3 Mart 2026 Salı

Kitap Basmak mı, Blog Yazmak mı? İşte Bütün Mesele Bu...


Yazmak… Kimi için bir tutku, kimi için bir terapi, kimi içinse bir kariyer hedefi. Fakat yazmaya gönül veren herkesin bir noktada kendine sorduğu o meşhur soru gelir.

Kitap mı basmalıyım, yoksa blog mu yazmalıyım?


İşte bütün mesele tam da burada başlar. Ben blog yazmaktan yanayım. Çünkü devir dijital devri. Kimseye yük olmadan, kendinizle başbaşa kaleme almak.

Kitap basmak, geleneksel anlamda yazarlığın zirvesi olarak görülür. Raflarda yer almak, imza günleri düzenlemek, okurların kitabınızı eline alması filan pek havalı olmuyor değil.

Bu, somut ve kalıcı bir iz bırakma hissi verir. Bir kitap yıllar sonra bile bir kütüphanede keşfedilebilir.

Blog yazmak ise hız ve erişim demektir. Yazınızı bugün yayımlarsınız, yarın dünyanın öbür ucundan bir yorum alabilirsiniz. Anlık geri dönüşler, etkileşim, paylaşım.

Dijital çağın dinamizmi burada devreye girer. Anında yorumlardaki kişiye dönüş yapabilirsiniz. 

Kitap basmak, özellikle geleneksel yayınevleriyle çalışıldığında, belirli bir prestij sağlar. “Yazar” unvanı daha görünür hâle gelir. Ancak bu süreç uzun, zahmetli ve çoğu zaman sabır gerektirir. Bayağı bir  dosya gönderimleri, editör süreci, baskı, dağıtım…

Blog yazmakta ise ipler tamamen sizin elinizdedir. İster haftada bir yazın, ister her gün. Konu seçimi, üslup, uzunluk.  Hepsi sizin kontrolünüzde. Üstelik yayınevi onayı beklemeden düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Benim gibi okuduğunuz birşeyden bir den bunu yazmalıyım der, üstte çalışırken altta aklınıza gelenleri blog sayfanıza not düşüverirsiniz.

Bir kitap, doğru kitleye ulaştığında uzun vadeli gelir sağlayabilir. Ancak baskı maliyetleri, dağıtım oranları ve telif payları düşünüldüğünde kazanç her zaman beklendiği gibi olmayabilir.

Blog ise reklam, sponsorluk ve dijital ürünlerle farklı gelir modelleri sunar. Fakat burada da düzenli içerik üretimi ve sadık bir okuyucu kitlesi oluşturmak şarttır. Mesela ben yıllardır Google Adsense üyesiyim. Bir kere 100 dolar kazandım. O da fi senesinde. Bir daha da hiç tıklasalar da kazanamadım. 

Bloğun ikinci handikapı birden sitenin kapanması. Mesela ben ilk Blog yazarlığıma Blogger'de başladım. Site kapandı, ordaki yazılarımı da blogspota alamadım. Emek çöp. 


Aslında yazarlık; mecradan bağımsız olarak, düşünceyi kelimeyle buluşturma sanatıdır. 

İster matbaa mürekkebiyle, ister ekran ışığında, ister küçük bir instgram akışında,

Önemli olan anlatma cesaretidir.

Belki de mesele “ya o ya bu” değildir. Önce blog yazarak kendinizi geliştirebilir, kitlenizi oluşturabilir; ardından kitabınızı yayımlayabilirsiniz. Ya da kitabınızdan bölümleri blogda paylaşarak iki dünyayı birleştirebilirsiniz.

Kitap basmak mı, blog yazmak mı? Hangisi diye kararsız kalmaktansa asıl mesele, yazmaktan vazgeçmemektir. Çünkü fikirler paylaşıldıkça çoğalır, kelimeler yazıldıkça güçlenir.

Seçeceğiniz yol ne olursa olsun, önemli olan kaleminizin ya da klavyenizin susmamasıdır. Benim gibi çalışırken bile aklınıza geleni, alt ekrandan blog sayfanıza yazmanızdır.  ✍️

Yazmaya karar verdiniz. İlham geldi.  Bilgisayar açıldı. 

Kitap için yazdınız  diyelim. Artık ortamda şöyle bir cümle kurabilirsiniz:
“Benim bir kitabım var.”

Bakın, bu cümle tek başına karizma.

Raflarda adınızı görmek, kitabınızı eline alıp koklayan insanlar (evet hâlâ kitabı koklayan bir kitle var)

Artı tarafı ne? Kalıcı.
Eksi tarafı? Süreç bazen “ben galiba vazgeçiyorum” dedirtecek kadar uzun.

Blog açtınız diyelim. Yazıyı yazdınız, “yayınla” tuşuna bastınız.
Beş dakika sonra biri yorum yapmış:
“Bloğunuz bir harika, çok iyi yazmışsın.”

Tamam, o gün sizden mutlusu yok. Yorum bir bloğun en etkileşimli olayı. Ama insanoğlu nedense okusa da yorum yazmadığı için siz iletişimi anlayamıyorsunuz. 

Blog yazmak biraz dijital mahalle kahvesi gibi. Herkes gelebilir, fikir beyan edebilir. Üstelik yayınevi onayı beklemek yok. İlham geldi mi? Yaz. Sinirlendin mi? Yaz. Gece 02.17’de aklına harika bir fikir mi geldi? Yaz.

Tek risk:
“Bu yazıyı kim okuyor?” diye Google Adsense sayfasına bak. Tık bile yok.. 

Kitap biraz smokin giymek gibi. Özel, şık, ciddi.
Blog ise pijamayla fikir üretmek gibi. Rahat, samimi, filtresiz.

Biri “yazar” unvanını parlatır.
Diğeri yazma kasını geliştirir.

İkisini de yapınca kimse gelip “Hayır, sadece birini seçebilirsin!” demiyor.

Kitap çok satarsa şahane.
Satmazsa, Sorun yok. Anneniz, teyzeniz ve iki yakın arkadaşınızın kitaplığına dağılmış bir koleksiyonunuz olur.

Blog ise reklam, iş birlikleri, dijital ürünler derken başka kapılar açabilir. Ama önce sabır, emek ve “ben yazmaya devam edeceğim” inadı ister.

Gerçek şu:
Mesele kitap ya da blog değil. Mesele yazmak.

Yazmak istiyorsanız, bir yerden başlayın. Blog açın. Yazın. Yanlış yapın. Silin. Tekrar yazın. Sonra dönüp bakın; elinizde koca bir arşiv olmuş. Belki o arşiv bir gün kitaba dönüşür.

Belki de dönüşmez. Ama siz yazmış olursunuz.

Ve inanın, en büyük mesele de tam olarak budur.
Yazmaya cesaret etmek.

Şimdi sorayım; Çay veya Kahveniz hazır mı? Yazmaya başlayın. (Şu an Ramazan ayı, oruçluyuz ama iftara kadar içimizdekini dökebiliriz)

Benim gibi blog yazmayı tercih ediyorsanız, hayatınızı bir yerlere kaydedin.☕✍️

BİR GÜN GELECEK, ROBOTLARLA MUKABELE DE OKUNACAK MI HOCAM?

 

Ramazan ayı, oruç tutmanın, dua etmenin ve bol bol "sahura kalkmama" mücadelesinin olduğu mukaddes bir ay, 

Bu ayda, en geleneksel ve en önemli ibadetlerden biri de Mukabele okumak. Ölen annenize, babanıza kısaca tüm ölmüşlerimize okunan bu Kur'an ayında herkes mukabele yapma telaşında. Ya komşumuzun evinde, ya camide, ya da TV'de. 

Peki, gelecek ne gösteriyor? Robotlar, o kutsal anda camiye gelip, “Bismillahirrahmanirrahim…” deyip Kuran okumaya başlarsa ne olur?  

Bugün, yapay zekâ ve robot teknolojisi dünyasında neredeyse her şey mümkün. Kuran okumayı bile robotlara öğretebiliriz. Ama bir sorumuz var, onlar da bizim gibi ölmüşlerini hatırlayıp duygulanacak mı? Ya da benim gibi  Kur'an'ın arasında annesinin notunu görüp, şu an onun hissettiğini anlayabilecekler mi? 

Yani, bir robot “Fatiha” okurken gerçekten gözünden yaşlar dökülecek mi? Ya da bir “İhlas” okurken ruhunun derinliklerine inebilecek mi? Tabii, robotlar mükemmel telaffuz yapacak, kusursuz bir şekilde kelimeleri seçecek ama…  Kur'an okudu diye mesela sevap hanesine ne yazılacak. Çünkü onu Allah yaratmadığı için, kulun yarattığını Allah ödüllendirecek mi?

Bir robot Kuran okurken kalp temizliğini nereden bulacak? Tam “Rahman ve Rahim olan Allah’a” derken, acayip bir hata yapıp “Rahman’ın Rahmi” falan diyebilir. Çünkü robota kimse  "Bunu mu demek istediniz" diye soramayacak. 

Diyelim ki, robotlar Kuran okuyor. Peki ya bu teknolojiyi daha da ilerletirsek? Camilerde robot müezzinler? Ya da evimizde online robot Mukabele? “Alo, robot! Bugün hangi sayfadayız?” diye sordukça, robot size “Bugün Yasin Suresi'ndeyiz, haydi başlayalım!” diye cevap versin. Vay, tam da bugünün zaman yönetimi! 😎

Ama tabii, bu robotlar bizi çok ileriye götürebilir. Mesela, robotlar “Bugün Kuran’da bir hata yapmasak da iyi olur, çünkü anında geri bildirim alırız!” diye düşünebilirler. Hatta Google’a “Bugün hangi sureyi okumalıyız?” diye sorabiliriz! Allah korusun, robotlar gidip “Her şeyin bir zamanlaması var, bu günlerde Araf Suresi çok modada!” falan diyebilir. Ay, bu kadar dijitalleşme fazla geldi! 🤖📱

Tamam, robotlar çok harika olabilir ama ya samimiyet? Bir robotun Kuran okurken duygusal olarak bir şeyler hissetmesi, insanın ruhunu sarması mümkün mü? Duygulara hâkim olmayan bir robot, “Euzübillahimineşşeytanirracim” derken gerçekten o “şeytanın lanetini” hissedebilir mi? Yani, duygusal bir derinlik yoksa robotun o dua da olsa, “Güzel, ama yeterince etkileyici değil” gibi bir hisse neden kapılalım? 🤔

Ama tabii ki, bu robotların işleri kolay! Kuran’ı okurken takılacak hiçbir "duygusal" yükleri yok. Ne okuduğunu anlayan ama hiçbir şekilde “duygusal çöküş” yaşamayan bir ortam.


İşin özeti: Robotlar, Mukabele okurken rahat bir şekilde, “Oh, başka bir sayfa bitti!” diyecekler.

Kısa vadede, robotların camilerde veya evlerimizde Mukabele okuması biraz garip gelebilir. Ama gelecekte, bu tür teknolojik gelişmelerin dini ibadetlerle nasıl harmanlanacağına dair daha fazla şey duyabiliriz. Robotlar, mükemmel Kuran okuma becerileriyle dikkat çekerken, biz insanlara da "gerçek anlamı" yeniden hatırlatabilirler. "Hadi be, robot okumayı bilse de, kalp hala insanlara ait."

Gelecekte robotlar, internet üzerinden camilerde yapılan Mukabelelere katılabilecek. Peki ama, robotların cemaate camiye gittiğini görmek nasıl olacak? 

Bir de "Herkese Ramazan Mubarek Olsun!" diye robotça tebrik ettiğini hayal edin. Ay, iyice bir yapay zeka cümbüşü olacak gibi! 🤖🕌

Sonuçta, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, “Mukabeleyi robotlar mı okusun?” sorusunun cevabı bir miktar bize kalıyor. Robotlar tabii ki çok iyi işlerini yapacaklar, ama insanın içindeki samimiyeti, duyguyu ve manevi derinliği hiçbir robot taklit edemez. 

Mukabeleyi ne robot, ne de dijital bir cihaz okur. Bunu biz, gerçek kalbimizle okuruz.

Teknolojiyle birlikte Ramazan’a renk katmak elbette çok eğlenceli olabilir, ama ruhsal ve manevi bağlılık her zaman insanın sorumluluğunda kalacaktır. 😉

Ramazan’da robotlar mukabele okur, camideki tek teknolojik “aşama” bu olur ama biz hâlâ en güzel şekilde insanlık görevimizi yapmaya devam ederiz.

 Arada robotları da camiye davet edip, onlara da “sahura kaldırıp, masayı hazırlamayı da unutma!” hatırlatmasını yapabiliriz. 

Ya da daha ileriye gidip, ben uyurken karnımı doyur, ilacımı ver, sonra da dişlerimi fırçala, niyetimi de yap, ben de oruç tutayım diyebiliriz belki. 😄

Kısaca, robotlarla herşeyi tabii ki yapabiliriz, sadece gözyaşımızı onların aleminde akıtamayız. Sevapsa ya bize yazılır, ya da robota ödül olarak bir kaç damla yağ olarak damıtılır. 



SOSYAL MEDYA: Hayatımıza girdi ve biz hep güzeliz.

Evet, senin de elinde telefon, gözünde Instagram, aklında WhatsApp, belki de "Takipçi sayım gitgide çoğalıyor, acaba para kazanabilir miyim? diye heyecanlandığın zamanlar oldu mu? 

İşte, tam da böyle bir dönemde yaşıyoruz! 


Sosyal medya, hayatımıza o kadar entegre oldu ki, bir sabah uyandığında Facebook’ta yatak pozisyonunda paylaştığın selfie’ni, Instagram'da filtreleyip, WhatsApp'ta en yakın arkadaşına göndermeden güne başlamak imkansız gibi hissediyor. 

Peki, nasıl oldu da bu dijital platformlar sadece haberleşmekten öte, hayatın her alanına, hatta beynimizin en derin köşelerine kadar girmeyi başardı?

Hatta benim gibi "Sosyal Medya Yöneticiliği "ne merak sardıysanız, ders konuları cazip gelip, bunu bir blog yazısına döndüreyim ki halkımız da bilgilensin diye yazmaya mı koyuldunuz. 

WWW hep görürüz nedir acaba derseniz, Word Wide Web kısaltılmışı,  Anlamı "Dünyayı saran ağ"

Dr. Tim Berners Lee tarafından 1989-1991 yılları arasında geliştirilmiş.

2000’lerin başında, internet sadece sabır gerektiren "yavaş dial-up bağlantısı" ve "geometrik şekillerle dolu" basit web sitelerinden ibaretmiş. Ben o dönemde bilgisayarda bir çizgiyi nasıl mı çizerdim? Ctr.123 yaz, bir çizgi, devam ettirmek istersen, aynı komutu yaz babam yaz. Ne günlerdi. Daktilodan bilgisayara geçmenin hazzını yaşamıştım.  

O zamanlar interneti açtığında, web sayfaları tıklanabilir hiçbir şey sunmaz, sadece düz metinlerden oluşurdu. Ama sonra ne oldu? Web 2.0'ın gelişmesiyle birlikte dünya dijital anlamda başka bir boyuta geçti. 

2004 yılında, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg, "Hadi gelin, birbirinize bakın, yazışalım, fotoğraf paylaşalım ve bir şekilde ‘like/beğen’ butonunu hayatımıza sokalım" dedi.  Ve Facebook şimdilerde dünyada en çok kullanılan Sosyal Medya Platformu oldu. Ben de Facebookçu olarak severim kendisini. 

Tabii bu, sadece birkaç yıl sonra, kişisel verilerle oynanılan, algoritmalarla yönlendirilen ve influencer’lar tarafından şekillendirilen bir dönemin habercisiydi.

Web 2.0, işte tam da buradaki devrimi temsil ediyor. İnsanların içerik üretmesine, başkalarıyla etkileşimde bulunmasına ve hatta içerik üzerinden para kazanmalarına olanak tanıyan bir platform dönemi başladı. 

Artık yalnızca sabırla, bir siteyi ziyaret edip okuduğumuz zamanlar geride kaldı. Bizler de "içerik üreticisi" olmaya başladık. Hatta öyle ki, bir gönderi paylaştığında veya bir video çektiğinde, anında bir influencer olma şansın her zaman kapında. 

Hatta aniden fenomenleşerek, "Evde otururken kimseye bir şey anlatmıyordum, sosyal medya ile kendimi ifade edebildim veeee bir baktım 50 bin takipçim olmuş! Beni tıklar ve beğen yapar mısın?" diyebilirsin. 

Instgram ile de hayatımıza özgün ve parlak bir ironi girdi. Hepimizin hayatında en az bir influencer'ı oluştu.  Hatta belki o kişi sensin! Kim bilir? Evet, sosyal medya sayesinde, sıradan bir insan, bir anda tüm dünyaya hitap edebilecek kadar popüler oluverdi. 

2008’de Instgram kurulmadan önce kimse "influencer" kavramını kafasında canlandıramazdı. Ama şimdi, #ad etiketinin olduğu bir post ile birçoğumuz günlük yaşantımıza daha çok para kazandıran bir kitle etkisi yaratabiliyoruz.

Influencer'lık tam olarak ne mi? Bir nevi modern dünyada fikir liderliği. Bir influencer, sadece popüler değil, aynı zamanda "bu konuda otorite" sayılan kişidir. Mesela, Instagram’da yemek tarifleriyle başlayan bir fenomen, bir anda her tür markanın yüzü olabiliyor. Hatta, neredeyse yeni nesil reklamcılık anlayışında televizyon reklamlarının yerini almakla kalmayıp, "Ne kadar organik ve samimi!" gibi başlıklarla milyonlarca takipçiyi etkileyebiliyor.

Tabii burada dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele de, her influencer'ın doğal görünmeye çalışırken aslında hayatını profesyonelce düzenlemesidir. 

Anlayacağınız, bir influencer olmak; fotoğraf çekerken gülümsemenin ötesinde, algoritmalarla dost olmayı, doğru saatlerde doğru hashtag’leri kullanmayı ve tabii ki çok ama çok çalışmayı gerektiriyor. 

Yani kolay bir şey değil, etkileşim yapabilmek. Resimleri çekmek, küçültmek, platforma koymak. Bunlar hep iş. Siz elinize telefonu alınca pıt diye karşınıza çıkan şeylere kolay sanıyorsunuz ama emek bunlar emek... 

Bir diğer popüler platform olan Pinterest, bunu ders olarak işlediğimde Pin'in iğne olduğu, terest ekininde interest yani ilgi sözcüğünden türediğini öğrendiğimde çok ilginç geldi. Meğer ben bunu hiç düşünmemişim. 

Aslında bu platform  sosyal medyadan çok bir görsel keşif motoru olarak tanımlanabilir. 

Düş ve ilhamlarla dolu bir dünya. Pinterest, "Benim mutfağımda ne yapabilirim?" ya da "Yaz tatili için ideal kombin nedir?" gibi sorulara görsel çözüm bulmak isteyen herkes için bir cennet.

 Ayrıca, başkalarının paylaştığı panolar üzerinden hayatına yeni ilhamlar katmak da mümkün. Kısacası, Pinterest'te her şeyin çok estetik ve organize olduğu bir dünya var. Özetle, bir insanın hayal dünyasını 10 pin ile keşfetmeye ne dersin?

Ve tabii ki, Twitter yeni adıyla X. Bu platform bir sosyal medya mitolojik figürü gibidir. Kısa mesajların ve anlık paylaşımların kralıdır. 

Genellikle ağır abilerin girdiği platform, siyasi tartışma, haber ve bilgi buradan dünyaya yayılıyor.

Twitter demek daha işime geliyor, X'e bir türlü alışamadım. O bakımdan eski adını kullanacağım. 

Twitter'daki 140 karakterle başlayıp, şimdilerde karakter sayısını 280 olarak yükseltse de (bunu konuyu okuyunca unutmadım bak) ve 280 karakterle hayatını açıklamak zorunda bıraksa da, işin güzel yanı, burada fikrini söylemek için uzun paragraf yazma derdine girmiyorsun. Bir tweet atmak, fikir ve duyguları "hashtag" ile dile getirmek, bazen dünyada büyük değişimlere yol açabiliyor. Çünkü ne yazık ki, Twitter’daki birkaç cümle, politika ve gündemleri şekillendirebilir.

#MeToo yani ben de hareketinin veya #BlackLivesMatter'ın (Siyahların Hayatı Önemlidir)  viral olmasının temelleri de Twitter’da atıldı. 

Bir de 280 karaktere yazdıklarınızdan dolayı  Trend Topic olursanız yani TT değmeyin keyfinize. 

Kısacası, Twitter, kelimelerle devrim yapma yeridir.

Evet, tüm bu renkli dünyada, "Evet ben de işte bir influencer'ım" veya twitte döktürürüm demek kolay. Ancak sosyal medyanın altında başka bir oyun oynanıyor. O da Algoritmalar. Sosyal medya platformları, içerik üreticilerini ve takipçilerini birbirine bağlamak için karmaşık algoritmaları kullanır. Yani senin ne zaman bir fotoğraf yüklediğine, hangi başlıkları kullandığına, ne kadar etkileşim aldığından tamamen veri analizi ve yapay zeka sayesinde en popüler içerikler şekillendiriliyor.

Her paylaşımla like almak (beğenmek) ve yorum beklemek bir süre sonra bir alışkanlık haline geliyor. Peki ya beğenilmediğinde? İşte o zaman algoritmaların seni biraz daha geriye itmesiyle karşılaşıyoruz. Bu döngü de sosyal medya bağımlılığına kadar uzanıyor. Kendini her an bir telefon ekranında, takipçi sayısını izlerken bulabilirsin.


Ve tabii, sosyal medyanın ötesinde bir teknoloji harikası daha var. Son günlerin modası Yapay Zeka. Burada, ChatGPT gibi güçlü yapay zeka araçları, dijital dünyanın sınırlarını zorlayarak, bize her konuda yardımcı olabiliyor. İster bir metin yazmak iste, ister sosyal medya postları için içerik önerisi arayalım, yapay zeka sayesinde her şey çok daha kolay. Mesela ben, chatgpt ile tahlil sonuçlarımı doktora sormadığımdan bile çok didiklerken, grok gibi yapay zeka programlarla ailemi ve arkadaşlarımın havalarda uçurup danslar  yaptırıp, güldürebiliyorum. 

Bundan birkaç yıl önce, bir konuda araştırma yaparken saatlerce kitap karıştırmamız gerekirdi. Şimdi ise, ChatGPT gibi araçlarla saniyeler içinde bilgiye ulaşabiliyoruz. Artık bir şeyleri öğrenmek, yazmak ya da yaratmak için hem zamandan hem de çabadan tasarruf ediyoruz. Sosyal medyada içerik üreticileri, yapay zekayı daha verimli kullanarak daha yaratıcı, özgün ve ilgi çekici paylaşımlar yapabiliyorlar. Bu da, dijital dünyada fark yaratmak için büyük bir fırsat yaratıyor bize. 

Ama benim can noktam WhatsApp. Çıkaranlar nur içinde yatsınlar. Onsuz bir hiçiz.


Artık bir şifreyi unutmamak için, “WhatsApp’a kaydedip”  sorunu çözebiliyorum. "Sevgili Kendim" diye bir yer açtım. Herşeyimi oraya kaydediyorum. Kaybolmasına istemediğim evrakları yıldızlayıp orada arşivliyorum. 

Uzaktan çalıştığım için sanki yan odada çalışır gibi, anında istenilen evrakları WhatsApp ile gönderiyor, soruları cevaplıyorum. 

Bazen düşünüyorum, eğer WhatsApp olmasaydı, bu kadar verimli, bu kadar organize olamazdım. Muhtemelen kaybolur, “Aaa, bu mesajı daha önce atmıştım!” diye sürekli geçmişi kurcalayarak bir hayat sürerdim. Ama WhatsApp, bir “digital asistan” gibi, her an yanımda.   

Artık her şeyimi ona emanet ediyorum: Bilgilerim, hatırlatmalarım, hatta bazen moral kaynağım bile WhatsApp. Sadece güvenlik konusunda biraz tedirginim; acaba WhatsApp’ta kaybolan tüm bilgilerim bir gün "bulut"ta mı uçup gider? Neyse, ne kadar uçtan uça şifrelidir dese de, son çıkan olaylarla güvenilir mi düşünmeden edemesem de, ben yine de WhatsApp’a güveniyorum. Yani kısaca WhatsApp candır. 

Çünkü o, sadece bir uygulama değil, bir yaşam tarzı! Yaşlıların kendinden haber verme şekli, yaşadığımızı gruplara bildirme mekanizması, bir çeşit sosyalleşme ağı.

Haa bir de iş dünyasının kullandığı Linkedln var ki. Orası tam bir karizma. Sadece bilgilerin ve bilgili kişilerin uçuştuğu havalı bir platform. Onu iş dünyası seviyor. 


Aaa  en önemli Youtube, Nerdeyse unutuyordum. Youtube herşeyin alt yapısı bence, kendi kanalınız, istediğinizi izleyebilme ile dünyaya açılan pencere. TV kanalı sahibi gibi, "Kanalıma Hoşgeldiniz" şeklinde paylaşımlar yapıp, dünyanın bir köşesinde kendinizden herkesi haberdar edebiliyorsunuz. 

Sonuç olarak, sosyal medya hepimizin hayatına, tam olarak "bu kadar" dokunduBazen iş dünyasında fark yaratmak için, bazen sadece arkadaşlarımızla hasret gidermek için, bazen de yeni bir trendi takip etmek için kullandığımız bu platformlar, artık yaşamımızın en vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. 

Belki de yıllar sonra, çocuklarımıza anlatacağımız ilginç bir hikaye olacak: "Bizim zamanımızda Instagram filtreleri bu kadar iyi değildi!"

"Ah ahh siz bilmezsiniz, ben sosyal medya da ne kadar aktiftim, şimdi ki gibi bir düğmeyle yanımıza insanlar gelmiyordu. Uğraşarak takipçi buluyorduk"

Der miyiz deriz.

Sosyal Medya ile biz hep güzeliz.