mail adresinizi yazarak bizi izleyebilirsiniz.

29 Eylül 2017 Cuma

BİR ELİMİZDE TELEFON... HAYATI KAÇIRIYORUZ..


Ne atom bombası 

Ne Londra Konferansı 

Bir elinde cımbız, 

Bir elinde ayna; 

Umurunda mı dünya



Orhan Veli Kanık bu şiirini yazarken 
bir elimizden cımbızın, bir elimizden de aynanın hiç düşmeyeceği dünya da yaşayacağımızı zannetmiş ama yanılmış... 
Çünkü 2000'li yıllarda bir elimizden düşmeyen ;
sadece TELEFON.


İşte bu videodaki gibi etrafımızda olup bitenlerin farkına varamıyoruz son günlerde.. Kısaca; hayatı kaçırıyoruz.

Yazımız konusu dün birden oluştu kafamda...  Metrobüste giderken telefonumu açmayarak etrafa ne kadar yeni binaların yapıldığını, ağaçlandırmaları, yeni dükkanları ve metrobüsdeki insan profillerinin ilginçliklerini incelerken anladım. 

Biner binmez telefonumuza açarak aslında hayatı kaçırıyoruz sanki,
FARKINDA MISINIZ?



Yüzyıllar boyunca insanlar, uzak yerlerle haberleşmeyi sağlayacak işaretler gönderme yollarını aramışlar. Mesaj iletmek için başvurulan ilk yöntemler, açık havada yakılan ateşler ve parlayan aynalar imiş.  Fransız Claude Chappe 1793'te icat ettiği mesaj iletme makinesine, "uzaktan yazan" anlamında "telgraf" adını vermiş.  



Sonra ki 40 yıl içinde elektrikli telgraf geliştirilmiş ve 1876'da Alexander Graham Bell, ilk kez konuşmaları teller aracılığıyla iletmeyi sağlayan telefonu icat etmiş. Bu Alexander amcamı oldum olası çok severim. Severim de ne bilsin yıllar yıllar sonra bağımlı bir alete geçileceğini rahmetli... Sağırlarla ilgili çalışmaları, Bell'i seslerin havadaki titreşimlerle nasıl oluştuğunu merak etmeye yöneltmiş, "armonik telgraf" adı verilen bir düzenek üstünde çalışırken, elektrik akımının konuşma sırasında oluşan titreşimleri andıracak biçimde değiştirilebileceğini bulmuş.  



Türkiye'de ilk telefon 1908 senesinde uygulanmaya başlanmış.  Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 senesinde hizmete açılmış ve biz Türkler çok sevinmişiz. İlk otomatik telefon santralı 1926 senesinde Ankara'da kurulunca, ardından da telefon santralleri illere yayılınca biz bu ilk sesli alet-i edavatla tanışmışız. Ne de olsa birbirimizi merak eden, nerde olduğunu bilmeden uyuyamayan bir milletiz.   


İyi de Alexander amcam sabit telefonu icat etti de bu elimize yapışan cep telefonu kim buldu. 



Motorola firmasının CEO’su (bir numaralı yöneticisi), eşiyle birlikte Karayip’teki el değmemiş küçük adalardan birine tatile gitmiş. CEO’nun eşi otele yerleştikten sonra çocuklarını arayıp konuşmak istemiş. Ama adada telefon falan yok. Birden çok sinirlenmiş. Oysa ki el değmemiş bir adaya maceralı bir gezi yapmalarını isteyen kendisiymiş.



Eşine “Koskoca Motorola’nın başındasın. Portatif bir telefon yapmayı neden bugüne kadar başaramadın?” demiş. Ve CEO, tatil bitip de Motorola’daki koltuğuna oturduktan hemen sonra, cep telefonuyla ilgili çalışmalara başlamış.



İlk cep telefonunu 1973’te Motorola firmasında geliştirmiştir. Modeli Motorola Dyna-Tac’dir. GSM Tarihçesi 1973 yılında ilk cep telefonunun mucidi olan Martin Cooper, GSM teknolojisinde pek çok yenilik bekliyor. İlk cep telefonunu 30 yıl önce üreten Martin Cooper bugün 70 li yaşlarda.

Motorola’da mühendis olarak çalışırken ürettiği cep telefonunun son on yılda hızla yayılmasını ve 850 gram ağırlığındaki bir tuğla görünümünden 80 – 90 gram ağırlığındaki teknoloji ürünlerine dönüşmesini ilgiyle izliyormuş. Ancak Cooper’a göre bu teknolojiler daha başlangıç.

Cooper’ın hayalinde kulağın arkasına sığabilecek kadar bir cep telefonu üretilmesi yatıyor. Sesli emirle ya da kullanıcının düşüncesiyle arama yapacak telefon, bir arama geldiğinde ise çalmak yerine, kullanıcısının kulağını gıdıklayacakmış. Eeee iyi elimizden düşer böylece, kulağımıza, başımıza alimallah vücudumuzun değişik yerlerine yerleşecekmiş. Hayırlısı diyelim o vakit. 

Cooper, Motorola’da sistem bölümü müdürü olarak çalıştığı dönemde, cep telefonunun geliştirilmesinin ardında yatan fikri şöyle açıklıyor: "Temel hayalimiz insanların arabalara konuşmak zorunda kalmamasıydı. İnsanlar bir masayı ya da bir duvarı aramak istemiyorlardı."demiş de bilmezmiş ki insanoğlu bu canım,  geliştirmeden duramıyor ki.. 

Güzel alet ama hayatı da kaçırmamamız lazım, etrafı gözlemlememiz gerekir.  Dün metrobüste bir sürü hikaye geliştirdim. Bakın bunlar nelerdi.  Ajan James Bond edasıyla düşündüm yani.. 

Mesala, Allah korusun metrobüsün içinde bir canlı bomba var, hareketlerinden anlayıp yakalamak istesek de cep telefonuna bakarken yanımızda kimin oturup kalktığının bile farkına varamıyoruz. Kaldı ki adamı teşhis edip, ihbar edelim. Allah korusun yani.. 

Yanımızdan harika bir araba geçiyor mesela, eşiniz dostunuz "Aaaa harika bir şey diye söylerken, arabada telefonu kapatıp bakana kadar vızzzt geçiveriyor. Gördünüz mü hayatı bir çırpıda kaçırdınız.

Masaya oturur oturmaz, eskiler besmele çekerdi, sizler selfie çekiyorsunuz diyorlar. Doğru.. İçimizden beslemeyi çekeriz de, bu sahne kaçmaz yahu..


Bebeklerimize ninni söylerken, şimdi açıyoruz telefonu veriyoruz eline.. Beybimiz şıp diye susuveriyor.



Bu sene yaptığım yaz tatilinde, Ordu'nun Ünye ilçesini telefonumdaki Ünye yazılarını okurken geçivermişiz. Ünye'de güzelmiş dedi eşim...  Arabada biraz hızlı geçince, bizim Ünye sanal alemde gezinti olarak kaldı.. Göremedim ya, kaçırdık işte hayatı..  


Tuvalette işimizin bitmesi  5 dakika.. Telefon+tuvalete girmek ise 15 dakika imiş, birde wi-fi varsa vay haline, bir de priz taksalar değme keyfine... 

Telefon için yadsınamayacak bir gerçek ki o da şu... Günümüzün en güzel bilgi kaynağı..  Sosyal alemi takip, haberleri takip, etkinlikleri takip. Onlar olmasa tüm güzelliklerden nasıl haberim olur o da bir gerçek. 

Kimselere muhtaç olmadan, şıp diye bilginin içindesiniz..  Ben de telefon bağımlısıyım, faydalı kullananlardanım. Seviyorum ne yapayım. Ama küçük detayları da bazen kaçırdığımı da üzülmüyor değilim yani..  

Sırf telefona bakar iken değil, bazen tuvalete gider iken de hayatı kaçırıyormuşuz meğer.. Aşağıda videoyu da gülümsemek adına yazımın sonuna ekliyorum o zaman.


25 Eylül 2017 Pazartesi

ÇATILARIN ESTETİĞİ KİREMİT ARTIK DUVARLARDA

Eskiden çatılarımızı süsleyen kiremitler, son zamanlarda duvar tablosu olarak kendine yeni bir misyon edindi. Çünkü cıngıl çatı çıktı mertlik bozuldu. Eski Mahya, Osmanlı veya düz kiremitleri şehirlerde bulmak zor oldu. Her gittiğim köydeki terkedilmiş evlerin çatısından aldığım kiremitlerle süslemeler yaptım.

Kiremit süsleme merakım son zamanlarda çok arttı, basitçe bir iki kiremit süsledim. Hamur kabartma tekniklerini kullanarak daha güzellerini yapmaya çalışacağım.

İlk Brezilya ve İspanyol kadınların süslemesi olarak gördüm. Şimdilerde civar köylerden kiremit taşıyıp naçizane kiremitleri süsledim. Hepsinin yaşanmışlığı, anıları var...










20 Eylül 2017 Çarşamba

SENİ YEMEYE ÖMRÜM YETMEZ Mİ?

Son günlerin trendi,  kavanozda domates sosu  ve menemen yapmak. 

Kışın sizler pahalı pahalı tomateslerrr alır iken, ya biiiiz, ya biiiz.. Tabii ki de 70 kuruşu yazdan aldığımız domatesleri yiyor olacağız diyerekten annemin ve yeğenimin ısrarı ile bizde bu domates işine girdik. (sanki konserve fabrikası açıyorum "işine girdik" filan derken, söz gelişi yani) 

Bendeniz devamlı "Ayyy ne gerek, alırsın Tat kübik kesilmiş domates, koyarsın pırasana, ıspanağına"  diye veryansınlarda bulunsam da; geçen sene bana verilmiş 1 şişe menemenliğin tadına doyamamış olarak,  "belki bir iki kavanoz kaparım" edasıyla giriştim bende kışlık domates yapımına.. Getirin bana domates, biber, patlıcaaaaan diye Barış Manço edasıyla giriştim işe..



Allahım!! bu iş bana göre değilmiş, her şeyi mevsiminde yemeliymişsin azizim. Ne o öyle yazın sebzelerini kışa taşımak, ye kışın balık, ıspanak, pırasa.. Menemen şart mı? desem de bu domates işi hoşuma gitmedi değil.

Hem de bu konuda bilgi sahibi olarak bilimsel bir şekilde domateslerimizi yaptık. Bakınız aşağıdaki bilgi.. 5. sınıf fen kitabından.... 

Kavanoz kapakları: Sıkışan kavanoz kapağını açmak için kapağın ısıtılması açılmayı kolaylaştıracaktır. Metal camdan daha fazla genleşmektedir, kavanoz sıcak su içine konulduğunda kapak kolaylıkla açılır. 

Nasıl mı?

100 kilo domates alıp, hepsini yeğenlere, kardeşlere  paylaştırırız diye başlasak da, esas olan evde kalan domateslerini azar azar yapmakmış. İş görev olunca zor oluyor ama bitirdik vallahi de 100 kilo domatesi...

Önce; mikserimizin orta boy olmasından dolayı 5-6 tane domatese, 1 adet kırmızı biber düşecek şekilde mikserde çektik. Tencereye koyduk.


Tencere dolana kadar bu 5 domates, 1 biber olayını devam ettirerek dolan tenceremizin altını yaktık. Suyunu çekene kadar kaynattık ve indirmemize yakın da tuz ve salad yağı ile yağladık..

Sonra bilimsel bir şekilde kavanoz kapaklarını ısıtıp, kavanozlara doldurup, ısıtılmış kavanoz kapaklarını kapatarak kavanozları hoooppp ters çevirdik. İşte o an önemli.. Kapak tutmazsa taaak diye atıveriyor. Biz çevirdik. Bir gece beklettik. Ertesi sabah kabaran, köpüren bir şey yoksa, işte kışlık domates ve menemenlerimiz hazır idi..



Ben bu yazımı niye mi yazdım.. Nerdeyse 100'e yakın kavanoz yaptık. Ağzımda "seni yemeye ömrüm yeter mi" namesi  takıldı.. Böyle bir şarkı vardı ya; kimindi acep diye baktım. Meğersem Ümit Besen'in "Seni sevmeye ömrüm yetmez mi" şarkısının melodisiymiş aklımdan geçen.  


Şimdi size düşen, Allah ömürler versin de keyif içinde bu soslarınızı yeyin demek.  Hep bunu deyip, hem de şarkıyı  dinleyin, biraz domatese uymasa da güzel melodi ile vaktiniz neşelensin.