates ve narenciye dışı meyvelerdir.


Uykusuz kalmak

Böbrek fonksiyonu, böbreklerin iş yükünü 24 saat boyunca koordine etmeye yardımcı olan uyku-uyanma döngüsüyle düzenleniyor. Böbrek dokusu gece boyunca yenileniyor. Vücut, hasar görmüş böbrek dokusunu onarmak için uyurken çalışıyor; bu nedenle vücudu uykusuz bırakmak hem sağlıklı organa zarar verebiliyor, hem de hasar görmüş organda iyileşmeyi güçleştiriyor. Yapılan bir çalışmada kronik uyku bozukluğunun böbrek yetmezliği olan hastalarda, hastalığın seyrini hızlandırdığı saptanmış. Bunun mekanizması ise bilinmiyor.

 

Çok fazla alkol almak
Düşük miktarda alınan alkolün böbreğe çok zararı olmuyor. Ancak, alkolün karaciğer ve böbreklerde aşırı yük oluşturan bir toksin olduğu unutulmamalı. Alkol idrar söktürücü (diüretik) özelliğe sahip. Aşırı tüketilmesi dehidratasyona ve elektrolit bozukluklarına neden oluyor. Karaciğere verdiği zararla böbrekleri de dolaylı yoldan olumsuz yönde etkiliyor.

  



            Kırmızı et tüketimini abartmak

Hayvansal protein yüksek miktarda asit üretiyor. Böbreklerin bu aşırı miktardaki asidi vücuttan uzaklaştırma yükü artınca da böbreklerde doku hasarı oluşuyor ve bunun sonucunda da böbrekler işlevini yapamaz hale gelebiliyor. Yüksek oranda asit ürettiği için özellikle kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmamak böbrek sağlığı için büyük önem taşıyor.

Sigara

Sigara, kan basıncını arttırıyor, kan akışını azaltıyor ve kan damarlarını daraltıyor. Bu etkileri sonucunda da böbrek işlevlerinin kaybedilmesini hızlandırabiliyor ve mevcut böbrek hastalıklarını kötüleştirebiliyor.
Egzersiz yapmamak
Fiziksel aktivite kan basıncı ve şeker metabolizmasını düzenleyerek dolaylı yoldan böbrek sağlığını destekliyor. Öyle ki yakın tarihli bir araştırmada menopoz sonrası egzersiz yapan kadınların böbrek taşı geliştirme riskinin, egzersiz yapmayanlara göre yüzde 31 oranında daha düşük olduğu belirtilmiş.

 

(böbrekte uyulması gereken kurallar internetten alıntıdır.)


19 Mayıs 2020 Salı

UZAKTAN EĞİTİME, YAKINDAN İLGİ,



YIL 2020...
herşeyden uzak geçiren bir yıl.
seni uzaktan sevmek  aşkların en güzeli şarkısının daha da anlam kazandığı bir yıl.

Eğitim uzak.
İnsanlar uzak.
Mesafeler uzak

Bu salgın süresinde tüm dünyada herşeyden uzaklaşıldı. Bunlardan biri de eğitim sistemi.

UZAKTAN EĞİTİME, YAKINDAN İLGİ DUYDUK.
Çocuklarımızı bilgisayar başında oturmasın diye taklalar attığımız zamanları unuttuk, şimdilerde çocuklarımız bir şeyler öğrensin diye bilgisayarların karşısına geçmelerini istedik. Gerekli ortamları sağladık.


Cep telefonlarımız elimizde hayatımızın bir parçası olurken, herşeyi google ile anında öğrenirken uzaktan eğitim olur mu diye önceleri hepimiz veryansın ettik.

Uzaktan eğitim aslında hepimizin zaman zaman yaptığı şeylerdi. Aslında google bir nevi uzaktan eğitim üniversitesiydi.

Bir komşumuzun çocuğunun davranışlarına uzaktan da olsa karışmaz mıydık? Ah benim çocuğum olsa ben yetiştirmesini bilirim demez miydik?

Uzaktan da olsa yakınlarımızdan ödevlerimize yardım istemiyor muyduk?

Ama şimdi , Uzaktan Eğitimin önemiyle hayatımız bence daha da renklendi. Dijital çağın gerekliliğini yaşı geçkin büyüklerimiz bile anladı. Mesela bir öğretmen uzaktan eğitimde öğrencilerine güzel eğitimler vermek için evinde ortamlar hazırladı.

Üniversitelerde uzaktan eğitim yavaş yavaş hayatımıza girmişti, ama gerekliliğini bu süreçte daha da anlamıştık.

Whatshaplardan, zoomlardan yok skype dan yaşlılarımızı arayıp, onların evlerine uzaktan da olsak ekranlardan şıp diye düşüverdik..

Çocuklar bence örgün öğretimde öğrenirken sıkıldıkları şeylerden , ekran karşında daha da zevk aldı!!!!

 Peki bu Uzaktan eğitim neydi, nasıl etkileyecekti yaşamımızı.

Uzaktan eğitim, öğrencinin ve öğretim görevlisinin zamandan ve mekandan bağımsız olarak sanal ortamda görüntülü ve sesli yaptıkları eğitim biçimidir der literatürler. Bunu seven tüm yeni nesil, onunla karşılasınca güzelmiş bu sistemde diyen eski nesil. Bilgisayar ortamında yapılan bu eğitim hem öğrenci hem de eğitmen için büyük kolaylıklar sağlamakta aslında. Üniversite hocaları eskiden bildiğimiz klasik öğretmenin yanında, bu sistemle belki de kendilerini geliştirecekler. Dijital dünyaya merhaba diyerek derslerinden belki de daha da zevk alacaklar.

Ülkemizde aniden hayatımıza girmişse de, gelişmiş ülkeler yıllardır bu eğitim sistemi aslında kullanılmakta diye biliyordum ki.. Ta ki dün uzaktan eğitimle ilgili bir programı seyredene kadar. Bizim kocaaa Amerika ve Avrupa ülkeleri bile uzaktan eğitime geçerken bayağı zorlanmışlar.

Aslında ben uzaktan eğitime ilk Lise çağlarımda karşılaşmıştım. Limasollu Naci diye bir İngilizce yayını vardı. Postayla evimize gelirdi. Lise derslerime ek olarak abone olup onunla İngilizce çalışırdım. Önceleri posta yoluyla ders dokümanlarının gönderilmesiyle başlayan bu sistem, gelişen teknolojiyle yerini sanal ortama bırakmaya başladı. 
Bu süreçte, Uzaktan eğitim veren Üniversitelerimiz açılmaya başladı. İlk Açıköğretim Fakültesi herkesin hayatına girdi. Okumaya özlem duyan herkes uzaktan da olsa eğitimini tamamladı.  Bu süreçte de insanların hayatını kolaylaştıran bu eğitim sisteminin aslında ne kadar önemli olduğu anlaşıldı.
Uzaktan eğitim bize ne gibi kolaylıklar sağlar derseniz, aklımıza gelenlerden bazıları şöyle;
*Engelli öğrenciler için büyük kolaylık sağlar
*Maddi yönden rahatlık sağlar (barınma, başka bir şehre taşınma, yol giderleri)
*Bir yandan okuyup bir yandan da varsa bulunduğunuz yerde işinize devam etmenizi sağlar
*Gelişmiş teknolojiyle ders işlemenizi sağlar
*Öğrencilerin kendi hızıyla öğrenmesini sağlar
*Bireysel eğitime ağırlık verir
*Askere gitme, evlenme, çocuk gibi eğitimden uzak kalma sebeplerini ortadan kaldırır
*Zaman sıkıntısını ortadan kaldırarak haftanın her günü istediğiniz zaman eğitime devam edebilirsiniz.
*Mekansal değişikliği ortadan kaldırarak İnternetin bulunduğu her yerden eğitim alabilirsiniz.
*Örgün eğitimden hiçbir farkının olmaması. 
Eğitimde bu faydanın  yanısıra; çalışanlar içinde pozitif durumlar vardır. Uzun uzun yaptığınız toplantılar, uzun mesafelerle ulaştığınız toplantılar aslında evden bağlandığınız da daha öz ve kısa sürmekte. Bütçenizden giden masraf azalmaktadır. Güzel bir ekonomi paketi. Yol masrafı yok, yemek parası yok. Evden güzelce işi yönetiyorsunuz. 
Mesela, altınızda ev eşorfmanı, üzerinizde şık bir bluz, bir de saçlarınızı topladığınız mı istediğiniz toplantıya dahil olabiliyorsunuz.

Dedim ya, aşağıdaki şarkıda söylenen gibi "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli"
Uzaktan eğitim de,  eğitimin şahı olacak, seni uzaktan eğitmek, eğitmenin en güzel diyeceğiz belki de... 


"Uzaklık deyip dert ettiğin nedir ki sevgili. Biz yaratanı görmeden sevmedik mi?" dediği gibi şairin bizler de uzakta olmaktan hayıflanmayalım. Sadece nerde, nasıl ve hangi ortamda olursak olalım bilgiye, sevgiye ulaşalım. Üretmeye çalışalım. 
Yakın olmak uzak olmaktan daha sıkıntılıdır aslında. Çünkü her yakınlıkta kaybetme korkusu içinizi sararken, uzaklıkta ise kavuşmayı hayal edersiniz belki de.

Sağlıkla kavuşmak dileğiyle,


12 Nisan 2020 Pazar

ERGÜR ALTAN 'ın kaleminden



doğduğum gün koymuş ismimi annem
“elmas” deyivermiş bana kıymetli olayım diye
oğlan çocuk bekleyen babam
avunmuş yaşlandığında ona bakmam dileğiyle...

dört yaşında öğrendim sofra kurmayı
ve çamaşır çitilemeyi küçücük ellerimle
dövülmeyi de öğrendim annemce
annemin sakinleştiricisiydim babam onu dövdüğünde...

okula yazıldım yedi yaşında
hiçbir zaman kızarmadı panodaki elmam
bahçemizdeki elma ağaçlarıydı en iyi arkadaşım
kıpkırmızı meyveleri beni çok severdi...

yanına çağırdı bir gün babam
dedi ki, “alalım seni okuldan, terziye verelim”
üçüncü sınıftaydım ve zar zor sökmüştüm okumayı
“börtü böcekle değil, dikiş kutusuyla oyna biraz da”...

çıraklığım böyle başladı benim
dikiş iğneleri acıttı hep ellerimi
“okulu özledin mi” diye soracak olursanız
öğretmenim değil, tabiat ana biliyordu düşlerimi...

annem geldi bir gün terziye
“bu kız” dedi, “öğreniyor mu işleri”
“sökük bile dikemiyor” dedi ustam
“ama daha az kanıyor parmak uçları”...

söz verdim o gün kendime
“artık sertleşecek kabuklarım”
bir uç uç böceği konmuştu da avucuma
inci tanesi gibi akıvermişti gözyaşlarım...

evlendirdiler zorla on yedimde
çocuğum olmadı, salıverildim
anne baba da istemeyince
kendimi yollara vuruverdim...

meyhanede bulaşıkçılık yaptım, ayıp değil
umumi bir tuvalette de çalıştım
spermlerini temizledim erkeklerin
çöp kutusuna atılmayan pedlerini topladım kadınların...

insanın en büyük sevgisizliği kendisine
bir emekçi kadın ve hor görülen bir karı olarak
ilk önce bunu gözlemledim
herkes hayat dersi verirken ben susmayı tercih ettim...

otel odalarında kaldım ve tek göz odalı evlerde
hamallarla sabahladım ve travestilerle
annemi babamı özlüyorum, -elimde değil-
“elmas” diyorum bazen, "sen kendinin kıymetisin”...

öpüştüğüm bir erkek olmadı, ama çok sevdim çok
dizlerime yatırdım kimsesiz çocukları
öpe koklaya sevdim hem de
ama hiç kimse beni böyle sevmedi...

sevilmek isterdim, sevişmek değil
“beni dizlerinize yatırır mısınız” desem
-çok değil, beş on dakikalığına hani-
burnumdan öpün beni, -olmaz mı.-...

bisiklete bindim ilk kez bugün
ayaklarım yerden kesilmedi gerçi
ne yapsam atamıyorum ruhumdaki mahzunluğu
sekseninden sonra başladı elmas`ın çocukluğu...

Yazan: Ergür Altan

2 Nisan 2020 Perşembe

SAĞLIK NEFERİ CEMİL HOCANIN ANISINA ...

Sağlık neferi hocanın,  küresel bir salgın sebebiyle ölmesi son dersini vermesi gibi oldu. Nur içinde yatsın bilgisi sonsuz insanlar..

Öğrencisi Dr. Bahar Eryaşar anlatıyor..

Onu tanımamış herkese Onu anlatasım var. Herkes bilsin istiyorum; canımızın neden bu kadar yandığını, nasıl bir değeri yitirdiğimizi…

Ben öğrenciyken Cemil Hoca çakı gibi bir uzmandı. Dahiliye rotasyonumda, o müthiş enerjisiyle odadan odaya uçarken ben de civciv gibi peşinden ayrılmazdım; ağzından çıkan her sözü öğreneyim, hastanın derdini bir dedektif gibi çözüşünün bir tek anını kaçırmayayım diye. Bilgisi öyle uçsuz bucaksızdı ki, anlatışı kocaman bir okyanusun küçücük bir çeşmeden akışına benzerdi. Coşkuyla, sevgiyle ve güler yüzle anlatırdı. O enerjisi, öğretme-paylaşma coşkusu, güler yüzü tanıdığım ilk günden son görüşüme kadar değişmedi. Kimsenin sözünü dinlemeyen yaşlı teyzelerin amcaların yatağına oturup sohbet ederek, ellerini öperek ikna ederdi. Vizitte bir koğuşa girdiğinde Ona çevrilen gözlerde minneti ve umudu okurdunuz. Ekibinde profesöründen uzmanına, hemşiresinden asistanına, öğrencisinden temizlik işçisine herkesi ayırmadan bağrına basardı.

Yıllar geçti. Benden sonra da binlerce öğrencinin, binlerce hastanın hayatına dokundu. O tadına doyulmaz vizitlerden sonra kah servisteki toplantılarda kah salı vakası toplantılarında huşu içinde o okyanusu büyülenerek dinlemeye devam ettik. Sadece tıbbı değil, hayatı ve tevazuyu da öğretti.

Yanımızda değilken bile bizimleydi. Hiç unutamıyorum. Çok soğuk bir kış günü pazara gitmişiz. Üşüyorum, sıcak tutacak bir kabana ihtiyacım var. Gündüz okuyup gece çalışıyorum ama öğrencilik hali işte; para anca pazara yeter. Bir tezgahta tam aradığım gibi bir şey buldum, lakin fiyatı cebimdeki paranın neredeyse iki katı, satıcının da o kadar indirim yapması imkansız. İstemeye istemeye bıraktım. Sohbet ederken İTF’den olduğumu öğrenince adam “Cemil Taşçıoğlu'nu tanır mısın?” dedi. Şaşırarak “Evet, hocamdır. Ama siz nereden tanıyorsunuz?” dedim. “Hadi al kabanı giy. Hocana da selamımı söyle. Haftaya çayımı içmeye pazara bekliyorum kendisini” dedi. O kabanla soğuk kış aylarını üşümeden geçirdim. Cemil Hoca’nın sayısız iyiliğinden kim bilir hangisi paranın kalan kısmını ödedi.

Durumunun ağırlaştığını biliyordum, ama umut işte… Hem umudun ucunda Cemil hoca var, kolay mı? Akşam hastane dönüşü evine gittiğimde babam haberleri izliyordu. Benim zihnim hocayla ve çıkarken hakkında konuştuklarımızla meşgul; dalgın, keyifsiz içeri girdim. Biraz sonra ekranda “Son Dakika” notu çıkıp Zafer Arapkirli hocamın adıyla cümlesine başladığında beni duyacakmış gibi haykırdım: “Sus! N'olursun söyleme.”

En son 10 yıl önce anneciğimi yitirdiğimde ağladım ben. 10 yıldır ilk defa ağlıyorum, gözyaşlarımı durduramadan. Canım çok yanıyor. Yıkılırsak öğrettiklerine nankörlük olur. Ama o anfilere Onsuz ilk girişimiz nasıl olacak, bilmem. “Hipokrat’ın Çapa koridorlarında dolaşan ruhudur” demişti biri Onun için. Hep orada olacak.

“İyi ki vardın” diyemiyorum; sesi, öğrettikleri, sıcacık gülümseyişi hep bizimle olacağı için. Son söz yine hocamın sözleri olsun. #İyikiVarsınCemilHoca

“Bu hayatı bir kez yaşayacaksınız. Öyle büyük hayaller kurun ki gerçekleştirmek için tüm gücünüzü verin. Öyle aşık olun ki tüm dünyayı karşınıza alabilin. Öyle arkadaşlıklar edinin ki gerçek ve samimi olsun.” Prof. Dr. Cemil TAŞÇIOĞLU.

19 Mart 2020 Perşembe

CORONA DA BİZE VIZ GELİR, TIRIS GİDER DİYEMEDİK YA...


Corona çıktığından beri paranoyak düzeyinde evhamlı bir millet olduk. Hastalığın el yıkama, sosyal mesafe düzeyinde tehlikesiz olduğuna inanarak, ellerimizi ovar gibi yıkamaya başladık, akraba dostlara seni uzaktan sevmek şarkısını mırıldanarak uzaktan baktık. Acaba bu furya da bizde ölür müyüz? Ay galiba birazcık da ateşim mi var ne? Elimiz hep alnımızda,  Ne olur, ne olmaz uyanık olayım. Ateşime bakarken koltuk da mı sallandı ne? Avize de mi  sallanıyor sanki. Ya hem corona olup evde kalayım derken, ya deprem olur da sokağa salınırsam. Virüs var dışarı çıkmayın, deprem var içeri girmeyin. İkilem arasında bekler durur olduk. Aldığımız ekmek fırınında gördüğüm çekik gözlü çocuk acaba hamuru yoğururken una aksırdı mı? Dışardan yemek söylesem yemeği getiren çocuk acaba ellerini yıkadı mı? Buyrun nur topu gibi paranoyak milletimiz oldu. 

Bendeniz de eskiden olsa kaale almayacağım öksürükle 1 haftadır mücaadele ediyorum. Corona rahatsızlığının öksürük ve ateşle başladığını duyduğumdan beri, her ne kadar umursamaz görünsem de acep bu geçmeyen öksürükle bana da mı geldi bu virüs diye tırsmadım değil ama.

Limon kolonyasını bize hatırlattı.  Hijyeni önemsetti.  Gelmeyeydi de hatırlamasaydık keşke. Bu arada hastalık dışında sosyal medya'da türeyen corona temalı videolar, yazılar, ses kayıtları evdeki günlerimizi eğlence ile geçirmemize de neden oldu. Her ne kadar ölenler içimizi acıtsa da... Herkesin CIA ajanı gibi muhakkak bir tanıdığının gizli bilgileri var.  O da "Arkadaşlar Merhaba....." diye önemli bilgiyi tüm whatshap aleminde gezdiriyor.

En sevdiğim ses kaydı ise coronayı cinlerin musallat ettiğini söylüyordu son olarak.  

"Günde 99 kere, corona morana, dokunma orama burama dersek kurtulurmuşuk."

Kimi kayınvalidesinin  corona olduğunu ihbar ediyor, kimi de yıllardır sağlıklı beslendiğini, çekik gözlünün yediği yarasadan bulaşan virüsden ölürsem dünya sağlık örgütüne hakkını helal ekmediğini söylüyor ki en favori videom buydu onu da yazımın başına top 10 şeklinde yükledim.




İşte bunlardan biri de şöyle başlıyor. Ama bilgi güzel. biz de dinleyip paylaşıyoruz. Kimine bu kelimeler, Dr. Mehmet Öz'e ait, kimin de ise kendi doktor yakınlarına...  
Yazı şöyle başlıyor. 
"Doktor olan bir kuzenimin kendi aramızdaki whatsapp grubunda yazdıklarını aşağıda sizlerle paylaşıyorum.

Yıllardır doğru düzgün girmediğim facebooka bu virüs yüzünden girip bir şeyler yazayım istedim, çünkü neredeyse 15 ocaktan bu yana, yani 2 aydır bu hastalık üzerine bilimsel makaleler de dahil çok fazla okuma yaptım.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu virüsten kaçış yok arkadaşlar. İstisnasız hepimiz yakalanacağız. Ama ne kadar geç yakalanırsak o kadar iyi, bunu en sonda açacağım. Aynen grip virüsünde olduğu gibi önümüzdeki yıllar, on yıllar boyunca bu virüsle yaşamayı öğreneceğiz. Emin olun bu kesin. Şu an alınan karantina, tatil, izin vb önlemlerinin tamamı virüsün yayılma hızını yavaşlatıp, sağlık sektörünün çökmemesini sağlamak üzere alınıyor.

Çok hızlı yayılımda hastanelerin yoğun bakım üniteleri çıkmaza giriyor ve bila mecbur İtalya örneğinde olduğu gibi hangi hastanın yaşayacağına, hangisinin öleceğine karar verilmesi gereken berbat bir durum ortaya çıkıyor.

Virüs dediğimiz şeyler aslında öldürücü, şeytani birer düşman değiller. Onlar da aynen bizim gibi üzerinde konuşlandıkları alan sayesinde yaşayan canlılar. Zaten genelde hayvanlardan bize geçiyorlar ve evet, hayvanları genelde öldürmüyorlar. Çünkü kendileri de yaşamak için üzerinde yaşadıkları canlılara muhtaçlar. Yüzyıllardır hayvanlarla beraber yaşamaya alışmışlar.

E peki biz neden ölüyoruz? Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Virüs kendini hala hayvan vücudunda zannediyor. Yeni yerleştiği konağın şartlarını henüz bilmiyor. Belli bir süre geçtikten sonra hem bizler onlara bağışıklık kazanacağız hem de onlar kendi sonsuz yaşamları için mutasyona uğrayacaklar. Böylece beraber yaşamaya alışacağız.

Mesela aranızda herpes labialis adlı virüsü duyan oldu mu hiç? Duymadınız ama kendisi dünyanın en yaygın virüslerinden birisi ve bir kere vücudumuza girdikten sonra biz ölene kadar vücuttan atılamıyorlar. Peki ne yapıyor bu virüs? Dudağınızda uçuk çıkarıyor. O kadar işte. Bizi öldürmüyor çünkü biz ölürsek kendisi de yaşayamıyor.

Grip virüsü de hemen hemen öyle. Öldürücülük oranı %0.1 civarı ve genelde zaten vücudunda kronik sorun olanları öldürüyor. Her sene ve her sene dünyada yarım milyar insan grip virüsüne yakalanıyor. Bu şekilde birlikte yaşamaya alıştığımız tonla virüs var. Corona virüsler (sars, mers vb) ile de yaşamaya alışacağız (tabii mers ile belki 1000 yıl sonra). 

Sadede gelirsem, dediğim gibi hepimiz bu virüse yakalanacağız. Hatta belki birçoğumuz yakalandı bile ama fark etmedi. Ve hatta hastalığı da atlattı. Vücudu virüsle yaşamaya çoktan alıştı ya da virüs o vücutta yaşayamadı ve başka konaklara geçti. Bu konuda en güzel örnek Diamond Princess gemisi. Gemideki 3700 kişinin 700'ünde test pozitif çıkmış. Ama bu 700 kişinin 350'si hastalığı hissetmemiş bile. Ve hala da çok sağlıklılar. Yatak döşek yatmıyorlar. Ki yaş ortalamaları da bayağı yüksek. 

Peki neden böyle? Çünkü o 350 kişinin bağışıklık sistemi çok güçlü. Yani bu hastalıkta en önemli şey bağışıklık sistemi. Aramızda bağışıklığı iyi olanlar, spor yapanlar, doğru besinleri alanlar, sigara içmeyenler vb. bu hastalığı belki hissetmeyecek bile. Belki hafif bir grip gibi atlatıp hayatlarına devam edecekler.

Ne yapmak gerekiyor? Öncelik vücut direnci. Spor ve hareket. Sonrası beslenme. Özellikle meyve sebzeler ile daha spesifik şeyler, mesela sarımsak, yoğurt, kefir, yeşil çay vb. Sonrası ise besin takviyeleri. Özellikle c vitamini, çinko, beta glukanlar (1.3 ve 1.6) ve kara mürver ekstresi. Meyve sebzeler ve takviyeler eğer kendinize de dikkat ederseniz bu kışı atlatmanızı sağlayabilir. Çünkü bağışıklık sistemini çok dirençli hale getiriyorlar.

Dediğim gibi, bu virüsle yaşamaya alışın. Önümüzdeki yıllarda, hatta belki aylar ya da haftalarda mutasyona da uğrayacak, ya daha ölümcül olacak, ki kendi de kaybeder, bu yüzden bunu düşük olasılık görüyorum, ya da o da bizimle yaşamayı öğrenecek. Aşısı bulunsa bile mutasyona her uğradığında aşı işlevini kaybedecek. Grip aşıları da öyledir. Sizi sadece geçmiş senelerin grip virüslerinden korur. Yenilerinden değil. Yani tam koruma sağlamaz. Tam koruma her zaman için bağışıklık sisteminizdir.

Fakat dediğim gibi virüsün canlılığını devam ettirebilmesi için bulunduğu konağı öldürmemesi ve başka konaklara geçebilmesi gerekiyor. Bunun için de mecburen mutasyona uğramak zorunda. Mutasyon dediğimiz şey ise nesille alakalı ve virüsler çok hızlı üreyip öldükleri için bizlerde yıllar alan nesil değişimi onlarda saatler alabiliyor. Bu sayede çok hızlı mutasyon geçiriyorlar. Ve büyük bir olasılık süre geçtikçe virüs bulaştığı kişiyi öldürmeyecek şekilde mutasyon geçirecek. Yani bu virüsü ne kadar geç kaparsanız tehlikesi o kadar az olacak.

Evet, hepimize uğrayacak bu virüs ama ne kadar geç uğrarsa o denli şanslı olacağız. Bu yüzden olabildiğince evden çıkmamak, hijyene dikkat etmek, gerekli şekilde beslenmek, hareket etmek ve gerekli takviyeleri almak gerekiyor. Bunları yapanlar emin olun hepimizden uzun yaşayacak.

Özet
1- Kendinizi karantinaya alın. Virüsle en geç temas edenler en şanslıları olacak
2- Hijyen. Olabildiğince temizliğe dikkat edin.
3- Meyve sebze yiyin.
4- Bağışıklığa iyi gelen sarımsak, kefir, yoğurt gibi besinler tüketin.
5- Bağışıklığa çok iyi gelen besin takviyeleri ve vitaminler alın. Örnek: beta glukanlar, c vitamini, çinko, kara mürver ekstresi vb.
6- Hareket edin ve evinizde spor yapın.
7- Sigarayı bırakın.
8- Bol su için.

Her satırı doğru. Biz de sağlığımız için Evde kalıyoruz. Bizim için hastanede nöbette olan sağlık personellerine de gönülden sağlık ve güç diliyoruz. 


6 Mart 2020 Cuma

SURVIVOR MI OLMAK, MÜLTECİ Mİ OLMAK, ŞEHİT Mİ OLMAK.


Televizyonda kanalları gezerken içimizi acıtan sahnelere rastlıyoruz.

Survivor adasına gittiği için, annesini babasını özlediği için gözyaşı döken sahte gençler, ya da Survivor 'da çok zor şartlarda sulardan geçen gençler.

Mültecileri düşününce acaba mı dedim. Acaba!!! Acaba bu mülteciler Survivor adasında ki sudan mı geçmek isterlerdi, yoksa kaçmak için canını dişine taktığı sınırlardaki soğuk sudan mı geçerlerdi.

Mülteciler gibi Askercikler de, babasından anasından ayrı gerçek mağduriyeti yaşıyorlar. Evine dönüp dönmeyeceğini bilmeden savrulup gidiyorlar.
Survivordaki şımarık züppe gençler gibi güle oynaya dönebilecekler mi acaba memleketlerine, 



20 yaşında, hayatının baharında bu gençler, bu memleketi kurtarmak için gitti, belki de eline şimdiye kadar silah bile almadan, çok koca bir görev verildi bu çocuklara. Vatanı kurtarma görevi.


Bilir misin bu masmavi gözler
Kimin mavişiydi
Kimin kuzusuydu;
Oysa VATAN için soldu gözleri,
Bakma derinlere
Artık ne mavi, ne yeşil
Sadece toprak senin rengin bilecekler mi?


Survıvorda yapılan şu anonslara dayanamıyorum. "Bu şartlara dayanabilecekler mi?" Bu askercikler, her şartlara dayanıyorlar da, siz kamera önünde mi dayanamıyorsunuz. Yapmayın! Böyle programlar o şehitlerin kemiklerini sızlatır. Mülteci çocukların yüreğini acıtır.

Belki de bir gün bir yerlerden size seslenirler.

BEN SURVIVOR ADASINDA OLUP ZÜPPE OLACAĞIMA, VATAN TOPRAĞINI SAVUNUR ŞEHİT OLURUM DİYE... ORDA HARCADIĞINIZ ENERJİYİ GİDİN DE DAĞLARDA, SINIRDA HARCAYIN. BİRLİK OLALIM, BERABER ÖLELİM DİYE..
RUHUNUZ ŞAD OLSUN.

ŞEHİT KOMANDO ER MURAT AKMAN'IN AŞAĞIDAKİ HİKAYESİ SİZE HER ŞEYİ DAHA GÜZEL ANLATIR.

Adını ve hikayesini tesadüfen öğrendiğim , tarihe bir mektupla muazzam bir not düşmüş şehit asker .

Doğduğunda ailesi tarafından bir çöplüğe atılarak terkedilmiş ve çocuk esirgeme kurumunda büyümüş olan Murat Akman ne kadar istemese de 18 yaşına geldiğinde evi bildiği kurumdan ayrılmak zorunda kalmış .Ancak kurumda ki öğretmeniyle bağlantısını hiç koparmamış ve orada ki çocuklara yardımcı olabilmek için elinden geleni yapmış.
Askerlik görevini komando olarak yerine getirirken devletin kendisine bağladığı maaşı çocukların ihtiyaçları için kuruma göndermeye başlamış .

Çıktıkları operasyonlar da hayati tehlikesi olması sebebiyle her operasyon öncesi son mektubu olabileceğini düşündüğü bir mektubunu birlikte büyüdüğü bir arkadaşına ulaştırılmak üzere bir asker arkadaşına emanet etmiş .


Murat Akman'ın geri dönmediği bir operasyon sonrası son mektubunu teslim ettiği arkadaşı mektubu verdiği adreste ki arkadaşına ulaştırmış . Mektup arkadaşı tarafından Murat Akman'ın vasiyeti üzerine bir yayın kuruluşuna belirli bir meblağ karşılığı devredilmiş ve şehit askerin vasiyeti üzerine medya kuruluşunun ödediği para Murat'ın büyüdüğü çocuk esirgeme kurumuna bağışlanmış .Ve mektup gazete de yayınlanmış

Murat Akman'ın şehit olması sonrası gazete de yayınlanan mektubun tam metni de şu şekilde ;

Bu yazı bir komanda er mektubudur ve siz bu mektubu gazeteden okuyorsanız ölmüşüm demektir. Bir ailem olsaydı bu mektubu onlara yollamak isterdim ama yok.

Size koğuştaki ranzamdan yazıyorum. şu an etrafımda Adana, Ağrı, Sivas, Edirne, Diyarbakır, Ankara, Antalya, İzmir, Urfa, Trabzon... Türkiye’nin dört bir yanından birbirini tanımayan ama birbirlerinin canını korumaya yemin etmiş bir sürü asker var. birazdan operasyona gideceğiz, tek dileğimiz kayıp vermeden geri gelmek.

İlerde ölürsem eğer diye bir mektup yazmak çok zor. Aklına getirmek istemez ya insan ölümü, hani her zaman bir umut vardır ya. Askerliğim bittikten sonra yırtıp atacaktım bu mektubu ama şu an okuyorsanız yırtamadım demektir. Zaten pek de kalem tutmaz elim. Silah tutmayı daha iyi bilirim. Sizi korumam için siz öğrettiniz silah tutmayı.

Tuhaf olan siz bu mektubu okurken ben neden öldüğümü bile bilmiyor olacağım. ya bir mayına bastım ya da yediğim bir kaç kurşun. bileniniz var mı ben nasıl öldüm ?

Kışlada her televizyona bakışımda birbirinizi öldürdüğünüzü birbirinizin canını yaktığınızı gördüm. Müziğin sesini çok açtı diye komşusunu vuranlar. Gücü kadına yetenler. Cebindeki on lirası için adam vuranlar. Kız arkadaşına baktı diye alayını bıçaklayanlar.

Bileniniz var mı ben kimi korumak için öldüm?

Eti az pişti diye garsona çıkışan adam; sen rahat uyu diye kurşunlar başımın üstünden geçerken ben dağda her bulduğumu kesip yedim.

Arabasını solladılar diye levyesini kapıp arabadan inen adam, beni bir çöp bidonuna atıp giden anam; söylesene ben kimin için öldüm?

Yetimhanede ve askerde en güzel şeyin ekmeğin bölmek olduğunu öğrendik biz. Peki size neyi bölmeyi öğrettiler?

Sizi önce Allah’a sonra birbirinize emanet ediyorum. Ben sizden razı oldum Allah’da sizden razı olsun.

SEN BİZE HAKKINI HELAL ET.

EY ŞEHİD OĞLU ŞEHİD, İSTEME BENDEN MAKBER.
SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER

OĞLUM EVDEN GİDİNCE....

BİR YAZI BULDUM Kİ, ACABA OĞLUM GİDERKEN BU YAZIYI ONA UYARLAYABİLİR MİYİM DEDİM Kİ, HER SATIRINI SANA UYARLAMAK İSTEDİM Kİ, OKUYUNCA ANLADIM Kİ SEN FARKLIYMIŞSIN MEĞER. DOKTORAYA YOLCU ETTİM SENİ UÇARAK BELKİ DE.

ŞİMDİ AŞAĞIDAKİ YAZIYI GÜZELCE OKU… SANA UYAN YERLERİYLE, SENDEN FARKLI HALLERİYLE….

Çocuklar bir gün evden giderler…
Bir şekilde, bir nedenle, öyle gerektiği için , öyle olduğu için giderler…
...
Gözlerinde hayata karşı bir heves, omuzlarında ince bir ağırlık, ellerinde uçarı bir telaş.
Kapıyı çekip giderler…
Çocuklar evden gidince, ev de sizden gider biraz,
Sabah kızaran ekmeğin kokusu (bizim evde yok ki) , ütünün buharı (o da yok) , bir türlü şekle girmeyen saçlar, kapıdan çıkarken aceleyle öpülen yanaklar (hiç yapmadın) gider…
Antrede biriken ayakkabılar(yoooo çok titizdin), teki kaybolan terlikler( yooo bunu da yapmadın), yatağın üstündeki elbise yığınları gider.(tam tersiii sen gittin yatağına biz yığdık.)

SAATLER SANKİ BİR YERLERDE DURMUŞ GİBİ OLUR. HAYATINIZ HASRETİ KUŞANMIŞ MEVSİMSİZ BİR ÜLKEYE BENZER BİR ZAMAN…(Bak bu doğru)
Aytacım evden gidince;
Ansızın yapılan şakalar, vakitsiz istenen sandviçler, pencere önünde beklediğiniz geceler gider...( yaaa bunların hiçbiri yoktu sende be oğlum)
Artık kapının önündeki ayak seslerini duymazsınız,(evet yaaa selamüüün aleyküüüm diyen babana benzeyen sesini özleyeceğim, hemi de çok)
Sokaktan geçen simitçiye seslenen kimse yoktur.(seslenmezdin ki)
Arka odadan yükselen müzik sesi, banyodaki parfüm kokusu, ortasından sıkılmış diş macunları anılarınızda kalır.(bu da yok, hep titizdin. )
Mutfak masası çoktan unutmuştur sıcacık ve neşeli sohbetleri. (evet o güzel okul anılarını, özlemlerini anlatman özletir beni)
Aytacım evden gidince ;
“Anne yaaa sende”ler, “Babam da yine yanlış anladı”lar “Ben zaten biliyorum”lar, “Beni çocuk muyum?”lar, “Beni anlamıyorsunuz!”lar, “AMMA MERAKLISINIZ”lar (ki en çok kullandığın).… El ele tutuşup hep birlikte giderler...

Onlar olmadığı zaman da “ben ne giyeceğim”ler “arkadaşımda kalacağım”lar, “arkadaşlarımla çıkıyorum”lar peşi sıra ortalıktan kaybolurlar..(ay bu da yooook sende.MEĞER SEN NE KADAR DÜZGÜN BİR ÇOCUK MUŞSUN)
AMA TEK GERÇEK ŞU Kİİİİİ…
Çocuklar gerçekte de bir gün evden giderler;
Giderken yüreğinizin bir parçasını da yanlarında götürürler…
Onda kalan parçada sizden o kadar çok şey vardır ki,
Onlar bunu bilirler,
Aldıkları her kararda, yaşadıkları her yol ayrımında, her sevinçlerinde ve her acılarında
Fark ederler bu eşsiz bilgiyi,
Yeter ki onların yaşam pınarlarına hayat veren kaynağın suyu berrak, hikmeti bol olsun.
Yeter ki sizden doğup hayatın içine akan bu pınar ırmak olsun, nehir olsun, ve en doğru yönü bulsun...
Evet Aytacım birgün evden gider…

AMA DÖNECEĞİ YOLU DA ASLA UNUTMAZ…

ANNEN

22 Şubat 2020

16 Şubat 2020 Pazar

ÖĞRENMEK, PAYLAŞMAK



Öğrenmek, öğrenebilmek, öğrenci olabilmek, kendini yetiştirebilmek. 

Dünyaya geldiğiniz andan itibaren, beyniniz tıpkı bir kayıt cihazı ile gördüklerini, duyduklarını kaydeder. 

Ama gerçek olan bu öğrendiklerinizi, hayatınızın her evresinde paylaşmak olmalıdır. 

Kendinizden yola çıkmalısınız, yaşama ilişkin birikimlerinizi, öğrendiklerinizi her zaman dışa vurmalısınız. 

Evrene ilişkin her şeyi değiştirmeye çalışmalısınız, dokunup duyumsamalısınız. Yaşamın aracı olmaktan çıkıp, yaşamı araç etmelisiniz. Neşeli olmalısınız her zaman. Gülümsemelisiniz. Merak etmelisiniz her şeyi. Gezmelisiniz, görmelisiniz. Yediğiniz içtiğiniz sizin olmalı, gördüğünüz gezdiğiniz yerleri anlatmalısınız. 

Hatta “çok gezenti” diye size takılmalı herkes. Sizde bundan zevk almalısınız. Yaşamınızın içinde olup bitenleri izlemenin ötesinde, katılımcı olmalısınız. Kendini ölçü alan, kendisine sunulanla aldanmayan, kendi seçimlerini kendi yapan, arayıp bulan, ayrıntılarda gizli güzelliği ilk keşfedenlerden olmalısınız. 

Görme çabası içinde olup, yaptıklarını yaşama sevincine döndüren, en olumsuz anda bile onu olumlu hale getirebilen kişilerden olup, “Boşluk dolduranlardan mısınız, yeri doldurulamayanlardan mısınız? derler ya, siz hep yeri doldurulamayacaklardan olun. Gittiğiniz her toplulukta, herkes sizinle keyif alsın, sizde bundan mutlu olun. 

Peki ben yaşamı mı nasıl canlandırabilirim derseniz, yaşama canlandıran her şeyin temeli aslında bilimle oluşur. Bilim de teknoloji ile gelişir. Teknolojiyle birlikte size zevk verecek fotoğraf, sinema ve tiyatro açı kazanır. Başka bir yönden de gezme görme ve yazma paralel olarak ilerler, anlam kazanır. Sizin öğrencilik yıllarınızda, tüm bu zevk alacağınız şeylere, geçen asırlardan yani bizim zamanımızdan daha kolay ve çabuk ulaşabileceğiniz açıktır. Nefes aldığınız hava yani kısaca doğa diyecek olursanız, eğer gerçekten siz gençlerle korunabilirse, inanıyorum ki o da harap olmayacaktır. Temel taş; bilim ve bilimi sevip aynı anda da hayattan zevk alan insanların var olması çoğalması, birikimlerini paylaşması ve doğayı korumasıdır. 

Öğrenmekten ve paylaşmaktan hiçbir zaman uzaklaşmadan, sevgiyle kalın, hoşça kalın.