Bir zamanlar çok severek seçtiğimiz bir bölüm vardır.
Belki hayallerimizi süslemiştir, belki ailemizin gururu olmuştur, belki de daha on yedi yaşındayken geleceğimizi onun üzerine kurmuşuzdur. Belki de puanımız ona yetmiştir, biz de bu bölümde mutlu olacağımızı sanmışızdır.
Sınavlara hazırlanmışız, üniversiteyi kazanmışız, dört yıl boyunca dersler, sınavlar, ödevler derken emek vermişiz. Mezuniyet günü diplomamızı elimize aldığımızda da içimizden kocaman bir “Başardım!” demişizdir.
Peki, sonra ne olmuş?
Hayat başlamış!
İşte bazen asıl sınav, üniversite sınavından sonra başlıyor.
On yedi yaşındaki aklımızla, kırk yaşındaki hayatımızı seçiyoruz!
Bir düşünün… On yedi yaşındaki bir gençten, önündeki kırk yıl boyunca ne iş yapacağına karar vermesini bekliyoruz.
O yaşta insan kendini ne kadar tanıyor? Nelerden hoşlandığını, hangi ortamlarda mutlu olduğunu, nasıl bir çalışma hayatı istediğini gerçekten biliyor mu?
Belki çok sevdiği bir bölümü seçiyor. Belki biyolojiye hayran, psikolojiye meraklı, edebiyata tutkun ya da mühendis olmayı hayal ediyor. Üniversiteye giriyor, yıllarca emek veriyor ve sonunda mezun oluyor.
Eğer severse ben seçtim, sevmezse ailem zorla seçtirdi oluyor.
Sonra iş hayatına atılıyor.
Bir de bakıyor ki kitaplarda sevdiği şeylerle gerçek hayatta karşılaştığı çalışma koşulları birbirinden oldukça farklı.
Sevdiği alanın çalışma ortamı ona uygun değil. İşin temposu yorucu, beklentiler ağır, ekonomik koşullar tatmin edici değil ya da yaptığı iş, hayal ettiği yaşamla örtüşmüyor.
Bir zamanlar heyecanla girdiği kapıdan şimdi isteksizce geçiyor.
Ve kendi kendine soruyor:
“Ben bu mesleği gerçekten seviyor muyum, yoksa sadece bir zamanlar onu seçmiş olduğum için mi devam ediyorum?”
Bu soruyu sormak başarısızlık değildir. Belki de insanın kendini ilk kez gerçekten tanımaya başlamasıdır.
Sevdiğimiz bölümü bitirmek, o mesleği yapmak zorunda olduğumuz anlamına mı gelir?
Diyelim ki bir genç, üniversitede dört yıl boyunca çok severek okuduğu bir bölümden mezun oldu. Ancak mesleğini yapmaya başladığında mutlu olmadığını fark etti.
Başka bir alana yönelmek istiyor.
Çevreden gelen yorumlar da gecikmiyor:
“Bunca yıl boşuna mı okudun?”
“Onca emek verdin, şimdi bırakılır mı?”
“Diplomanı aldın, mesleğini yapacaksın tabii!”
Sanki diplomayı alırken görünmez bir sözleşme imzalamışız gibi…
Oysa eğitim, insanı tek bir mesleğe mahkum etmek için değil; ona bilgi, düşünme becerisi ve yeni kapılar açabilecek bir birikim kazandırmak için de vardır.
Üstelik sevdiğimiz bir alanı öğrenmek, o alanda çalışmaktan farklı bir deneyimdir. Bir konuyu okumayı, araştırmayı, anlamayı çok sevebiliriz ama o konunun meslek olarak gerektirdiği günlük işleri sevmeyebiliriz.
Bir müziği dinlemeyi sevmekle müzisyen olmak aynı şey midir?
Yemek yapmayı sevmekle, her gün kalabalık bir mutfağın temposunda çalışmak birbirinden farklı değil midir?
İnsan bazen bir alanı sever ama o alanın çalışma biçimine uygun olmadığını keşfeder.
Bu, dört yılın boşa gittiği anlamına gelmez. O dört yıl, insanın kendini tanımasına da katkıda bulunmuş olabilir.
Mesela; Boğaziçi Üniversitesi Elektronik Elektrik bölümünü derece ile giren birini, ileriki yıllarda bir yabancı firmanın işletme mezununun yapacağı bir işte CEO olarak görebiliyoruz.
Ya da bir kimyager laboratuvarda çalışmak yerine, bir üniversitenin öğrenci işlerinde okulda kazandığı analiz yeteneği ortaya koyuyor.
Ya da bir Resim Öğretmeni orda kazandığı kazanımı, bir şirketin Genel Sekreteri olarak götürebiliyor.
Ya da bir Almanca Öğretmeni, Bilgisayar Teknolojilerinde kendini geliştirip şirketin başında uzmanlaşabiliyor.
Ya da Sosyoloji okuyan biri, bir şirkette yazı işlerinde insan ilişkileri kuvvetli bir memur olabiliyor.
Ya da Konaklama Hizmetleri okuyan biri Turkcell'de dinamik bir ekibin parçası,
Müziğe aşık, nota, enstürmanı konuşturan biri evraklarla boğuşan bir üst düzey yöneticisi,
Ya da benim gibi aktif, dinamik çalışmayı seven biri 657'ye tabii devlet memuru oluyor. Ama orda da bu dinamiğini başka alanlarda körüklüyor.
Örnekler ya da, ya da diye çoğalabilir.
Şimdi meselenin başka bir tarafına bakalım.
Bazen de insan bir mesleği gerçekten istediği için değil, üniversite mezunu olmayı bir hedef haline getirdiği için okur.
Diploma alınır, çerçeveletilir, duvara asılır. Aile sevinir, akrabalar tebrik eder, fotoğraflar paylaşılır.
Peki, sonrasında?
Kişi belki de okuduğu alanla hiçbir ilgisi olmayan bir işte çalışmaya başlar. Çünkü o işin koşulları daha uygundur, geliri daha iyidir, kendisine daha çok zaman bırakır ya da kişiliğine daha fazla uyar.
Burada hemen bir yanlışlık aramak gerekir mi?
Bence haaayır.
Üniversite eğitimi elbette önemlidir. Fakat üniversite mezunu olmak, insanın yalnızca kendi bölümünde çalışması gerektiği anlamına gelmez. Bir diplomanın değerini sadece hangi işte kullanıldığıyla ölçmek de doğru değildir.
Ancak şu soruyu da sormadan geçmeyeceğim.
İnsan gerçekten istediği için mi üniversite okuyor, yoksa toplumun gözünde bir unvana sahip olmak için mi?
Eğer hedef yalnızca “üniversite mezunu” sıfatını taşımaksa, eğitim yolculuğunun kişiye ne kattığını da düşünmek gerekir. Çünkü diploma bir kapı açabilir ama o kapıdan geçtikten sonra nasıl bir hayat yaşayacağımıza bizim kararlarımız yön verir.
Bir başka meslekte çalışmak da elbette değerlidir. Yeter ki kişi yaptığı işi bilinçli seçsin, kendini geliştirsin ve hayatını yalnızca başkalarının beklentilerine göre kurmasın.
Peki, hangisi daha önemli? Eğitim almak mı, mutlu olmak mı?
Aslında bu sorunun cevabı, birini seçip diğerinden vazgeçmek kadar basit değil.
Eğitim almak çok önemlidir. İnsanın dünyasını genişletir, düşünme biçimini geliştirir, yeni olasılıklarla tanıştırır. Ama mutluluk da önemlidir. Çünkü hayat yalnızca bir unvana sahip olmak, bir mesleği sürdürmek ya da başkalarının takdirini kazanmak için yaşanmıyor.
Dört yıl boyunca severek okuduğu bölümde öğrendiklerini hayatına katan ama başka bir meslekte çalışan bir insan düşünün. Belki yeni işinde daha huzurlu, ailesine daha çok zaman ayırabiliyor, kendini daha iyi hissediyor.
Bir de sırf “Bu kadar okudum, artık bırakmam” düşüncesiyle yıllarca istemediği bir işi yapan birini düşünün.
Hangisinin hayatı daha başarılı?
Bunu yalnızca diplomalara bakarak anlayamayız.
Çünkü başarı sadece ne kadar yükseldiğimizle değil, yaşadığımız hayatın bize ne kadar uyduğuyla da ilgilidir.
Elbette her işin zor yanları vardır. Her mutsuzlukta meslek değiştirmek de çözüm değildir. Bazen sorun mesleğin kendisinden değil, çalışılan kurumdan, yöneticiden, ekonomik koşullardan ya da geçici bir dönemden kaynaklanabilir.
Bu nedenle önemli olan, bir anda her şeyi bırakmak değil; neyin bizi mutsuz ettiğini anlamak ve yeni bir yola geçilecekse bunu düşünerek, planlayarak yapmaktır.
İnsan değişir. Hayalleri de değişebilir.
On yedi yaşında denizi çok seven biri, otuz yaşında dağlarda yaşamayı isteyebilir. Yirmi yaşında çok istediği bir işi yapan biri, kırk yaşında kendini bambaşka bir alanda keşfedebilir.
İnsan büyüdükçe yalnızca yaşı ilerlemez; deneyimleri, öncelikleri ve kendinden beklentileri de değişir.
Gençken başarı dediğimiz şey, ilerleyen yıllarda huzur olabilir. Bir zamanlar yüksek bir makam isterken sonradan daha sakin bir çalışma ortamını tercih edebiliriz.
Bunların hiçbiri tek başına vazgeçmek ya da başarısız olmak değildir.
Bazen yön değiştirmek, kendimize daha uygun bir yol bulmaktır.
Üstelik ilk seçtiğimiz mesleği bırakmak, o meslek için öğrendiklerimizi kaybetmek demek değildir. Edindiğimiz disiplin, araştırma becerisi, iletişim yeteneği ve düşünme alışkanlıkları başka alanlarda da işimize yarayabilir.
Yani insanın bir bölümden mezun olmasıyla hikayesi bitmez. Belki de asıl hikaye, o diplomadan sonra başlar.
Son söz belki de bizi bize anlatır.
Diplomamız duvarda, hayat bizim elimizde!
Benim düşüncem şöyle ki; İnsan sevdiği bölümü okuyabilir, mezun olabilir, hatta yıllarca o alanda çalışabilir. Sonra bir gün başka bir işte daha mutlu olabileceğini fark edebilir.
Bu farkındalık için kendisini suçlamamalıdır.
Ama sırf üniversite mezunu olma sıfatını kazanmak uğruna yıllarını harcayanlar da kendilerine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten ne istiyorum?”
Çünkü ne yalnızca diploma mutluluk garantisidir ne de diplomasız olmak başarısızlık göstergesidir. Eğitim değerlidir; mesleki deneyim değerlidir; insanın kendine uygun bir yaşam kurması da değerlidir.
Belki de çocuklarımıza yalnızca “Hangi bölümü kazanacaksın?” diye sormak yerine, “Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsun?” diye de sormalıyız.
On yedi yaşındaki bir gence hayatının geri kalanını kesin olarak seçmesini beklemek yerine, ona kendini tanıma fırsatı vermeliyiz.
Ve yetişkinlere de şunu hatırlatmalıyız;
Bir zamanlar verdiğin karar, ömrünün sonuna kadar vermek zorunda olduğun tek karar değildir.
Diplomanı almış olabilirsin ama hayatın sana başka bir şey öğretiyorsa onu da dinle.
Sonuçta üniversiteden mezun olmak güzel bir başarıdır. Fakat insanın yıllar sonra aynaya baktığında, “Ben kendi hayatımı yaşadım” diyebilmesi de en az onun kadar değerlidir.
Çünkü; hayatın sonunda elimizde yalnızca diplomalarımız değil, yaşadığımız günler, kurduğumuz ilişkiler ve içimizde biriktirdiğimiz huzur kalacak.
Peki, sizce hangisi daha önemli. İnsan çok severek okuduğu bölümün mesleğini mi yapmalı, yoksa kendisini daha mutlu hissettiği başka bir alana mı yönelmeli? Bence cevap, Su akar, yolunu bulur olacak. Hayat hiç bilmediğiniz bir yöne belki de sizi kaydıracaktır. Tıpkı benim gibi.
AMA BENİM YÖNÜMDEN İŞİN ÖZÜ, BENDEN GEÇTİ DEMEDEN, TADINA VARACAĞINIZ MESLEKLERE GİRİŞİM YAPABİLMENİZ. DENEYİMLERKEN BİRİSİ SİZİ YAKALADI MI BIRAKMAYACAKTIR.
Yorumlarınızı merak ediyorum. Belki de hepimizin bu konuda anlatacak bir hikayesi vardır…

