8 Mart 2016 Salı

HAMAM KÜLTÜRÜ


Haftasonu yaptığım bir gezi sırasında, mahalle arasında kalmış küçük bir hamamın tabelasını görünce bu yazıyı yazmak aklıma geldi.

Hamamlar, bugünlerin modern yıkanma araçları ve evlerdeki banyolarımızın olmadığı zamanlarda olmazsa olmaz bir kültürdü. Küçükken  çoluk çocuk herkesin toplanarak gittiği Kadıköy'deki Söğütlüçeşme durağında bizim de gittiğimiz bir mahalle hamamı vardı. Aklımda kalan sadece bu hamamda benim sıcağın etkisiyle baygınlık geçirmem, annemin beni kurnanın altındaki soğuk suda yıkayarak dinlenme odasına götürmesi ve elime bir gazoz tutturmasıydı. O gazoz o zamanlar, sanki  hamamda içilince daha bir lezzetli oluyordu. 

Bu hamam yazısıyla  sizin de zamanınızın hamam anıları canlanır, belki de yorum kısmına nostaljik anılarınızı paylaşmak isteği duyabilirsiniz.  

Hamam yani yıkanma olayı, evlerde olmadığı için önceleri nehir/dere kenarlarında,  bir kova suyla bahçede veya ev girişindeki taşlık eşikliklerde yapılırdı. Eski  Roma devrinde Pompei  kenti kazıntılarında hamam kalıntılarının çokluğu görülmüş, hamamın Romalılar için önemi anlaşılmıştır. Pompei kalıntılarındaki buhar banyosu, sıcak ve soğuk havuzlar bu şehrin zenginliğini de yansıtmaktaymış. 

Osmanlı da ise bu durum her caminin yanında bir hamam yaptırılmasıyla devam etmiş, genellikle saraylardaki büyük kurnalar, hamam eğlenceleri de Osmanlı'nın hamam kültürüne verdiği önemi belli etmiştir. Gelin hamamı Osmanlı'da ki en meşhur adetlerden sayılırdı.  Hamamlar sabahın erken saatilerinde genelde açılır, kadın ve erkeklere ayrı  özel saatler verilirdi.


Bizim küçüklüğümüzde ise; hamam önemli bir yer ama, bazı evlerdeki eşiklikte en az onun kadar önemliymiş. Hatta rahmetli babaannemin o tarihlerdeki sözü de aklımdan hiç çıkmaz. "Evde var eşiklik, hamama gitmek eşeklik" derdi rahmetli babaannem.  Su,  evdeki ocaklıklarda ısıtılır, hemen evin girişindeki eşikliklerde,  çocuklar bir kova su ile  yıkanıverirlerdi. 

Eskilerde atışmalar, kız görmeler, tanışmalar hep hamamlarda olurdu. Adile Naşit'in meşhur hamam sahnesini de aşağıda seyrederseniz, hamamların o günlerdeki önemini daha iyi anlarsınız.

Günümüzde ise hamamlar; sadece kına gecelerinin veya turistik gecelerin nostaljik mekanları olarak kullanılmaktadır.  
Ayrıca, hamamlar sağlık turizmi olarak yükselen yeni trendin de gözde mekanlarıdır. Kaplıcalarda ki hamamlarda herkes, geçmişin izlerini aramaktadır. Kaplıca hamamlarında yıkanıp, keselenip rahatlayarak, stres atmaktadır. 


Zengin birinden bahsederken de  muhakkak şu söz sarfedilirdi  eskiden...  "Oooo hanları, hamamları varmış." denirdi. Hamam sahibi olmak zenginlikti o zamanlar.

Şimdilerde hamam satın alınır mı bilmem, ama bizim anılarımız hoş bir seda olarak hatıralarda kalınır.

Hamamların,  

  • Stresi hafiflettiği, gevşettiği ve dinlendirdiği, 
  • Kas gerginliklerini ve ağrılarını giderdiği ve kısıtlı eklemleri açtığı,
  • İmmun sistemi desteklediği,
  • Lenf sistemi temizliğini ve kan dolaşımını arttırdığı,
  • Bedenin metabolik aktivitesini düzenlediği,
  • Soğuk, astım ya da alerjik durumlardan dolayı oluşan sinüs tıkanıklıklarını  azalttığı,
  • Cildin genç ve taze kalmasını sağladığı,
  • Buhar sıcağıyla kanser ve enfeksiyon hastalıklarına iyi geldiği,  
  • Buhar banyolarının bedeni yağ-depo toksinlerden arındırmak için çok etkili olduğu,
  • Terleme sırasında buhar etkili bir biçimde toksinleri derinin yüzeyinden temizlediği,
  •  Buhar uygulamasının vasküler akımı iyileştirdiği ve hücresel seviyede oksijenlenmeyi arttırdığı görülmektedir.
Bu arada size  yaşlı bir teyzemizin  bir hamam hikayesini burada anlatmadan geçemeyeceğim. Hala bu anıyı  hatırlayınca yüzümde bir gülümseme oluşur.

Şimdilerde rahmetli olan bu teyzemiz yaşlılığın verdiği o masumiyetle anısını şöyle anlatmıştı. "Hiç unutmam, mahallemizde bir mahalle hamamı vardı, her pazar günü tüm mahallenin kadınları, böreğimizi, dolmamızı yapar, o hamama gider, elimizde teflerle eğlenirdik. Hamamın yakınında da bir askeri kışla vardı.. Birgün göbek taşında müziğin eşliğiyle göbek atıyoruz. Şöyle bir gerdan kırayım, bayılıyıvereyim müziğin etkisiyle derken,  şöyle yukarı başımı bir kaldırdım ki, ne göreyim,  hamamın yukardaki küçük delik pencerelerinde, bizim  pazar iznine çıkan askerler doluşarak aşağıyı seyrediyorlar. Bütün bayanlar çığlık çığlığa koşuşmuştuk. Gerçi hamamlarda peştemal ve havlularla herkes edepli bir şekildeydi ama ne de olsa böyle bir sahne kimsenin istemeyeceği bir şeydi dedi.  Biz bu hikayeyi böyle gülümseyerek dinlerken, birden  oğlu da "Anneeee, bu hikayeyi rahmetli babam biliyor muydu? dedi.. O da "Oğlummm babana söyleseydim baban askeriyeyi basardı. Olur mu öyle.. Şimdi aklıma geldi anlattım" deyip hoş hikayesiyle bizi güldürmüştü..

Güzel anılar vardır, hamamların, teyzelerin, geçmişin.


Anılarıyla dolu bu hamamları görünce duygulandım. Eski insanların ne kadar zor şartlarla yaşadıklarını düşündüm ve bu yazıyı yazdım. Kimbilir belki sizinde anneniz, anneanneniz, babaanneniz ile yaşadığınız hoş bir anınız aklınıza gelmiştir yazımı okuyunca. 

Anılarınızı paylaşır mısınız bilmem ama hamamlar da eski anılarımız gibi bir bir eksiliyor hayallerimizden. Ta ki bir köşede yıkılmayı yüz tutmuş bir hamam görünce hatırlıyorsunuz belki de benim gibi.. 

13 Şubat 2016 Cumartesi

EMİNÖNÜ'NDEYİM, EVİN ÖNÜNDE DEĞİL...



Eminönü....

İstanbul dedin mi insanın aklına  gelen en güzel mekan. 


Tarihçi Haluk Dursun'un çok güzel bir sözü vardır. "Yaşadığınız şehri turist gibi gezin." 
Gerçekten de görev gibi değil de,  fırsatınız varsa turist gibi gezerseniz bu güzel şehri,  her köşesinden inanın çok ayrı zevk alacaksınız.  
İstanbul'un kalbidir Eminönü. 24 saat canlı bir yerdir Eminönü. Gurbettekilerin belki de, en çok özlediği yerdir Eminönü. 


"Şu anda İstanbul'da olmak var be anasını satayım.
Yeni Cami'de mısır atmak kuşlara
Köprüde balık ekmek demek
Dolmuşa hadi gidelim demek,
Ver elini Yenikapı, ver elini Bebek, Tarabya..
Şu anda oralarda olmak vardı ya."

diye şarkı dizelerine konu olan Yeni Cami, köprüde ki balık ekmek, çarşısı, kalabalığı, 24 saat canlı bir muhit oluşuyla bir rüyadır bana göre Eminönü. 

Kafam estikçe gezip tozduğum, hanlarına, köşelerine bucaklarına kadar girdiğim, alışveriş merkezleri de neymiş, "Ruhumu oralara verdiğim" bir muhit Eminönü.

Gecenin bir yarısı bu yazıyı neden mi yazdım?.. Bir arkadaşımla bugün Eminönü'nün onu ürkütmesi, çok tarihi olması, onu orasının açmaması üzerine konuşmamız üzerine, Eminönü'nün bendeki hayranlığının sebebini düşündüm ve oturdum yazdım bu yazıyı. Evin önündeki deniz kenarında değil, Eminönü'ndeki denizin kenarında yürümeyi, nostaljik sokaklarında alışverişi, uygun hanlar, yerler bulmayı çok mistik bulduğumu hissettim.


Oradaki bozulmamış yapı, keşfedilecek binlerce mekan olması beni hep heyecanlandırmıştır. Daha girilmemiş ne çok sokak, han, hamam ve mistik köşe vardır diye düşünürdüm. 

Eminönü'ne değişik yollardan gidebilirsiniz. Metro, otobüs, en güzel gelişi de vapurla olanıdır. Gerek Anadolu yakasından, gerekse Avrupa yakasındaki geliş güzergahlarıyla bu güzel tarihi yarımadaya ulaşırsınız. Ben bu tarihi yarımadaya,  Haliç vapuruyla dolaşa dolaşa gidiyorum. 9.35 vapuruna  binip, şöyle manzaraya karşı bir de çay yudumlayarak Eminönü'ne giriyorum. İster Mısır çarşısından, isterseniz yanındaki sokaktan girdiniz mi sizi leb-i derya bir kalabalık karşılıyor.

Onlarda birlikte Kuru kahveci Mehmet Efendinin hoş kokusuyla sokaklara dalıyorum. Şairin dediği gibi..

Gezsek seninle Eminönü'nü ,
Kapalıçarşı'yı Balat'ı,


Ah birde benim gözlerimle görebilsen oradaki sevdayı.
Duyabilsen,
Benim gibi orda ki fısıltıları.


Peki;
Mısır çarşısındaki sevda kokan lokumları bilir misin ?
Peki;
Kuru kahveci Mehmet Efendi'nin iliklerini aşkla yakan kahve kokusunu bilir misin ?
Peki;
Bunları sabahın karasında yaşadın mı hiç?
Gizi sabahın karasında saklı...


Eminönü'nün aşkı da aşı da başkadır.
Kalabalığı gelmez insanın üstüne üstüne.
Anlar yüreğindeki hüznü sevdayı,
Senide alır kendi yükünün üstüne.
Eminönü'nü İstanbul'u birde benimle gör doya doya."
  
Dedim ya, şairin dediği gibi "Eminönü'nün aşkı da aşı da başkadır. Kalabalığı gelmez burayı seven insanın  üstüne üstüne"

Eminönü'nden Mahmutpaşa yürüre yürüye çıkarsınız. Gördüğünüz her hana girerseniz bir gün değil, bir hafta yetmez.

Mısır Çarşısı'yla başlarsınız yolculuğunuza, 

Sabuncu handa takı üzerine güzeldir ama, en güzel tak takıştır, incik boncukları Marputçular ve Terme handa bulabilirsiniz. Güvener han her türlü takı aparat ve malzemelerinin merkezidir sanki.. 

Şark Han ile incik boncuk, aksesuar, süsleme üzerine  ihtiyaçlarınızı karşılarken, Tarihi Kürkçü han ile "Örgü Terapidir" diye ipler alırsınız renk renk, çile çile..  

Kaç çileden çıkar bir hayat ? 
Kaç ilmek atmalısın, mutluluğu tam üstüne göre örmek için? 
Kaç acı azaltır, kaç fırsat arttırırsın ? 
Ya ipin kalın gelir ya şişin...
 Bir de şekil vermeye uğraşırsın, bir ters...bir düz...
 Bir de arada kaçırdın mı, söküp söküp baştan başlarsın...
 Ters-düz olmuşsun bir de bakarsın !



Bu şiirdeki gibi ters, düz olmamak, içinize hiçbir şeyi atmamak için, terapi için ipler alırsınız Kürkçü Handan renk renk. 

Gelir eve örersiniz, kaç ilmek atarsınız, mutluluğu tam üzerinize örmek için bilinmez ama, Eminönü'nden eve dönerken harcadığınız paralar içinizde bazen cız etse de, boş verin geçirdiniz ne güzel,  mutlu bir gün deyip, üzerine Saray Muhallebicisinden bir de Tavuk göğsü yerseniz günü mutlu kapatırsınız bence.

Havuzlu Han ile evinize perdeler döşersiniz. 

Tarihi Vakıf Handaki nostaljik hamamı gezerken oradan da bazen ilginç şeyler bulabilirsiniz.

İç çamaşır dünyanız Hürriyet Pasajıyla renklenir. Gecelik, çeyizlik, çamaşır tüm katlarda renk, renktir. İç dünyanızı renklendirirsiniz belki de.. 

Daha bir sürü mistik hanlar, girmediğiniz sokaklar, sokak araları vardır.. 
Ayyy burası da var ama yazım uzar dediğim yerler olan uzunca bir dehadır Eminönü. 

Eminönü'nün sonunda da sizi Alışveriş Merkezlerinin şahı Kapalıçarşı karşılar. Burası da ayrı bir deryadır. 
Sanki der ki;  Eminönü'nden sonra sana, al bir de bal kaymak üstüne.. 

Büyük Valide Han'ın üzerine de çıkmakta çok  moda bu son günlerde.

 Büyülü Panoramik görüntüsü  tüm fotoğraf ve gezi severlerin son günlerdeki trendi. Çıktın mı desen, henüz çıkmadım ama en kısa sürede yapacağım inşallah. 

Dedim ya alışveriş ruhunun kalbidir  Eminönü. 

Sadece alışveriş mi? Bir gün hiç bir şey yapmadan. Yeni cami merdivenlerinde oturun mesela. Ellerinde buğday atan insanlara uçan kuşlara bakın. Onlarda oranın hastası aslında. Güvercinler insanların ellerinden yemlerini yiyorlar nerdeyse. Seviyorlar onlarda burayı.. Bu insanları.. Eminönü'nü... 




Mesela; cız bız kokusuyla, turşu suyuyla maharetle ellerin pişirdiği balık ekmekte burada bir başkadır.











Buram buram tarih kokar. Yeni cami merdivenlerinde otururken vapurların yanaşması, insanların akın akın gelmesi, karşıda ihtişamlı Galata kulesi...
 Sanki Hazerfan Ahmet Çelebi Galata kulesinden Eminönü'ne doğru süzülecek az sonra. 

Mis gibi tarih kokar Eminönü.

Şimdi de özlem gidermek isteyenler aşağıdaki videoyu bir tıklayıp, seyretsin. Belki de....  

Ahhh Ahhhh Eminönü, 

keşke olaydın ya, tam da bizim evin önü!!!!!!!!

der mi bilinmez...

(Alıntı:Youtube Aydın Şevik arşivinden)  






3 Kasım 2015 Salı

İSTANBUL METROBÜS OLİMPİYATLARI


Yeni nesilin binmekte oldukça usta olduğu bir ulaşım taşıtı Metrobüs.. 

Ulaşımın en büyük sorun olduğu İstanbul kentin de, sizi en kısa sürede gideceğiniz yere ulaştıran taşıt. Arada sırada binen kişilerin, yaşlı teyzelerin, mesai saatlerinde gezmeye gitmeye çalışan emeklilerin, binişteki izdihama şaşırırken binmeyi unuttukları bir araç Metrobüs.

Metrobüs kültürü diye ayrı bir kültür gelişti artık İstanbul'da. Metrobüs olimpiyatlarına katılmak için, "Metrobüse nasıl binilir" kültürünü değişik stratejik planlarla geliştirmeniz gerekmektedir.


Akşam ve sabah saatlerinde metrobüse binmek, tıpkı olimpiyatlara katılarak birinci olmak gibi birşey. Metrobüs Olimpiyatlarında şampiyon seviyesine erişmeniz için birkaç tüyo vereyim size.. 
Maksat insanlığa bir katkımız olsun.

Birkaç gün önceden pratik yapılarak kazanılan bir yetenektir mesela, kapıların önünüzde durmasını sağlamak.

Karşı binanın üst katının tabelasının "A" harfini esas alırsanız, kapı tam da burada sizin önünüzde açılabilir.

Oldu da bunu iyi hesapladınız kapı önünüzde açıldı..


Özellikle, Söğütlüçeşme durağında yaşadığımız en önemli olayda şu. Kapıyı hesapladık. Kapı önümüzde açıldı. Kendimizi içeriye attık. Tam da oturmaya yeltendiğimiz bir koltuğa hoooop biri oturuyor, bir hamle ikinci koltuğa yöneliyorsunuz ona da biri oturabiliyor. O zaman çocukluğunuzdaki ağaç kapma yarışmasını düşünün. Ağacı kapamayınca ortada ebe oluyorsunuz ya.. O kadar kapı ayarladınız. Bir de baktınız ayakta kaldınız. Gururunuzu yedirip de inmezseniz, ana duraktan itibaren gideceğiniz yere kadar ayakta gidersiniz.

Ara duraktan binen biriyseniz de şöyle düşünebilirsiniz? Allahım yoksa bütün bu oturanlar, Metrobüs reklamlarında oynayan figüranlar mı? Ben iniyorum, benden başka kimse kalkıp inmiyor. Bir gün de biri bana yer verse..

Metrobüsün içinde bunları yapmak içinse, önce o bir sürü tepeler dağlar aşıp metrobüs merdivenlerini tırmanarak metrobüs durağına gelebilmeye gücünüzde olmalı. Altunizade, Şirinevler, Halıcıoğlu, Edirnekapı gibi bilumum duraklarda oldukça yüksek ve engebeli merdivenler/rampaları aşmanız gerekiyor, metrobüslere inip binmeniz için.

Ama bunun da iyi yanını düşünmelisiniz. Hergün işe gidip gelirken, metrobüs sayesinde formunuzu koruyabilirsiniz. Bedavadan size jimnastik kursu. Sizde çok şey bekliyorsunuz..


Metrobüste birde kardeşlik duygunuz öne çıkıyor. Eskilerde otobüste size şöyle hafif deyen insanlara bile tahammülünüz yokken, metrobüslerde burun buruna gittiğiniz beyler, bayanlarla "Hepimizzzzz kardeşizzzz" türküsünü içinizden çığırırsanız, hiç de öfkelenmiyorsunuz. Önemli olan hava almanız, birde binerken sigarasını yere atıp dumanını içinde tutan hemşerimin o mis gibi duman kokusunu hissetmeniz, en önemlisi de bir kapsama alanı bulabilmeniz. "Nefes al yeter, içeriye bir adımınızı atabildiniz mi her yere gider" mantığıyla metrobüsünüz sizindir artık. Sloganım bu benim. Kapıdan bir adım atayım, içeriye gireyim sonrası Allah Kerim.

Peki metrobüslerde neye sinirleniyorum en çok..

Metrobüs istasyonlarında, eğer en önde bekliyorsanız, arkadaki metrobüs bulundukları yerde kapıyı açıyorlar. Sen koşarak en arkadakine giderken, bu sefer öne doğru gidip kapıyı açıyor. Sen istasyonda deli gibi bir o yana bir bu yana koşan ilginç bir pozisyonda kendini buluyorsun. Olsun bu da spor canım. Pozitif düşünmeli insan.

O anda bir bakıyorsun ki dörtlüleri yakıp geçen boş bir metrobüs .. O nereye gidiyor ki.. Giderken bir iki yolcu alaydı iyiydi deyip bakıp geçiyorsun. Meşhur bir hayvanın trene bakması gibi..

Metrobüste ayakta gidiyorsunuz tamam da... kardeşim bu metrobüste neden herkes bir uçtan bir uca işe gidiyor yahu. Hiç mi arada işyeri olan yok. Arada kalkıp inseler de bizde bir kere oturabilsek, ara duraktan da olsa yer bulabiliyorum diyebilsek.

Metrobüslerde ne halta hizmet yaptığı bilinmeyen 1,5 kişilik koltuklar var ya. Onları hep merak etmişimdir. Yapım aşamasında neyi düşünerek yapıldığını. En önde ve ikinci sırada bulunur bu koltuklar genelde. Bana 1,5 Adana kebap söylemini hatırlatıyor. İki kişi oturmak istersen, vücudunun yarısı dışarda kalıp, bel but heryerin ağırarak inersin. Ayakta dursam daha iyiydi dersin. O koltuğu niçin 1,5 Adana tipinde yapmışlar hiç anlayamıyorum. Şişmanlara özel mi, çocuğuyla anne otursun diye mi, ne düşünerek yaptı bu metrobüsü imal edenler. Biri bu yazıyı okursa şu aşağıya, tam da yazının sonundaki yorum kısmına izah edebilir mi acaba. Kamuoyunun şeysi açısından.. Aydınlanması yani..

Metrobüs yollarının özellikle ameliyat yeni geçirmiş kişilere uygun olmaması. Yolların sarsıcı hali yeni ameliyat geçirdiğim dönemlerde en çok hissettiğim bir konuydu. Tümseklerde attıra attıra giderken, tüm dikişlerimi tek tek hissetmiştim. Doktorlar metrobüslere uygun dikiş atmıyorlar mı yoksa. Bu tıbbın da acilen gelişmesi lazım canım.

Herkesin boşluklara ilerlememesi, aslında arkalarda istedikleri yere gidebiliyor, ama nedense şoförün yanında olmayı daha mı güvenli hissediyor insanlar. Kapı ağzı daha mı güvenli yoksa..

Ayakta gitmemek için istasyonda kapının önünde konuşlanarak, sizin metrobüse ayakta da olsa gitmenizi engellemek.
Ama bu Metrobüs azizim, bazen insanda mutluluk hormonunu da sergiliyobiliyor. Doping olabiliyor bazı zaman size adeta.. Ne zaman oluyor bunlar derseniz,

Mesela;
Kapının önünüzde durması ve hemen yer bulmanız,
24 saat çalıştığı için taksiye fazla para ödemeden belli yerlere gelebilmeniz,
Gideceğiniz yere metrobüsle çokta çabuk gidebilmeniz,
Trafik yan tarafta durma noktasındayken, siz metrobüste onlara pis pis sırıtarak yanlarından yağ gibi kayarak gidebilmeniz (Tabii ki bu en zevklisi)
Birde siz biner binmez birinin kalkarak size yer vermesi sizde mutluluk vermezse o sizin bileceğiniz iş. Ben bundan mutlu oluyorum.

Kısaca; Bu metrobüsler olimpiyat ruhu kattırdı adeta insanlara.. En kısa zamanda bu yolun yeraltına inmesini arzu ediyorum. Aynı güzergahın havadan, alttan, üstten, yandan, ortadan gitmesini arzu ediyorum, ohhh trafik rahatlasaaa.... Hayat bayram olsaaa..

Ne güzel olurdu de mi?

2015 Metrobüs olimpiyatlarını da bitirmek üzereyiz.

2016'da daha nice ulaşım araçlarına...

1 Ekim 2015 Perşembe

MAHALLE DE Mİ YAŞAYALIM, YOKSA REZİDANSTA MI?

Mahalle mi, yoksa yeni yerleşim bölgeleri mi? Yani Rezidanslar mı?

Ben iki yıl önce yepyeni bir mahalleye taşındım. Amacım metrobüse yakın, ulaşıma kolay bir yer olmasıydı. Aslında yeni trend,  havuzlu, alışveriş merkezli yerlere taşınmayı gerektirse de, birden kendimi  mahalle kültürünü atamayan bir semt olan Çıksalın Mahallesinde buldum, hiç bilmeden sadece Metrobüse yakın diye bu muhitin yeni mahallelisi oldum.

Çıksalın yeni adıyla Halıcıoğlu tam anlamıyla eski mahalle kültürünü yansıtıyor. Halıcıoğlu Haliç'e tepeden bakan bir muhit. Eski tarihi yarımadayı görebiliyor, tepeden Eyüp'ü görebiliyor, pıt diye metrobüse veya diğer araçlara binebiliyorsunuz.  İçinden Metrobüs geçen semt diye yazıyor internet sözlükleri.. Yokuşlu bir muhit. Ama bir yokuş indin mi güzel vapurla yarı boğaz turu yapabiliyorsunuz. Eyüp/Haliç vapuruyla.. Rahmi Koç müzesine yürüyerek gidip, Zerafet pastahanesinde limonata, Aşk Waffle diye renkli bir ortamda pasta yiyebiliyorsunuz. 

Bu muhitte gürültü bayağı esas.  Mesela; sabah sizi satıcılar uyandırıyor, apartman arasındaki konuşmalar bazen beni güldürüyor.  En güzeli de gecenin üç'ünde  mahalleden geçen "Heytt" diye bağıran bir amcam. Biri sinirlendirmiş ki amcamızı ana avrat söverek geçiyor gecenin bir yarısında.. Yani tipik mahalle kabadayısı. İlk taşındığımızda çok komiğimize gitse de, bazen de ürpertse de gitgide oturmaktan zevk aldığım bir muhit oldu.

Uzak uzak yerlerde, şehirden uzakta türeyen çok katlı, alışveriş merkezli, havuzlu,  kahvaltılı, spor merkezli kurulan yeni yerleşim yerleri mi bana göre aslında daha cazip, yoksa bu muhit gibi hala eski kültürde kalmış mahalleler mi beni cezbediyor diye kendimle çelişir oldum.

Uzun zamandır mahalle kültürü hakkında yazı yazmayı düşünürken, çok hoş bir yazıyla karşılaştım. Ortaya çıkan şu sonucu kendi yaptığım tespitlerle yeniden düzenledim. 

İşte aşağıda mahalle ve rezidanslar arasında benim de bazı tespitler  yaptığım noktalar. Sizde ekleyebilirsiniz okudukça.. Ya da yok canım hiçte öyle değil diyebilir eleştirebilirsiniz. 

Mesela, Mahalleler mahalle diye yazılıp, maaleee diye okunur biliyorsunuz, “a” harfi mahallenin özgül ağırlığı ile orantılıdır derler.. Rezidanslarda ise, ağız biraz bükülerek havalı konuşabilinir. Çünkü tüm rezidanslar nedense ingilizce telafuzla biten eklerle bitiyor.  Tower, city vesaire havalı ekler.  Böylece bir sıfır.. İngilizceniz gelişiyor. Bilemiyorum yani.. 


Mahalle de çocuklar varsa balkondan, yoksa camdan seslenerek eve çağırılır. Yeni yerleşim merkezlerinde sesli oynayan çocuklar çok yoktur. Yani rezidanslarda bakarsınız çocuk ya piyonadan, basket  ya da yüzmeden annesinin arabası veya şoförle gelir. Mahalle de çocuklar ip, top veya sapan ile oynarsa, rezidanstaki scoter veya kaykayla ya da küçük köpeklerle dolaşırlar.. Mahallede bunlara sahip olmak, bir sürü çocuğu peşine takmakdır. Ama yiğidi yer, hakkını ver derler. Rezidanstaki çocuklarınız güven içindedir. Mahallede sokakla sınırlı olan çocuklarınızı arabalardan veya kötü kişilerden zarar gelecek diye bırakmanız biraz zordur. Ama rezidansta güvenlikçi yanlış bir harekette sizi uyarır. Çocuğunuz bahçede köpeğini gezdirirken siz balkondan izleyebilirsiniz. Nezihtir çocuğunuz oynadığı mekanlar.



Rezidanslarda kapıdan girerken muhakkak evsahibinden onay alınarak güvenlik görevlilerinin kontrolünde girilir. Ev sahibi bir zahmet buyrun gelsin derse, sizde içeri girebilirsiniz..Ki bu durum beni çok heyecanlandırır zaman zaman.  Ya evsahibi evde yokuz gelmesin derse. Evde olduklarını bile bile bizi kabul etmezlerse.. Yürek sıkıntısı işte.  Mahallede köşede bekleyen ağır abiler vardır. Kimi aradın abla diye sorup, gerekirse sizi oraya kadar götürürler.


Mahallede bakkal vardır. Herşey ondan sorulur. Mesela; Çıksalın mahallesinin Tetro Marketin bir  Nurcan ablası vardır ki.. Herşey, iyi doğru ondan sorulur. Eve çırak gönderir.. Çocuklarınıza sahip çıkar. Rezidansların ise organik marketlerin servis elemanları veya telefonla yapılan siparişler..Ayrıca mahallede komşudan yumurta, maydanoz isteyebilirsiniz her vakit.. Ama rezidansta öyle mi? Ekmeğiniz yoksa aç kaldınız. Market kapalıysa komşudan istemek "ay çok ayıp" olabilir.



Mahallede dolaşırken evlerin önünde toplanan, bazen çekirdek yiyen, akşam olan biteni konuşan kapı önü teyzeleri vardır. Merdivenlerde oturan, cam önü sohbet eden. Rezidanslarda bu işi yapan Özbek veya Kırgız çocuk bakıcıları veya temizlikçi kadınlar yapar. Diğerlerini kapı önünde sohbette göremezsiniz. Kahve içmeye buyrun deseniz bile gelmezler. Asansörlerde kuru bir gülümsemeyle “İyi akşamlar” derler belki de sadece. 


Rezidanslarda tehlike yoktur. Her yer dikenli tellerle çevrilidir. Oraya girmek zordur. Ama mahallelerde kaderinize kalmışsınızdır. Allah korusun hırsız filan girer mi diye korkarsınız.


Rezidanslarda kanallarda spikerlik yapan Ceren hanım oturabilir, ama masör veya meyhanelerde yemek pişiren ablalar mahallelerde yaşar.


Mahalle;   kredi kartı ile alınan, taksitlendirilen ve kapının önünde habire tozu alınan arabaların mekanıdır. Rezidanslar ise,  bilumum filo kiralama şirketler plakalı Mercedes, BMW veya dünya paralar ödenmiş ciplerin  yeridir. Ama arabalarınız rezidansta güven içinde park edilir. Otoparklar adınıza ayrılmıştır. Ama mahallede sokakta ne olacağını bilemezsiniz. Belki de sabah arabanız büyük bir tornavidayla çizilmiştir.


Rezidansların aidatları da bayağı yüklüdür. Bunun yanında bayağı bir hizmetleri vardır. Mahallede merdivan silme dışında bir aidat ödenmezken, bütün bu hizmetlerin bedelleri rezidanslarda biraz insanı sarsar. 

Mahallelerin kocaman havuzları bomboş durur, süs gibidir. Kimse dönüp bakmaz.. Her daim havuz var. Varlığı varlığına armağan olmuştur. Ama mahallede yaz oldu mu çatı, balkona çıkılır. Bahçe varsa musluğun altına girilir serinlenir. Çocuklara leğene su doldurulur.



Mahalleler ve rezidanslar yanyanadır, ama arada uçurum vardır.

Mesela,  Kanyonun bulunduğu semt Gültepe’dir. Bir arkadaşım demişti ki.. Kanyondaki rezidansların manzarası benim Gültepe’m. Nerede otururlarsa otursunlar bizi seyrediyorlar..


Ben mahalle kültürünün bitmemesinden, böyle bir mahallede olmaktan hoşnut muyum eveeeettt. Akıllı binalarda oturmayı istermiyim.. Ona da eveeeettt.. . Kedi uzanamadığı ete mindar demesin. Havuzlu, güvenlikli, akıllı binaları da seviyorum. Oturanlara da huzur diliyorum, ama şehir içinde olmaktan da mutluluk duyuyorum.

Mahalle ve Rezidans artı ve eksileriyle insan hayatının bir parçaları.. Birinin artısı, öbürünün eksisi olabiliyor. Amaç,  mutlu olduğunuzu hissettiğiniz yerlerde yaşamak. Yani aidiyet duygusuyla mutlu olabilmek.. Yani Altın kafes meselesi.. 

Not. Resimler ve bilgi  woisio.com sitesinden alıntıdır. (emeğe saygı son derece önemlidir)

29 Eylül 2015 Salı

BU RESMİN BAŞLIĞI SİZCE NE OLMALI?


Bu resim insan hayatının çok özel bir özeti bence. Ünlü Yoga uzmanı Mert Güler'in bugün sayfama düşen bu resmiyle size bu yazıyı yazma ihtiyacını hissettim. Resim konmuş ve altında "Bu resmin başlığı ne olmalı?" yazıyordu.

Birden resim beni çok duygulandırdı. Gerçekten de bu dünyada iki varlığa bakım evi açılır. Biri yaşlılar, biri çocuklar.. Haa bu arada hayvanlarımızı da unutmamalı. Onlarda bakıma muhtaçtır ama. Aynı şekilde yaratılmış, aynı yollardan geçmiş iki varlıktan bahsedince hayvanlarımızı bu kategorinin şimdilik dışında tutuyoruz.

Gerçekten de bu resmin başlığı ne olmalı? Yürütecin insan hayatındaki önemi mi? Yoksa hayatımızın ilk ve sonu olarak değerlendireceğimiz ömür yolunda başlangıç ve bitişteki sonun önemi mi?

Yaşam ya da hayat aslında dönüşümle sonuçlanan biyolojik bir olaydır. Bizler hayata ilk adımımızı emekleyerek başlarken, yaşamdan da emekli olarak ayrılıyoruz. Yani bu kelime de sanki bilinerek seçilmiş, Küçükken merdivenleri tutuna tutuna, küçük adımlarla çıkmayı denerken, yaşlanınca da yine o merdivenlerden tutuna tutuna, küçük adımlarla ineriz. Sesimiz yaşlanınca incelir. Yaşlanınca tıpkı bebek gibi huysuzlaşırız. Demek ki ömür bir dönüşümle devam eden hoş bir yolculuktur. 

Bebek çok sevilir, yaşlı da öyle.. Her çocuk sevilmez, her yaşlı da öyle.. 7'sinde neyse, 70'inde de böyleydi denir. Önemi olan dönüşüm dediğimiz yaşam denen yolun en güzeli ile bitirmektir. Yani tatlı başlayan bebekliğimizi, tatlı bir yaşlılıkla sonlandırmaktır. 

Hani çok hoş bir fıkra vardır.. Kendini bebek gibi hisseden adamın fıkrası... 

"Huzurevinin bahçesinde oturan iki tonton ihtiyar bankta oturmuş laflıyorlarmış,

- Ahhh Ahhh!!Yaş oldu 73,,, Elim ayağım tutmuyor, her tarafım ağrıyor, Benle aynı yaşta değil misin sen.. Sen neler hissediyorsun?

- Yeni doğmuş bebek gibi... 

- Aaaa? Nasıl yani?

- Kafada saç yok, ağızda diş yok.. Şeyy galiba az önce de altıma yaptım.

İşte yüzümüzde hoş tebesssüm uyandıran belki de hayata tutunmanın önemini anlatan bu  resim ve bu fıkra aslında yaşamımızın dönüşümüdür. 

Bebek olarak başladığımız yaşamımızın, bebeğe dönerek son buluşudur.

19 Haziran 2015 Cuma

HAYIR LOKMASI ve MAHALLE KÜLTÜRÜ




İstanbul'da son zamanlarda düşünülmüş en iyi girişimcilik ruhu. Lokma dökme kültürü,  genellikle Ege yöresine ait bir kültürdür. Genellikle Lokma dağılımı,  Bursa gibi düşünülse de İzmir, Balıkesir, Manisa gibi Ege şehirlerinde çok yapılan bir uygulama.

Lokma için Ege'de; özellikle İstanbul'dan giden biri olarak kuyrukta beklemek, lokmayı tatmak, birde hayırı dileyene 3 kulhuvallah, 1 elham okumak çok hoş bir duygudur.

Bunun İstanbul'a gelmesiyle ilk uygulamayı yapmayı arzu ediyordum. Yeğenimin de bu konuda bir hayır dağıtmayı istemesi buna vesile oldu. İki bölgede biri Bostancı, biri de iftarda Halıcıoğlu muhiti olmak üzere iki yerde dağıtım yaptık.  Hala Mahalle kültürünün bitmediği Halıcıoğlu muhitinde iftar saatine bir saat kala lokmalar dökülmeye başladı. Fakir fukara, garib guraba, yoldan geçen zengin, genç, çoluk çocuk herkese lokmalar verildi. Sepetler sarkıtıldı, iftar masalarına konmak üzere tabaklar dolduruldu. Çok güzel bir gün geçirildi. Hayırlar dilendi. Dağıtana teşekkürler edildi, hayrının en kısa zamanda olması istendi.  Çocuklar sevindi. Yani kısaca hayra vesile olundu.

Neydi bu lokma, neden dağıtılırdı aslında... İnsan hayır için bir şey dağıtmak isterse, bir işinin olması için adak dilerse ya da içini ferahlattırmak, ölmüşlerin ruhuna gitmesini isterse en leziz bir hayırdır aslında. Lokma Osmanlı'dan bu yana gelen, Arapca "Lukma" kelimesinden dilimize girmiş hoş bir tatdır. Bir delikli, bir yuvarlak olmak üzere iki şekli vardır. Yuvarlak olanlar genellikle tatlı olarak dağıtılır. 

Bazı şehirlerde yürürken, her köşe başında görülebilecek, lokma dökme düzeneği kurmuş ekiplerin hazırlayıp özel kağıtlar içinden yoldan geçenlere verdiği, lokma kokusunu duyup lokma kuyruğu oluşturan insanlara dağıtması şeklinde hayır sahiplerinin yaptırdığı hoş bir gelenek. Tuzlu olarak istedik biz lokmayı. Bunun tatlısı da dağıtılıyormuş. İftara yakın çay, peynir, reçel ve domatesle yedik. Dedim ya, iftar vermek isteyenlere çok hoş bir uygulama..

Bu güzel uygulama İstanbul'a gelince tabii ki makina ile yapılıyor. Öyle Balıkesir ve İzmir gibi elle atılıp, fıştırı fuşturu kızarmıyor. Makina da da olsa yapan insanlarda sanki hayır için yapılan bu işin manevi duygusunu almış bir şekilde güleryüzle dağıtıyorlar yaptıkları lokmaları. Mesela dalgın, yolda yürürken birden karşınıza çıkan bu güzellik, kokusuyla sizi mest ediyor ve kendinizi kuyrukta buluyorsunuz. Çekinmeden, utanmadan kuyrukta sıranızı bekleyip yapılan hayırdan alıp, birde üstüne iyi dileklerinizi dilediniz mi hayrı yapanın varmayın keyfine..  





İşte, Ege'de gördüğüm  bu güzelliği İstanbul'da da görmek beni kısaca memnun etti. İnsanların önce gelip kilosu kaça diye sorup, bedava dememiz üzerine biraz sıkılgan, biraz mahçup kuyruğa girmeleri beni duygulandırdı. İstanbul'da alışık olmadıkları bir kültürü tattılar. Girişimci ruhu olan sahiplerini kutluyorum. Ancak bir de jeneratör temin edebilseler İstanbul'da daha iyi olur. 

Anadolu'da her evin önünde dökülen bu lokmayı dağıtırken elektrik veya diğer aksesurlarda sorun olmazken, İstanbul'un meydanlarında dağıtılan bu lokma için komşudan veya apartmanlardan elektrik sarkıtmak biraz zor oluyor.

Bu işi akıl eden girişimciyi tebrik ediyorum,  jeneratör işini de çözebilirlerse daha da yolları açık olsun diyorum. 

Sizde hayrınıza bir iftar vermek, ölmüşlerinizin ruhunu gitmesi için lokma döktürmek istiyorsanız, tatlı veya tuzlu tercihlerle sizde dağıtabilirsiniz. Ben dağılım esnasında çok mutlu oldum. Alan insanların dualarıyla huzur duydum. Bu işi yapmama vesile olan yeğenim sayesinde bende kendime göre hoş bir hayır yaptım. Mahalle kültürünün bitmediği bir semt olan Halıcıoğlu'ndaki evlerden dağıtımı yapanlara iftar saati çorba ve çay verilmesi, herkesin birbiriyle kaynaşması da günün en güzel anısı oldu.

28 Mart 2015 Cumartesi

KÜÇÜK AŞÇIDAN GÜZEL BİR KEK TARİFİ


KEK YAPIMI


Sizler için küçük kızımız Ilgın Dr. Ouetker'in güzel bir kekini yaptı. Çok güzel bir kek .Herkese tavsiye ederim. Buradaki amaç  küçük kızımızı mutfağa özendirmek, yaptığından memnun olmak ve zorlamamak için hazır kekimizi uyguladım. İnşallah büyüyünce kendi daha güzel tarifler bulacaktır. 



Bu arada Nil Karaibrahimgil'in sana KEK YAPTIM şarkısını da dinleyebilirsiniz. Kek yaqıl slaytında kızımın doğduğu gün ona MELEK İSİMLİ şarkıyı söylerdim. onun için o müziği seçtim ama aslında sana kek yaptım şarkısı daha uyardı. onu da slayttan sonra aşağıda dinlersiniz. 

üç yumurtayı çırptım önce 

portakal dilimledim ince ince 

göz kararı da biraz süt kattım 

kalktım sana kek yaptım 

insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce
 
ben de tarifi öğrenince 

kalktım sana kek yaptım
 
gözlerin dönmüş kızı görünce 

yerli yersiz bakıp sana gülünce
 
ben de tesadüf o gece erken yattım

bana kelek yaptın 

insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce 

sen de elektriği hissedince 

kalktın bana kelek yaptın 

çırptım çırptım  karıştırdım

 kendimi onla yarıştırdım 

kimse kimseye benzemez 

kendimi kekle yatıştırdım 

oturdum ellerimle sana kek y
aptım 

unla sütü karıştırdım iyice 

tereyağı ekledim eriyince 

fırın da oldu 180 derece
 
attım sana kek yaptım
 
insan neler yapar isteyince 

bu bir şey değil düşününce

ben de tarifi öğrenince 

kalktım sana kek yaptım

çırptım çırptım karıştırdım

kendimi onla yarıştırdım

kimse kimseye benzemez

kendimi kekle yatıştırdım
 
oturdum ellerimle sana kek yaptım

üzüldün belli çok beni görünce

elimde kekimle sana gelince 

bir de ağlayıp itiraf edince 

abarttın beni melek yaptım