Eskiden evlerin bir misafir odası olurdu.
Evin en güzel odası… Mahrem ve girilmesi yasak...
En güzel koltuklar orada dururdu. Üzerlerine oturulmasın diye örtüler serilir, halılar kirlenmesin diye dikkat edilir, vitrinlerdeki fincanlara dokunulmazdı. Böyle bir oda benim tanıdıklarımda da vardı. Hep kapalı. Hep çocuklara merak konusu olan.
O oda, evin en güzel odasıydı ama garip bir şekilde ev halkı için değildi.
Çocuklar o koltuğun üzerinde zıplamazdı.
Anne, “Aman oğlum, orası misafir odası!” derdi.
Baba yanlışlıkla girse bile sanki müze geziyormuş gibi dikkatli davranırdı.
Hatta bazı çocuklar büyüyüp evden ayrılırdı ama o misafir odasının koltuklarının rengini hâlâ bilmezlerdi! Hatta babasının ölümünde tüm ev halkına arza sunulunca çocuk şakayla karışık "aaa koltuklarımızın rengi bu renk miymiş" diye annesine takılmıştı.
Çünkü o koltuklara oturmak, ancak babasının ölümünde nasip olmuştu. O da diğer odalarda yer olmayınca...
Ne zaman kullanılacaktılar?
Misafir gelince…
Misafir giderdi.
Oda tekrar toplanırdı.
Örtüler düzeltilir, kapı kapatılır ve çoğu zaman kilit vurulurdu.
Bir sonraki misafire kadar…
Ve bazen düşünüyorum.
Acaba hayatımızın ne kadarını böyle yaşıyoruz?
En güzel elbisemizi “özel bir gün” için saklıyoruz.
En güzel parfümümüzü “bir yere giderken” sıkıyoruz.
En sevdiğimiz bardağı kırılır diye vitrinde tutuyoruz.
Güzel yemek takımını misafire çıkarıyoruz ama kendimize günlük tabaktan yemek yiyoruz.
Yeni aldığımız koltuğa önce bir örtü seriyoruz; koltuk eskimesin diye…
Sonra yıllar geçiyor.
Koltuk hâlâ yeni.
Ama biz?
Biz biraz eskimiş oluyoruz.
Hayat bazen çok garip bir tasarruf anlayışıyla geçiyor.
Kendimize kıyamıyoruz.
“Sonra kullanırım” diyoruz.
“Özel bir gün olsun” diyoruz.
“Misafir gelince çıkarırım.”
Peki ya o özel gün gelmezse?
Ya hayat, bizim sürekli hazırlık yaptığımız ama bir türlü başlamadığımız bir misafirlik değilse?
Belki de bugün, o özel gündür.
Belki de en güzel kahveyi içmek için misafir beklemek gerekmiyordur.
Belki o güzel fincanın sahibi sizsiniz.
Belki en rahat koltukta önce sizin oturmanız gerekiyordur.
Belki yeni aldığınız kıyafeti giymek için düğün, bayram ya da özel bir davet beklemek yerine; sıradan bir salı günü bile yeterince özeldir.
Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri şu olabilir.
Sanki hayatımız asıl gün başlamadan önce yapılan bir prova gibi…
Oysa prova diye diye ömür geçiyor.
Çocuklarımız büyüyor.
Evlerimiz eskiyor.
Biz yaş alıyoruz.
Ve bir gün dönüp baktığımızda, en güzel şeyleri “bir gün kullanırım” diye sakladığımızı fark ediyoruz.
Oysa bazı şeyler saklamak için değil, yaşamak için vardır.
Güzel bardaklar kırılabilir.
Koltuklar eskir.
Elbiseler modası geçmeden giyilmelidir.
Parfümler şişede beklemek için değil, insanın üzerinde güzel kokmak için alınır.
Ve evler…
Evler, misafir geldiğinde güzel görünmesi için değil; içinde yaşayan insanların mutlu olması için vardır.
Anneler bazen çocuklarına en güzel odayı yaşatmazlar.
“Dokunma!”
“Oturma!”
“Kirletme!”
“Misafir gelince kullanırız!”
derken, fark etmeden hayatın en güzel köşelerini çocuklarının yaşamından çıkarırlar.
Oysa belki de çocukların kahkahasıyla biraz dağılan bir salon, hiç kullanılmamış bir misafir odasından çok daha değerlidir.
Bir koltuğun üzerindeki hafif bir kırışıklık, o koltukta oturulmuş olduğunun işaretidir.
Bir fincandaki küçük bir çizik, onun gerçekten hayatın içinde olduğunun…
Bir evin biraz yaşanmış olması, aslında o evde hayat olduğunun göstergesidir.
Bu yüzden…
Hayatınızı da misafir odası gibi kapalı tutmayın.
En güzel günlerinizi birilerine saklamayın.
En güzel kahveyi önce kendinize yapın.
En güzel bardağı vitrinden çıkarın.
En rahat koltuğa oturun.
Sevdiğiniz kıyafeti “ayıp olur” demeden giyin.
Çünkü hayatınıza gelen herkes bir gün gider.
Misafir gider…
Ama siz kalırsınız.
Ve hayatınızla baş başa kaldığınızda, umarım kapısını yıllarca kilit altında tuttuğunuz bir misafir odası değil…
İçinde gerçekten yaşadığınız, güldüğünüz, kahve içtiğiniz, çocuklarınızın sesinin yankılandığı ve size ait olan bir hayat bulursunuz.
Bu konuda çok sevdiğim bir hikâye vardır.
Yaşlı bir kadın, rutin kontrol için doktora gitmiş.
Doktor, kadının yaşına rağmen neşeli, enerjik ve hayata bağlı olduğunu görünce merakla sormuş:
“Bu yaşta bu kadar yaşama sevincini neye bağlıyorsunuz?”
Yaşlı kadın gülümsemiş ve şöyle demiş ki,
“Hayatımı misafir odasına kilitlemedim, doktor bey…”
Sonra devam etmiş.
“En sevdiğim bardaktan önce ben içtim.
En güzel koltuğa önce ben oturdum.
En güzel kıyafetlerimi özel günleri beklemeden giydim.
Hayatımın en güzel şeylerini misafire saklamadım.
Çünkü önce ben yaşadım, sonra misafir ettim.”
Belki de hayatın en güzel kuralı budur.
Önce siz… sonra misafir.
Çünkü hayat, vitrinde saklanacak kadar uzun değil.
Kullanın. Giyin. Oturun. Gülün. Yaşayın.
Ve ne olur…
Hayatınızı misafir odasına kilitlemeyin.

