6 Mart 2026 Cuma

RAMAZAN; İNSANLIĞIN ÜNİVERSİTESİ

Bazı sözler vardır; yalnızca bir cümle değildir, bir düşünce kapısıdır. 

Duyulduğu anda insanı düşünmeye, iç dünyasına dönmeye ve hayatın anlamını yeniden tartmaya davet eder.

“Ramazan ayı insanlığın üniversitesidir” sözü de böyledir. 

Bu anlamlı ifade, Antalya Belek Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı  Ekrem Çalkılıç tarafından üniversitenin iftar yemeğinde  dile getirilmiş ve Ramazan’ın insan ruhu üzerindeki eğitici etkisini güçlü bir metaforla anlatmıştır. İftar sonrası herkesin ağzına pelesenk olan güzel bir anekdot olarak akıllarda yer etmiştir. 

Ben orada bulunmasam da sözün insanlar üzerinde güçlü bir ifade bıraktığını duyunca, hemen bu sözü irdeledim ve bugünkü blog yazımı bu söz ile şekillendirdim. 

Bilindiği gibi Üniversite, bilginin sistemli şekilde öğretildiği, insanın zihinsel ufkunun genişlediği bir mekandır. Fakat Ramazan, yalnızca aklı değil; kalbi, vicdanı ve iradeyi de eğiten çok boyutlu bir eğitim sürecidir. Bu nedenle iftar yemeğinde yapılan bu benzetme,  Ramazan’ın insanlık için taşıdığı derin anlamı akademik bir metaforla açıklayan son derece yerinde bir ifadedir.

Ramazan ayına bu perspektiften baktığımızda, insanın bir ay boyunca yoğun bir manevi müfredattan geçtiğini görürüz. 

Oruç, bu müfredatın temel dersidir. Açlık ve susuzluk, insanın bedensel ihtiyaçlarını kontrol etmeyi öğrenmesini sağlar. Ancak; bu sadece fizyolojik bir deneyim değildir. Açlık, insanı yoksulun halini anlamaya, empati kurmaya ve paylaşmanın değerini kavramaya götüren güçlü bir pedagojik araçtır.

Ramazan’ın ikinci büyük dersi ise sabırdır. Gün boyu süren bekleyiş, insanın arzularını erteleyebilme kapasitesini geliştirir. Modern psikolojide “öz denetim” olarak adlandırılan bu yetenek, bireyin karakter gelişiminde temel bir rol oynar. Bu yönüyle Ramazan, insanın iradesini güçlendiren bir eğitim süreci sunar. İnsan, her gün yeniden başlayan bu disiplin içinde kendisini gözlemleme ve yeniden inşa etme fırsatı bulur.

Bir başka önemli ders ise; merhamet ve toplumsal dayanışmadır. İftar sofralarının paylaşılması, zekat ve sadaka kültürünün canlanması, toplumun farklı kesimleri arasında görünmez bağlar kurar. Bu bağlar, yalnızca ekonomik bir yardım ilişkisi değil; aynı zamanda bir insanlık bilincinin yeniden hatırlanmasıdır. Ramazan, bireyi yalnızca kendi iç dünyasına değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğa da yönlendirir.

Ramazan geceleri ise; adeta bu üniversitenin kütüphanesi gibidir. İnsan, gündüzün disiplininden sonra gecenin sükûnetinde tefekkür eder. Hayatın hızlı akışı içinde çoğu zaman ihmal edilen içsel sorgulamalar bu ayda yeniden ortaya çıkar. İnsan kendisine şu soruları sorar. Ben kimim? Nereye gidiyorum? Hayatımın anlamı nedir?

Bu soruların kesin cevapları olmayabilir; ancak onları sormak bile insanın bilinç düzeyini değiştirir.

İşte bu nedenle; Ramazan, yalnızca bir ibadet dönemi değil; aynı zamanda bir bilinç dönüşümüdür.

Ekrem Çalkılıç’ın “Ramazan ayı insanlığın üniversitesidir” sözü tam da bu noktada duyunca bizler için derinleşti. Farkında olmadan söylediği belki de bu derin anlam, insanlığın üniversitesi olmasını derinleştirdi. 

Antalya Belek Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı
"Ramazan:İnsanlığın Üniversitesidir"

Çünkü Ramazan, insanın hem bireysel hem toplumsal boyutta yeniden eğitildiği bir zaman dilimidir. Bu üniversitenin derslikleri camiler, evler ve sofralardır; öğretim yöntemi ise sabır, paylaşma ve tefekkürdür.

Ve belki de en önemli gerçek şudur ki; 

Bu üniversitenin diploması kâğıt üzerinde verilmez. Onun diploması, insanın kalbinde ve davranışlarında görünür. Ramazan’dan sonra daha merhametli, daha sabırlı ve daha bilinçli bir insan olarak çıkabilen herkes, bu üniversitenin gerçek mezunlarıdır.

Ramazan, her yıl insanlığa açılan bir okul kapısıdır. O kapıdan içeri girenler yalnızca oruç tutmaz; aynı zamanda insan olmanın anlamını yeniden öğrenirler.

İşte üniversitede yapılan bir küçük cümle, belki de bir kişinin bakış açısını değiştirir.

Üniversitelerde öğrencilerimiz bilgilenip, belki de sizlerin onlara verdiği eğitimle dünyayı değiştirebilecek. 

İnsanlığın en büyük hakikatlerinden biri şudur; Ramazanda; yani İnsanlığın Üniversitesinde, yalnızca öğretilen  ders değil, bizzat yaşanarak öğrenilen bir ilimdir.

Unutmayalım ki;  her üniversitenin değeri, yetiştirdiği öğrencilerin dünyaya kattığı bilgilerle ölçülür. 

Ramazan’ın öğrencileri de bu ayda kendini eğitecek, kalbi eğitilmiş bir insanın dokunduğu her yer, biraz daha adil, biraz daha merhametli ve biraz daha insan olmayı etrafına öğretecektir. 

İftar Linki: 

https://www.instagram.com/reel/DVf8R-jDOQW/?utm_source=ig_web_button_share_sheet

5 Mart 2026 Perşembe

SUNUM ÖNEMLİ Mİ? YA SİZCE...

Sunum önemli azizim.

Limonata, bardağa konmadan önce sadece ekşi bir sudur. Şekerle barış imzalamamış bir limonun buruk itirafıdır. Ama o limonata ince belli bir bardakta, kenarında bir yaprak nane, dudağına iliştirilmiş bir buz tanesiyle gelirse masaya.  


İşte o zaman sıradan bir yaz içeceği olmaktan çıkar; mahalledeki bakkalın önünden geçerken görmezden geldiğiniz çocukluk hatırası olur. 

Çetin Altan'ın "Limonata ve Rafadan yumurta" köşe yazısını okuyunca bu yazıyı ben de bloğumda anlatmalıyım dedim. Sunuma sadece arkadaşlarıma gırgır olsun diye başlayıp da, kızımın farkında olmadan kahveleri sunumlu vermesi bir yaşam tarzı oldu.  Çetin Altan yazısında limonatayı anlatırken aslında memleketi anlatırdı; bardaktaki buza bakarken sınıf meselesine değinirdi. İşte sunum dediğimiz şey de biraz budur. Düz limon sıkıldığında herhangi bir su, ama yanına limon dilimi, nane ve şık bir bardakla zengin kesimin içeceği. Yani maddiyat gerektirmeyen ama yaşamı renkli kılan bir küçük ayrıntı. 

Kokteylerde verilen kanapelerde de öyle. Peyniri ekmeğin üstüne sür fakir yemeği, ama o ekmeği kare kare kes, üzerine de bir kürdan batır. Al sana zengin menüsü. 

Gelelim kahveye.



Kahve dediğin nedir? Kavrulmuş çekirdeğin öğütülüp sıcak suyla tanışması. Teknik olarak bu kadar. Ama mesele teknik olsaydı, sabahları hepimiz laboratuvar önlüğüyle dolaşırdık. Kahve bir içecek değil, bir sahnedir. Fincan onun perdesi, tabak altlığı dekoru, köpüğü de alkışıdır.

Şöyle bir düşünün. Kahve aynı kahve. Birincisi aceleyle doldurulmuş kalın bir kupada, kenarından hafif taşmış, tabağı lekeli. İkincisi küçük bir porselen fincanda, yanında bir bardak su, minik bir lokum, fincanın kulpu saat üç yönünde hizalanmış. İkisini de aynı çekirdekten yaptınız. Ama biri “iç gitsin” der, diğeri “otur, konuşalım” der.

Sunum, kahvenin karakterini belirler.

Bizim toplumda kahve içmek zaten başlı başına bir törendir. Kız istemeye giderken “Bir kahvenizi içmeye geldik” denir. Kimse “Bir kahvenizi hızlıca tüketip kalkacağız” demez. Çünkü oradaki kahve, sadece kahve değildir; niyetin köpüğüdür, ciddiyetin telvesidir. O fincanın nasıl geldiği, nasıl tutulduğu, hatta ne kadar köpüklü olduğu bile bir mesaj taşır.


İşte modern dünyada markaların gözden kaçırdığı şey de tam olarak budur. İnsanlar kahve içmez, anlam içer.

Bir kafeye girdiğinizde ilk baktığınız şey menü değildir. Işıktır. Masaların düzenidir. Baristanın kahveyi koyarken ki yüz ifadesidir. Fincanın ağırlığıdır. Çünkü insan zihni, tadı daha diline değmeden kararını verir. Sunum iyiyse, kahve güzel “gelir.” Sunum zayıfsa, en iyi çekirdek bile sıradanlaşır.

Bir keresinde evde misafire kahve yaptım. Aynı makine, aynı çekirdek. Ama bu sefer fincanları kuğu şeklinde aldım,  yanına küçük bir çikolata koydum, suyu  içinde kuğu maketi olan ince cam bardakta sundum. Küçük kağıt süsler, küçük güller. Gelen misafirler kahveyi yudumlamaya başlamadan resmini çekip, onu önemli kıldığımı hissetti, maksat muhabbet olsunun keyfini yaşadı. Misafir “Harika  bir kahve, harika sunum olmuş!” dedi. Oysa tarif değişmemişti. Değişen şey, kahvenin kendine duyduğu saygıydı.

Evet, kahvenin kendine duyduğu saygı.

Çünkü sunum, aslında karşınızdakine verdiğiniz değerin görsel halidir. “Sen buna değersin” demenin en sessiz yoludur. Bir fincan kahveyi özenle sunmak, “Sana ayıracak vaktim var” demektir. Aceleyle uzatılan kupa ise “Benim işlerim senden mühim” diye fısıldar.

Kurumsal dünyada da durum farklı değil. Ofiste gelen misafire plastik bardakta kahve verirseniz, toplantının sonucu daha ilk yudumda belli olur. Ama aynı kahveyi düzgün bir fincanda, yanında küçük bir ikramla sunduğunuzda, masadaki hava değişir. Çünkü sunum güven üretir. Güven de iş yapar.

Kahve sunumu neden önemli sorusunun cevabı aslında basit. Çünkü insan gözüyle içer.

Renk, doku, düzen… Hepsi bir hikâye anlatır. Köpüğün üzerindeki küçük bir desen bile “Ben bu işi rastgele yapmıyorum” der. Sunum; emeğin görünür hâlidir. Ve görünmeyen emek, çoğu zaman yok sayılır.

Bugün sosyal medyada paylaşılan kahve fotoğraflarına bakın. Kimse sadece “kahve” fotoğrafı koymaz. Yanına kitap koyar. Pencere kenarı koyar. Yağmur koyar. Battaniye koyar. Çünkü kahve tek başına içecek değil, bir atmosferdir. İnsanlar kahveyle birlikte bir ruh hâlini satın alır.

Tıpkı limonatanın yalnızca limon ve şeker olmaması gibi.

Bir yaz günü ter içinde kalmışken, size uzatılan o soğuk bardak nasıl küçük bir mutluluksa; özenle sunulmuş bir kahve de günün yorgunluğuna konulmuş nokta gibidir. Aynı çekirdek, farklı his.

Sonuç mu?

Sunum, kahvenin kravatıdır. Aynı insan, kravat takınca ciddileşir ya; kahve de doğru fincanı bulunca ağırlaşır. Kıymetlenir. Sohbeti uzatır.

O yüzden bir dahaki sefere kahve yaparken sadece makineye güvenmeyin. Fincanı düşünün. Masayı düşünün. Yanındaki suyu, küçük ikramı, hatta oturduğunuz sandalyeyi düşünün. Çünkü kahve içmek bir ihtiyaç olabilir; ama kahve sunmak bir inceliktir.

Ve incelik, her çağda modası geçmeyen tek şeydir.

Yani kısaca benim için sunum önemlidir. 



3 Mart 2026 Salı

Kitap Basmak mı, Blog Yazmak mı? İşte Bütün Mesele Bu...


Yazmak… Kimi için bir tutku, kimi için bir terapi, kimi içinse bir kariyer hedefi. Fakat yazmaya gönül veren herkesin bir noktada kendine sorduğu o meşhur soru gelir.

Kitap mı basmalıyım, yoksa blog mu yazmalıyım?


İşte bütün mesele tam da burada başlar. Ben blog yazmaktan yanayım. Çünkü devir dijital devri. Kimseye yük olmadan, kendinizle başbaşa kaleme almak.

Kitap basmak, geleneksel anlamda yazarlığın zirvesi olarak görülür. Raflarda yer almak, imza günleri düzenlemek, okurların kitabınızı eline alması filan pek havalı olmuyor değil.

Bu, somut ve kalıcı bir iz bırakma hissi verir. Bir kitap yıllar sonra bile bir kütüphanede keşfedilebilir.

Blog yazmak ise hız ve erişim demektir. Yazınızı bugün yayımlarsınız, yarın dünyanın öbür ucundan bir yorum alabilirsiniz. Anlık geri dönüşler, etkileşim, paylaşım.

Dijital çağın dinamizmi burada devreye girer. Anında yorumlardaki kişiye dönüş yapabilirsiniz. 

Kitap basmak, özellikle geleneksel yayınevleriyle çalışıldığında, belirli bir prestij sağlar. “Yazar” unvanı daha görünür hâle gelir. Ancak bu süreç uzun, zahmetli ve çoğu zaman sabır gerektirir. Bayağı bir  dosya gönderimleri, editör süreci, baskı, dağıtım…

Blog yazmakta ise ipler tamamen sizin elinizdedir. İster haftada bir yazın, ister her gün. Konu seçimi, üslup, uzunluk.  Hepsi sizin kontrolünüzde. Üstelik yayınevi onayı beklemeden düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Benim gibi okuduğunuz birşeyden bir den bunu yazmalıyım der, üstte çalışırken altta aklınıza gelenleri blog sayfanıza not düşüverirsiniz.

Bir kitap, doğru kitleye ulaştığında uzun vadeli gelir sağlayabilir. Ancak baskı maliyetleri, dağıtım oranları ve telif payları düşünüldüğünde kazanç her zaman beklendiği gibi olmayabilir.

Blog ise reklam, sponsorluk ve dijital ürünlerle farklı gelir modelleri sunar. Fakat burada da düzenli içerik üretimi ve sadık bir okuyucu kitlesi oluşturmak şarttır. Mesela ben yıllardır Google Adsense üyesiyim. Bir kere 100 dolar kazandım. O da fi senesinde. Bir daha da hiç tıklasalar da kazanamadım. 

Bloğun ikinci handikapı birden sitenin kapanması. Mesela ben ilk Blog yazarlığıma Blogger'de başladım. Site kapandı, ordaki yazılarımı da blogspota alamadım. Emek çöp. 


Aslında yazarlık; mecradan bağımsız olarak, düşünceyi kelimeyle buluşturma sanatıdır. 

İster matbaa mürekkebiyle, ister ekran ışığında, ister küçük bir instgram akışında,

Önemli olan anlatma cesaretidir.

Belki de mesele “ya o ya bu” değildir. Önce blog yazarak kendinizi geliştirebilir, kitlenizi oluşturabilir; ardından kitabınızı yayımlayabilirsiniz. Ya da kitabınızdan bölümleri blogda paylaşarak iki dünyayı birleştirebilirsiniz.

Kitap basmak mı, blog yazmak mı? Hangisi diye kararsız kalmaktansa asıl mesele, yazmaktan vazgeçmemektir. Çünkü fikirler paylaşıldıkça çoğalır, kelimeler yazıldıkça güçlenir.

Seçeceğiniz yol ne olursa olsun, önemli olan kaleminizin ya da klavyenizin susmamasıdır. Benim gibi çalışırken bile aklınıza geleni, alt ekrandan blog sayfanıza yazmanızdır.  ✍️

Yazmaya karar verdiniz. İlham geldi.  Bilgisayar açıldı. 

Kitap için yazdınız  diyelim. Artık ortamda şöyle bir cümle kurabilirsiniz:
“Benim bir kitabım var.”

Bakın, bu cümle tek başına karizma.

Raflarda adınızı görmek, kitabınızı eline alıp koklayan insanlar (evet hâlâ kitabı koklayan bir kitle var)

Artı tarafı ne? Kalıcı.
Eksi tarafı? Süreç bazen “ben galiba vazgeçiyorum” dedirtecek kadar uzun.

Blog açtınız diyelim. Yazıyı yazdınız, “yayınla” tuşuna bastınız.
Beş dakika sonra biri yorum yapmış:
“Bloğunuz bir harika, çok iyi yazmışsın.”

Tamam, o gün sizden mutlusu yok. Yorum bir bloğun en etkileşimli olayı. Ama insanoğlu nedense okusa da yorum yazmadığı için siz iletişimi anlayamıyorsunuz. 

Blog yazmak biraz dijital mahalle kahvesi gibi. Herkes gelebilir, fikir beyan edebilir. Üstelik yayınevi onayı beklemek yok. İlham geldi mi? Yaz. Sinirlendin mi? Yaz. Gece 02.17’de aklına harika bir fikir mi geldi? Yaz.

Tek risk:
“Bu yazıyı kim okuyor?” diye Google Adsense sayfasına bak. Tık bile yok.. 

Kitap biraz smokin giymek gibi. Özel, şık, ciddi.
Blog ise pijamayla fikir üretmek gibi. Rahat, samimi, filtresiz.

Biri “yazar” unvanını parlatır.
Diğeri yazma kasını geliştirir.

İkisini de yapınca kimse gelip “Hayır, sadece birini seçebilirsin!” demiyor.

Kitap çok satarsa şahane.
Satmazsa, Sorun yok. Anneniz, teyzeniz ve iki yakın arkadaşınızın kitaplığına dağılmış bir koleksiyonunuz olur.

Blog ise reklam, iş birlikleri, dijital ürünler derken başka kapılar açabilir. Ama önce sabır, emek ve “ben yazmaya devam edeceğim” inadı ister.

Gerçek şu:
Mesele kitap ya da blog değil. Mesele yazmak.

Yazmak istiyorsanız, bir yerden başlayın. Blog açın. Yazın. Yanlış yapın. Silin. Tekrar yazın. Sonra dönüp bakın; elinizde koca bir arşiv olmuş. Belki o arşiv bir gün kitaba dönüşür.

Belki de dönüşmez. Ama siz yazmış olursunuz.

Ve inanın, en büyük mesele de tam olarak budur.
Yazmaya cesaret etmek.

Şimdi sorayım; Çay veya Kahveniz hazır mı? Yazmaya başlayın. (Şu an Ramazan ayı, oruçluyuz ama iftara kadar içimizdekini dökebiliriz)

Benim gibi blog yazmayı tercih ediyorsanız, hayatınızı bir yerlere kaydedin.☕✍️

BİR GÜN GELECEK, ROBOTLARLA MUKABELE DE OKUNACAK MI HOCAM?

 

Ramazan ayı, oruç tutmanın, dua etmenin ve bol bol "sahura kalkmama" mücadelesinin olduğu mukaddes bir ay, 

Bu ayda, en geleneksel ve en önemli ibadetlerden biri de Mukabele okumak. Ölen annenize, babanıza kısaca tüm ölmüşlerimize okunan bu Kur'an ayında herkes mukabele yapma telaşında. Ya komşumuzun evinde, ya camide, ya da TV'de. 

Peki, gelecek ne gösteriyor? Robotlar, o kutsal anda camiye gelip, “Bismillahirrahmanirrahim…” deyip Kuran okumaya başlarsa ne olur?  

Bugün, yapay zekâ ve robot teknolojisi dünyasında neredeyse her şey mümkün. Kuran okumayı bile robotlara öğretebiliriz. Ama bir sorumuz var, onlar da bizim gibi ölmüşlerini hatırlayıp duygulanacak mı? Ya da benim gibi  Kur'an'ın arasında annesinin notunu görüp, şu an onun hissettiğini anlayabilecekler mi? 

Yani, bir robot “Fatiha” okurken gerçekten gözünden yaşlar dökülecek mi? Ya da bir “İhlas” okurken ruhunun derinliklerine inebilecek mi? Tabii, robotlar mükemmel telaffuz yapacak, kusursuz bir şekilde kelimeleri seçecek ama…  Kur'an okudu diye mesela sevap hanesine ne yazılacak. Çünkü onu Allah yaratmadığı için, kulun yarattığını Allah ödüllendirecek mi?

Bir robot Kuran okurken kalp temizliğini nereden bulacak? Tam “Rahman ve Rahim olan Allah’a” derken, acayip bir hata yapıp “Rahman’ın Rahmi” falan diyebilir. Çünkü robota kimse  "Bunu mu demek istediniz" diye soramayacak. 

Diyelim ki, robotlar Kuran okuyor. Peki ya bu teknolojiyi daha da ilerletirsek? Camilerde robot müezzinler? Ya da evimizde online robot Mukabele? “Alo, robot! Bugün hangi sayfadayız?” diye sordukça, robot size “Bugün Yasin Suresi'ndeyiz, haydi başlayalım!” diye cevap versin. Vay, tam da bugünün zaman yönetimi! 😎

Ama tabii, bu robotlar bizi çok ileriye götürebilir. Mesela, robotlar “Bugün Kuran’da bir hata yapmasak da iyi olur, çünkü anında geri bildirim alırız!” diye düşünebilirler. Hatta Google’a “Bugün hangi sureyi okumalıyız?” diye sorabiliriz! Allah korusun, robotlar gidip “Her şeyin bir zamanlaması var, bu günlerde Araf Suresi çok modada!” falan diyebilir. Ay, bu kadar dijitalleşme fazla geldi! 🤖📱

Tamam, robotlar çok harika olabilir ama ya samimiyet? Bir robotun Kuran okurken duygusal olarak bir şeyler hissetmesi, insanın ruhunu sarması mümkün mü? Duygulara hâkim olmayan bir robot, “Euzübillahimineşşeytanirracim” derken gerçekten o “şeytanın lanetini” hissedebilir mi? Yani, duygusal bir derinlik yoksa robotun o dua da olsa, “Güzel, ama yeterince etkileyici değil” gibi bir hisse neden kapılalım? 🤔

Ama tabii ki, bu robotların işleri kolay! Kuran’ı okurken takılacak hiçbir "duygusal" yükleri yok. Ne okuduğunu anlayan ama hiçbir şekilde “duygusal çöküş” yaşamayan bir ortam.


İşin özeti: Robotlar, Mukabele okurken rahat bir şekilde, “Oh, başka bir sayfa bitti!” diyecekler.

Kısa vadede, robotların camilerde veya evlerimizde Mukabele okuması biraz garip gelebilir. Ama gelecekte, bu tür teknolojik gelişmelerin dini ibadetlerle nasıl harmanlanacağına dair daha fazla şey duyabiliriz. Robotlar, mükemmel Kuran okuma becerileriyle dikkat çekerken, biz insanlara da "gerçek anlamı" yeniden hatırlatabilirler. "Hadi be, robot okumayı bilse de, kalp hala insanlara ait."

Gelecekte robotlar, internet üzerinden camilerde yapılan Mukabelelere katılabilecek. Peki ama, robotların cemaate camiye gittiğini görmek nasıl olacak? 

Bir de "Herkese Ramazan Mubarek Olsun!" diye robotça tebrik ettiğini hayal edin. Ay, iyice bir yapay zeka cümbüşü olacak gibi! 🤖🕌

Sonuçta, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, “Mukabeleyi robotlar mı okusun?” sorusunun cevabı bir miktar bize kalıyor. Robotlar tabii ki çok iyi işlerini yapacaklar, ama insanın içindeki samimiyeti, duyguyu ve manevi derinliği hiçbir robot taklit edemez. 

Mukabeleyi ne robot, ne de dijital bir cihaz okur. Bunu biz, gerçek kalbimizle okuruz.

Teknolojiyle birlikte Ramazan’a renk katmak elbette çok eğlenceli olabilir, ama ruhsal ve manevi bağlılık her zaman insanın sorumluluğunda kalacaktır. 😉

Ramazan’da robotlar mukabele okur, camideki tek teknolojik “aşama” bu olur ama biz hâlâ en güzel şekilde insanlık görevimizi yapmaya devam ederiz.

 Arada robotları da camiye davet edip, onlara da “sahura kaldırıp, masayı hazırlamayı da unutma!” hatırlatmasını yapabiliriz. 

Ya da daha ileriye gidip, ben uyurken karnımı doyur, ilacımı ver, sonra da dişlerimi fırçala, niyetimi de yap, ben de oruç tutayım diyebiliriz belki. 😄

Kısaca, robotlarla herşeyi tabii ki yapabiliriz, sadece gözyaşımızı onların aleminde akıtamayız. Sevapsa ya bize yazılır, ya da robota ödül olarak bir kaç damla yağ olarak damıtılır. 



SOSYAL MEDYA: Hayatımıza girdi ve biz hep güzeliz.

Evet, senin de elinde telefon, gözünde Instagram, aklında WhatsApp, belki de "Takipçi sayım gitgide çoğalıyor, acaba para kazanabilir miyim? diye heyecanlandığın zamanlar oldu mu? 

İşte, tam da böyle bir dönemde yaşıyoruz! 


Sosyal medya, hayatımıza o kadar entegre oldu ki, bir sabah uyandığında Facebook’ta yatak pozisyonunda paylaştığın selfie’ni, Instagram'da filtreleyip, WhatsApp'ta en yakın arkadaşına göndermeden güne başlamak imkansız gibi hissediyor. 

Peki, nasıl oldu da bu dijital platformlar sadece haberleşmekten öte, hayatın her alanına, hatta beynimizin en derin köşelerine kadar girmeyi başardı?

Hatta benim gibi "Sosyal Medya Yöneticiliği "ne merak sardıysanız, ders konuları cazip gelip, bunu bir blog yazısına döndüreyim ki halkımız da bilgilensin diye yazmaya mı koyuldunuz. 

WWW hep görürüz nedir acaba derseniz, Word Wide Web kısaltılmışı,  Anlamı "Dünyayı saran ağ"

Dr. Tim Berners Lee tarafından 1989-1991 yılları arasında geliştirilmiş.

2000’lerin başında, internet sadece sabır gerektiren "yavaş dial-up bağlantısı" ve "geometrik şekillerle dolu" basit web sitelerinden ibaretmiş. Ben o dönemde bilgisayarda bir çizgiyi nasıl mı çizerdim? Ctr.123 yaz, bir çizgi, devam ettirmek istersen, aynı komutu yaz babam yaz. Ne günlerdi. Daktilodan bilgisayara geçmenin hazzını yaşamıştım.  

O zamanlar interneti açtığında, web sayfaları tıklanabilir hiçbir şey sunmaz, sadece düz metinlerden oluşurdu. Ama sonra ne oldu? Web 2.0'ın gelişmesiyle birlikte dünya dijital anlamda başka bir boyuta geçti. 

2004 yılında, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg, "Hadi gelin, birbirinize bakın, yazışalım, fotoğraf paylaşalım ve bir şekilde ‘like/beğen’ butonunu hayatımıza sokalım" dedi.  Ve Facebook şimdilerde dünyada en çok kullanılan Sosyal Medya Platformu oldu. Ben de Facebookçu olarak severim kendisini. 

Tabii bu, sadece birkaç yıl sonra, kişisel verilerle oynanılan, algoritmalarla yönlendirilen ve influencer’lar tarafından şekillendirilen bir dönemin habercisiydi.

Web 2.0, işte tam da buradaki devrimi temsil ediyor. İnsanların içerik üretmesine, başkalarıyla etkileşimde bulunmasına ve hatta içerik üzerinden para kazanmalarına olanak tanıyan bir platform dönemi başladı. 

Artık yalnızca sabırla, bir siteyi ziyaret edip okuduğumuz zamanlar geride kaldı. Bizler de "içerik üreticisi" olmaya başladık. Hatta öyle ki, bir gönderi paylaştığında veya bir video çektiğinde, anında bir influencer olma şansın her zaman kapında. 

Hatta aniden fenomenleşerek, "Evde otururken kimseye bir şey anlatmıyordum, sosyal medya ile kendimi ifade edebildim veeee bir baktım 50 bin takipçim olmuş! Beni tıklar ve beğen yapar mısın?" diyebilirsin. 

Instgram ile de hayatımıza özgün ve parlak bir ironi girdi. Hepimizin hayatında en az bir influencer'ı oluştu.  Hatta belki o kişi sensin! Kim bilir? Evet, sosyal medya sayesinde, sıradan bir insan, bir anda tüm dünyaya hitap edebilecek kadar popüler oluverdi. 

2008’de Instgram kurulmadan önce kimse "influencer" kavramını kafasında canlandıramazdı. Ama şimdi, #ad etiketinin olduğu bir post ile birçoğumuz günlük yaşantımıza daha çok para kazandıran bir kitle etkisi yaratabiliyoruz.

Influencer'lık tam olarak ne mi? Bir nevi modern dünyada fikir liderliği. Bir influencer, sadece popüler değil, aynı zamanda "bu konuda otorite" sayılan kişidir. Mesela, Instagram’da yemek tarifleriyle başlayan bir fenomen, bir anda her tür markanın yüzü olabiliyor. Hatta, neredeyse yeni nesil reklamcılık anlayışında televizyon reklamlarının yerini almakla kalmayıp, "Ne kadar organik ve samimi!" gibi başlıklarla milyonlarca takipçiyi etkileyebiliyor.

Tabii burada dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele de, her influencer'ın doğal görünmeye çalışırken aslında hayatını profesyonelce düzenlemesidir. 

Anlayacağınız, bir influencer olmak; fotoğraf çekerken gülümsemenin ötesinde, algoritmalarla dost olmayı, doğru saatlerde doğru hashtag’leri kullanmayı ve tabii ki çok ama çok çalışmayı gerektiriyor. 

Yani kolay bir şey değil, etkileşim yapabilmek. Resimleri çekmek, küçültmek, platforma koymak. Bunlar hep iş. Siz elinize telefonu alınca pıt diye karşınıza çıkan şeylere kolay sanıyorsunuz ama emek bunlar emek... 

Bir diğer popüler platform olan Pinterest, bunu ders olarak işlediğimde Pin'in iğne olduğu, terest ekininde interest yani ilgi sözcüğünden türediğini öğrendiğimde çok ilginç geldi. Meğer ben bunu hiç düşünmemişim. 

Aslında bu platform  sosyal medyadan çok bir görsel keşif motoru olarak tanımlanabilir. 

Düş ve ilhamlarla dolu bir dünya. Pinterest, "Benim mutfağımda ne yapabilirim?" ya da "Yaz tatili için ideal kombin nedir?" gibi sorulara görsel çözüm bulmak isteyen herkes için bir cennet.

 Ayrıca, başkalarının paylaştığı panolar üzerinden hayatına yeni ilhamlar katmak da mümkün. Kısacası, Pinterest'te her şeyin çok estetik ve organize olduğu bir dünya var. Özetle, bir insanın hayal dünyasını 10 pin ile keşfetmeye ne dersin?

Ve tabii ki, Twitter yeni adıyla X. Bu platform bir sosyal medya mitolojik figürü gibidir. Kısa mesajların ve anlık paylaşımların kralıdır. 

Genellikle ağır abilerin girdiği platform, siyasi tartışma, haber ve bilgi buradan dünyaya yayılıyor.

Twitter demek daha işime geliyor, X'e bir türlü alışamadım. O bakımdan eski adını kullanacağım. 

Twitter'daki 140 karakterle başlayıp, şimdilerde karakter sayısını 280 olarak yükseltse de (bunu konuyu okuyunca unutmadım bak) ve 280 karakterle hayatını açıklamak zorunda bıraksa da, işin güzel yanı, burada fikrini söylemek için uzun paragraf yazma derdine girmiyorsun. Bir tweet atmak, fikir ve duyguları "hashtag" ile dile getirmek, bazen dünyada büyük değişimlere yol açabiliyor. Çünkü ne yazık ki, Twitter’daki birkaç cümle, politika ve gündemleri şekillendirebilir.

#MeToo yani ben de hareketinin veya #BlackLivesMatter'ın (Siyahların Hayatı Önemlidir)  viral olmasının temelleri de Twitter’da atıldı. 

Bir de 280 karaktere yazdıklarınızdan dolayı  Trend Topic olursanız yani TT değmeyin keyfinize. 

Kısacası, Twitter, kelimelerle devrim yapma yeridir.

Evet, tüm bu renkli dünyada, "Evet ben de işte bir influencer'ım" veya twitte döktürürüm demek kolay. Ancak sosyal medyanın altında başka bir oyun oynanıyor. O da Algoritmalar. Sosyal medya platformları, içerik üreticilerini ve takipçilerini birbirine bağlamak için karmaşık algoritmaları kullanır. Yani senin ne zaman bir fotoğraf yüklediğine, hangi başlıkları kullandığına, ne kadar etkileşim aldığından tamamen veri analizi ve yapay zeka sayesinde en popüler içerikler şekillendiriliyor.

Her paylaşımla like almak (beğenmek) ve yorum beklemek bir süre sonra bir alışkanlık haline geliyor. Peki ya beğenilmediğinde? İşte o zaman algoritmaların seni biraz daha geriye itmesiyle karşılaşıyoruz. Bu döngü de sosyal medya bağımlılığına kadar uzanıyor. Kendini her an bir telefon ekranında, takipçi sayısını izlerken bulabilirsin.


Ve tabii, sosyal medyanın ötesinde bir teknoloji harikası daha var. Son günlerin modası Yapay Zeka. Burada, ChatGPT gibi güçlü yapay zeka araçları, dijital dünyanın sınırlarını zorlayarak, bize her konuda yardımcı olabiliyor. İster bir metin yazmak iste, ister sosyal medya postları için içerik önerisi arayalım, yapay zeka sayesinde her şey çok daha kolay. Mesela ben, chatgpt ile tahlil sonuçlarımı doktora sormadığımdan bile çok didiklerken, grok gibi yapay zeka programlarla ailemi ve arkadaşlarımın havalarda uçurup danslar  yaptırıp, güldürebiliyorum. 

Bundan birkaç yıl önce, bir konuda araştırma yaparken saatlerce kitap karıştırmamız gerekirdi. Şimdi ise, ChatGPT gibi araçlarla saniyeler içinde bilgiye ulaşabiliyoruz. Artık bir şeyleri öğrenmek, yazmak ya da yaratmak için hem zamandan hem de çabadan tasarruf ediyoruz. Sosyal medyada içerik üreticileri, yapay zekayı daha verimli kullanarak daha yaratıcı, özgün ve ilgi çekici paylaşımlar yapabiliyorlar. Bu da, dijital dünyada fark yaratmak için büyük bir fırsat yaratıyor bize. 

Ama benim can noktam WhatsApp. Çıkaranlar nur içinde yatsınlar. Onsuz bir hiçiz.


Artık bir şifreyi unutmamak için, “WhatsApp’a kaydedip”  sorunu çözebiliyorum. "Sevgili Kendim" diye bir yer açtım. Herşeyimi oraya kaydediyorum. Kaybolmasına istemediğim evrakları yıldızlayıp orada arşivliyorum. 

Uzaktan çalıştığım için sanki yan odada çalışır gibi, anında istenilen evrakları WhatsApp ile gönderiyor, soruları cevaplıyorum. 

Bazen düşünüyorum, eğer WhatsApp olmasaydı, bu kadar verimli, bu kadar organize olamazdım. Muhtemelen kaybolur, “Aaa, bu mesajı daha önce atmıştım!” diye sürekli geçmişi kurcalayarak bir hayat sürerdim. Ama WhatsApp, bir “digital asistan” gibi, her an yanımda.   

Artık her şeyimi ona emanet ediyorum: Bilgilerim, hatırlatmalarım, hatta bazen moral kaynağım bile WhatsApp. Sadece güvenlik konusunda biraz tedirginim; acaba WhatsApp’ta kaybolan tüm bilgilerim bir gün "bulut"ta mı uçup gider? Neyse, ne kadar uçtan uça şifrelidir dese de, son çıkan olaylarla güvenilir mi düşünmeden edemesem de, ben yine de WhatsApp’a güveniyorum. Yani kısaca WhatsApp candır. 

Çünkü o, sadece bir uygulama değil, bir yaşam tarzı! Yaşlıların kendinden haber verme şekli, yaşadığımızı gruplara bildirme mekanizması, bir çeşit sosyalleşme ağı.

Haa bir de iş dünyasının kullandığı Linkedln var ki. Orası tam bir karizma. Sadece bilgilerin ve bilgili kişilerin uçuştuğu havalı bir platform. Onu iş dünyası seviyor. 


Aaa  en önemli Youtube, Nerdeyse unutuyordum. Youtube herşeyin alt yapısı bence, kendi kanalınız, istediğinizi izleyebilme ile dünyaya açılan pencere. TV kanalı sahibi gibi, "Kanalıma Hoşgeldiniz" şeklinde paylaşımlar yapıp, dünyanın bir köşesinde kendinizden herkesi haberdar edebiliyorsunuz. 

Sonuç olarak, sosyal medya hepimizin hayatına, tam olarak "bu kadar" dokunduBazen iş dünyasında fark yaratmak için, bazen sadece arkadaşlarımızla hasret gidermek için, bazen de yeni bir trendi takip etmek için kullandığımız bu platformlar, artık yaşamımızın en vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. 

Belki de yıllar sonra, çocuklarımıza anlatacağımız ilginç bir hikaye olacak: "Bizim zamanımızda Instagram filtreleri bu kadar iyi değildi!"

"Ah ahh siz bilmezsiniz, ben sosyal medya da ne kadar aktiftim, şimdi ki gibi bir düğmeyle yanımıza insanlar gelmiyordu. Uğraşarak takipçi buluyorduk"

Der miyiz deriz.

Sosyal Medya ile biz hep güzeliz. 



13 Ocak 2026 Salı

HERŞEYİN SONUNU BİLMEYİ İSTEMEK

Benim kendime göre neden yaptığımı bilmediğim, başkalarına göre de hayretle karşılanan bir durumum var. 

Ben kitap okurken bir yerinde merak edip, önce sonunu okurum sonra kitaba devam ederim. 
Ben dizi izlerken Netflix'de filan illa konusunu iyice bilmeliyim ya da muhakkak bir yerde sonu nasıl bitti diye son bölümü izleyip diziye devam ederim. 
Ben test çözerken, 20 soruysa bazen 20.nci sorudan başlarım. 
Ben bir bebek için "acaba 30 yaşında nasıl olacak" diye düşünürüm. 

Dedim bu nedir? Sonu merak etme duygusu. 

Benjamın Butto'nun Tuhaf  Hikayesi filmi gibi, Önce yaşlı olarak başlasak, yaşamı bebek olarak mı bitirsek. Bence zevkli olmaz sanki. Yaşam da sondan başlasa zevk alınır mı bilemem ama Chatgpt'ye sordum. 

Chatgpt'ciğim nedir durumu ahval. Ben iyi miyim, klinik vaka mıyım diye? 

Tüm yazılanlardan en önemli bana göre can alıcı cümle şu! Sen sonuç odaklısın, BBY teşhisi kondu. (Bir B.... Yok)  

 “Her şeyin sonunu bilmeyi istemek”, genelde belirsizliğe tahammül edememe ile ilişkilendirilir. Bunun arkasında birkaç farklı duygu ve ihtiyaç olabilir:
  • Kontrol ihtiyacı: İnsan, sonu bildiğinde kendini daha güvende hisseder. Bilinmeyen, tehdit gibi algılanabilir.

  • Kaygı ve endişe: “Ya kötü bir şey olursa?” düşüncesi, sonucu önceden bilme arzusunu doğurur.

  • Hayal kırıklığından korunma isteği: Sonu bilmek, duygusal olarak hazırlıklı olmayı sağlar.

  • Anlam arayışı: İnsan yaşadıklarının nereye varacağını bilmek ister; bu, hayatı daha “mantıklı” hissettirir.

  • Mükemmeliyetçilik: Her şeyin net ve kesin olmasını isteme hali.

Felsefi açıdan bakıldığında ise bu istek, insanın faniliğiyle yüzleşmesi ve zaman karşısındaki çaresizliği ile ilgilidir. Sonu bilmek, belki de geçicilik duygusunu bastırma çabasıdır.

Ama paradoks şudur:


Her şeyin sonunu bilmek, çoğu zaman anı yaşamayı zorlaştırır. Belirsizlik rahatsız edici olsa da, umut, merak ve anlamın önemli bir kısmı oradan doğar.

Ama sınavlarda sondan da, baştan da başlasan sonuç değişmiyor. Çalışmazsan olmaz. 

Bugün ki yazı konum durum incelemesi idi. Merak ettim. 

Dedi ki yapay zeka.

Ben biraz daha kişiselleştireyim mi?

Dedim hadi neden ben böyleyim, kıvırtmadan düpdük söyle Yapay zekacığım: 

Dedi ki, şöyle bir düşünerek belki de; 

Her şeyin sonunu bilmeyi istemek, kişisel düzeyde çoğu zaman şunu söyler:

“Hazırlıksız yakalanmak istemiyorum.”

Bu genelde geçmişte yaşanan bir şeyle bağlantılıdır:

  • Beklenmedik bir ayrılık

  • Yarı yolda kalmış bir ilişki

  • Umut bağlanan ama hayal kırıklığıyla biten bir durum

  • Kontrol edemediğin bir kayıp

Zihin şunu öğrenir:
“Bilmezsem acır.”

Ve bu yüzden geleceği önceden görmeye çalışır.

Ama bunun bir bedeli olur:

  • Anı tam yaşayamazsın.

  • Güzel şeylere bile temkinli yaklaşırsın.

  • “Nasıl bitecek?” sorusu, “Şu an nasılım?” sorusunun önüne geçer.

Aslında sonu bilmek istemek, çoğu zaman sondan değil, acıdan korkmaktır.

Bir de şu tarafı var:

Bu istek bazen güçlü görünür ama altında yorgunluk vardır. Sürekli tetikte olmak, sürekli olasılıkları hesaplamak insanı içten içe tüketir.

Şunu nazikçe söyleyebilirim:

Bu, “fazla düşünen” değil, fazla hisseden insanların halidir.

Diye güzelce sıralayınca, ben de dedim ki ona... 

Vay anasını, oyuna mı geldim.

Efendim işitmedim, bana bir şey mi dedin. 

diyerek diyelim cümle günahlarımıza "estağfurullah"

Benim yorumum. 

Eğleniyorum be chatgpt. Başı sonu farketmez. Maksat muhabbet olsun. 

(bu yazı bir iş arasında, beş dakika da kaleme alınmıştır. Fazla anlam yüklemeden)



15 Ocak 2025 Çarşamba

YAPAY ZEKA BANA BİR BLOG YAZISI YAZAR MISIN LÜTFEN?


Hayatın İçinden: Ölüm ve Pozitif Yaşam

Hayat, bazen mutlulukla, bazen acıyla iç içe geçen bir yolculuktur. Yaşadığımız her an, bizde hem neşeyi hem de zorlukları sunar. Ancak bu yolculukta en önemli şey, onun anısının anlamlı ve hayatının olumlu bir şekilde kutlanmasıdır. Ölüm, bu yaşam yolculuğunun kaçınılmaz bir gerçeğidir. Fakat ölüm, sadece bir olgu değil, aynı zamanda yaşadığı değeri hatırlatan bir öğretmendir.

Ölüm ve Yaşamın Kıymeti

Ölüm, insanlar için genellikle ortaya çıkan bir olgudur. Ancak hastalığın, ölümün varlığı, yaşam değerini anlamamıza yardımcı olabilir. Çünkü ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul etmek, onun gününün kıymetini bilmemizi sağlar. Birçok insan, sevdikleriyle hayatta kalması onun anısını daha değerli, hayatlarını daha anlamlı hale getirebilmek için bir fırsat olarak görüyor. Eğer ölümün bir oğlunun olmaması, yaşamın bir bütün olarak bir döngüde yer değişiminde farklılıklar varsa, hayatın onun anına daha deri olması

Ölüm, bazen kayıplarla karşılaşıyorum

Pozitif Yaşamın Gücü

Pozitif yaşam, yalnızca mutlu ve neşeli anları değil, aynı zamanda kayıplarını ve acılarını anlamlı bir şekilde karşılamayı içerir. Yaşamın yönünü olumlu bir şekilde kabul etmek, ona olan bakış açımızı değiştirir. Zorlukların rakipleri ne kadar güçlü durabileceğimizi ve her şeyin geçici olduğunu fark ettiğimiz

Birçok kişi, pozitif yaşamı, günün güzel hayatına yaşadığını görüyor. Ancak olumlu yaşam, aslında onun içinde bir anlam arayışıdır. Kötü bir gün, kayıplar veya engellerle karşılaşırsanız, bunlar birer fırsat olabilir. Çünkü onun deneyimleri, bizde bir şeyler öğretir. Acı, geçici doğum durumları ve bunun ardından her zaman büyüme ve

Pozitif yaşam, kendimizi daha iyi tanımak, çevremizdeki insanlara daha fazla değer vermek ve hayat küçük ama anlamlı anmalarını kutlamaktır. Yaşamın her aşamasında neşeyi ve huzuru bulabilmek, yaşamın anlamı

Ölümle Yüzleşmek ve Yaşamı Kutlamak

Ölüm, yaşamın bir parçası olduğunda, onu kabullenmek aslında bir özgürlüğün anlamı gelir. Ölümün ne kadar uzak bir gelecekte olduğunu bilmesek de, onun günümüzün kıymetini bilinebilir, pozitif bir yaşam sürmek için önemli bir adımdır. Kaybettiğimizde, sevdiklerimize daha fazla sarılmak, hayatımızdaki küçük mutlulukları fark etmek ve onun anısını kutlamak, ölümün yaşamımıza getirdiği en değer

Onun değerini bilmek, sadece bir oğul değil, bir başlangıçtır. Ölüm, yeni fırsatların ve başlangıçların kapısını aralar. Her gün, yeni bir umut, yeni bir şans ve yeni bir anlam için fırsatlar sunuyor. Yaşamın her anında, olumlu bir bakış açısıyla, her durumda güzellikler devam eden yaşam yaşamı daha

Sonuç Olarak...

Hayat, ölümle tamamlanan bir yolculuktur, ama yolculuğun onun anısına değerdir. Ölümün kaçınılmazlığını kabul etmek, yaşamı daha çok anlamamıza yardımcı olabilir. Her günü, her anı, her nefesi kutlamak, yaşam pozitifi

Sonuçta yaşamı, anıyla, duyguyla sevgiyle, şükranla ve neşeyle kutlamayı unutmayalım. Ölüm, yalnızca bir oğul değil, hayatın anlamını daha derinden kavrayabilmemiz için bir hatırlatıcıdır.

Hayat kısa, ama onun hatırası çok değerli... Yaşayın, sevinin ve onun tadını çıkarın.


CHATGPT' ye 3 ana başlık verdim. 

Hayatın İçinden

Ölüm

Pozitif olma.

SONUÇ yukarıdaki güzel bir yazı çıktı. Blogcuların pabucu dama atıldı desem de kısıtlı cümleler ile duygu var mı bilemedim. kesik cümleler. sanki bir robottan çıkan can alıcı kelimeler.



18 Aralık 2023 Pazartesi

GÜZEL BİR HİKAYE (KAPI ÇALMA SESİ)

Bu yazıyı okuyunca yakın zamanda kaybettiğim annemi düşündüm. Gerçekten de her sabah günaydın mesajları veya telefon aramaları yapmak meğer ne kadar duyguluymuş. 

Sizinle de paylaşmak istedim. İnternetten alıntı her zaman olduğu gibi. Anonim diyelim kim yazmış, ne zaman bilinmiyor, ama yazanın yüreğine sağlık .

KAPI ÇALMA SESİ...   (En İyi Yaratıcı Ödül 2023)

Geçen kış işimden çıkarıldım. Geçimimi sağlamak için gazete dağıtımcısı olarak geçici bir işe girmek zorunda kaldım. Dağıttığım evlerden birinin posta kutusu mühürlenmişti, bu yüzden kapıyı çalmak zorunda kaldım. Dengesiz adımlarla yaşlı bir adam olan Bay Xu, yavaşça kapıyı açtı. "Efendim, posta kutusunu neden mühürlediniz?" diye sordum.

"Bunu bilerek mühürledim" diye cevap verdi.

Garip bir şekilde gülümsedi ve devam etti: "Seninle bir konuyu tartışmak istiyorum. Her gün gazeteyi bana teslim ederken lütfen kapıyı çal ya da zili çal ve bizzat bana ver."

"Elbette ama bu ikimiz için de sakıncalı ve zaman kaybı" diye cevap verdim. Bu düzenleme beni şaşırttı.

O, "Sorun değil, her gün evdeyim. Buna ne dersin... Kapıyı çalma ücreti olarak sana her ay fazladan 500 yuan vereceğim" dedi.

Yalvaran bir ifadeyle ekledi: "Eğer bir gün kapıyı çalarsanız ve benden haber alamazsanız lütfen polisi arayın!"

Şok oldum ve "Neden?" diye sordum.

"Eşim vefat etti, oğlum yurt dışında, ben burada tek başıma yaşıyorum, kim bilir benim zamanım ne zaman gelir?" diye cevap verdi.

O anda yaşlı adamın buğulu, nemli gözlerini gördüm.

"Gazeteye okumak için abone olmuyor musun?" diye sordum.

"Hiç gazete okumam... Kapı sesi için abone oluyorum!" diye cevap verdi.

Ellerini kavuşturdu ve şöyle dedi: "Genç adam, lütfen bana bir iyilik yap! İşte oğlumun yurt dışı telefon numarası. Bir gün kapıyı çalarsan ve benden haber alamazsan lütfen oğlumu ara ve ona haber ver.. "

Bunu okuduktan sonra arkadaş çevremizde yalnız, yalnız yaşlıların da olduğuna inanıyorum. Bazen, yaşlılıklarında neden hala çalışıyorlarmış gibi sabah ve akşam selamlarını veya WhatsApp üzerinden mesaj gönderdiklerini merak edebilirsiniz.

Aslında bu sabah ve akşam selamlarının anlamı, kapı zilini çalmak veya çalmak gibidir; bu, birbirimize güvenlik dilemenin ve özen göstermenin bir yoludur.

Günümüzde WhatsApp çok kullanışlı ve artık gazetelere abone olmamıza gerek yok. Vaktiniz varsa yaşlı aile üyelerinize WhatsApp'ı nasıl kullanacaklarını öğretin!

Bir gün onların sabah selamlarını ya da paylaştığı yazıları elinize almazsanız hasta olabilirler ya da başlarına bir şey gelmiş olabilir.

Lütfen arkadaşlarınıza ve ailenize iyi bakın, sabah selamlarımızın birbirimiz için önemini anlayın...






5 Ağustos 2023 Cumartesi

ANNEM'E VEDA


Herkesin annesi özeldir belki. 

Ama benim annem gerçekten çok özel biriydi. 

Kimseyi kırmayan, naif, verici ve bonkör.

İyi ki annem gibi bir kişinin evladıymışım. 


22 Temmuz 2023,  gece 12.30 suları. 

Annem yatağından aradı ve nefes alamadığını söyledi. Hiç istemediği hastaneye bir kez daha götürmek istedik. Kendi ayağıyla sedyeye bindi, başörtüsünü örttü, çoraplarını bile kendi giyerek. Her zamanki gibi tertipli ve düzenli. 

Tekrar döneceğini umut ederek.....

Birlikte geçirdiğimiz son 1 saat içinde şuurunu hiç kaybetmeden, her zaman ki olgunluğu ile nefes almak için çırpınırken bile, o kelimeyi söyledi.

"Galiba sona geldim, sizleri de uykusuz bıraktım"

Yine herzaman ki naifliği, karşı tarafı düşünen tavrıyla birden fenalaştı ve o anda bize göre öldü. Ama doktorların yoğun bakım ünitesindeki 4 günlük mücadelesiyle hayata tutunamadı. Yoğun bakım ziyaretlerimizde onun bizleri hissettiği hissini hiç kaybetmedim. Ve o son günden, bir gün önce,  o anlamlı gözleriyle, ağlayarak belki de ablama veda etti ve  bana da öyle bir derin baktı ki. Belki o son bakıştı, belki boş bakış. Ama o güzel gözleri sanki bizi gördü. Yeşile çalan buğulu bir renk alan o güzel gözleri. 

Hastaneden gelen telefonlara pır pır eden yüreğim, 27 Temmuz 2023 Saat 13.00'de o acı haberi aldı. Annemi kaybetmiştik.

Çorlu da doğan annem, kaderin yönlendirmesiyle, Çorlu Devlet Hastanesinde gözlerini hayata yumdu. 

Çorlu'da doğdu, Çorlu'da öldü. Kırk yıl düşünsem, böyle bir yerde ölebileceği aklıma gelmezdi.  İstanbul'da bir sürü hastaneleri, yoğun bakımları gezen annem, doğduğu topraklarda canını teslim etti. 

O kadar güzel bir akışla, Küçükyalı Mezarlığında ebedi istirahatgahında yerini aldı.

Annem çok özel bir kadındı. O gitti. Ama her bir hücremizde onun varlığını hissediyorum. 

Annemi yıkadık, pakladık. İçinde hayal ederken bile ağladığımız tabutuna koyduk. Eşinin yanına bir tohum eker gibi, toprağa bıraktık. 

Orada yattığına inanamayarak, hastanede, teyzemlerde veya odasında gibi hayal ettik. 

Anneler vefat edebilir ama ölmezmiş derler. Nasıl bir duygu, nasıl bir kabulleniş bilemiyorum. 

Annelerin enerjisi, hücrelerindeki hisleri  evlatlarına geçermiş.

Gerçekten de her kalp atışımda, her düşüncemin başlangıcında, her gözümü kapatışımda sanki annemi hissediyorum. 

Anneler ölmezmiş, onların vücudundaki şifreleri, enerjileri farkında olmadan evlatlarına geçermiş. 

Aslında artık bizler çocuk olduğumuzu unutup, belki şimdi gerçek anlamda büyüdük. Artık evlatlarımız bize bir şey olacak diye korkmaya başladılar. 

Her gün açılan telefonlar, her gün anlatılan dertler,  tasalar, telefon çalınca " Aaa annem arıyor" diye sevinçle açışlar,  annemin sevdiği şeyi almalar, sadece ona gitmek için sabah erkenden gidip, onu görüp dönmeler her şey bitti.

Anneme gidiş gailem, annem yanımda olsun bana birşey olmaz demeler hepsini toprağa gömdük. İnanamadık ama annem su gibi kayıp gitti. 

Yoğun bakım dönemlerimizde bile hastane odasında ki o yoğun sohbetlerimiz, güzel komik videolarımız,  onun olgunluğu, annemsiz yaşayacağımız günlerimizin bilinmezliğiyle gözyaşlarımızla sadece onu şimdiden çoook ama çoook  özleyişimiz.

Çocuklarımı büyütürken yanımda olduğun,  her işini bırakıp yanıma koştuğun, bizi güzel yetiştirdiğin, kardeş bağları, aile bağlarını yüreklerimize işlediğin, az parayla da olsa nasıl zengin yaşamayı bize öğrettiğin için sana minnettarım anne. 

Biz senden razıyız, inşallah sen de bizlerden razısındır. 

Sadece ona şu an söyleyemediklerimizin dışa vurumu belki de bu yazım.

Annem canımın içi. 

Hiçbir zaman yoran bir yaşlı değil, her zaman sohbeti dinlenen, olgun bir kişiydin sen.

Babamın da ölümünden sonra yazdığım yazı da,  onun edebi sözleriyle, şakaları ile yazımı tamamlamıştım. 

Sen edebi konuşmaları sevmeyen, fazla vıcık vıcık, mucuk mucuk olmayan ama evlatlarını çok seven, ne olgun biriydin annem. 

her arayanın "Az lokmasını yemedik" demeleri gönül zenginliğini, 

her arayanın " Ne olgun ve akıllı bir kadındı" demeleri senin yüce gönüllüğünü,

her arayanın " O şimdi cennetlik " demeleri de herkes de ne güzel bir iz bıraktığının delilidir.

Mekanın cennet olsun, gül yüzlüm, Gülten'im.

Mekanın gül bahçeleriyle dolsun, annem, Gülten'im.

Ne desem bilemediğim, yeri doldurulamayacak Gülten'im.

İlk nefesim,

İlk  kucağım,

İlk omuzum,

İlk aşkım,

Dertdaşım,

İlk hissim,

İlk bilgim,

Bağlandığım tek değer,

İlk kitabım,

İyikim.


İlkler sonsuzdur Anne.

Sen paha biçilmez,

Sen ÖLÜMSÜZSÜN

Hayattan önce de, hayattan sonra da


Birgün, biryerlerde  kavuşmak üzere.... 

Bizi bekle....

Kızın Serpil