20 Kasım 2013 Çarşamba

BİRBİRİNE ZIT AMA DÜŞÜNDÜRÜCÜ ATASÖZLERİMİZ



Bugün  bir konu gelişince, bu konuyla ilgili çelişkili ama bir o kadar  da gelen kişiye uygunluğuna göre kullanılan atasözleriyle ilgili yıllar önce okuduğum yazıyı sayfamda yayınlamak  aklıma geldi. Hem bu atasözlerini  tazelemek, hem de sizlerle paylaşmak adına yayınlıyorum.

Aynı anlama gelen atasözlerini, işimize hangisi geliyorsa söyleriz zaman zaman. Bu sözler gelen kişinin uygunluğuna göre ya değişir, ya da yaşadığımız olayın, o günkü psikolojimizin durumuna göre değişir, şekillenir.

Kişiyi seviyorsak;
 
                   
İyi insan lafının üstüne gelir.

Kişiden hoşlanmıyorsak;

                    İti an çomağı hazırla.


deriz. Bu örnekleri yazmama bana hatırlatan değerli hocama buradan sözüm meclisten diyorum.  Ben ilk anlamını kullandım değerli hocam için bugün. Sadece bana bu örnekleri hatırlattığı için yazımı yayınlıyorum.

İşte bu örnekten yola çıkarak, yıllar önce okuduğum  hem hoş, hem de düşündürücü aynı anlam için söylenen  ama birbirine zıt atasözlerinden örnekleri sizinle paylaştım. Biri olaya olumlu bakan, diğeri ise olumsuz olarak bakan işinize gelene kullanabileceğiniz atasözleri.. 


Taşıma suyla değirmen dönmez.
Fazla mal göz çıkarmaz.
Azıcık aşım kaygısız başım.

                    Söz gümüşse, sükut altındır.
                    Sükût ikrardan gelir.

Harama uçkur çözülmez.
Güzele bakmak sevaptır.

                    İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.
                    İki çıplak bir hamama yakışır.
 
Bülbülün çektiği dilinin belası.
Bilmemek ayıp değil sormamak ayıp.

                    Eşeğe altın semer vursan da eşek yine eşektir.
                    Ye kürküm ye.

Eğri otur doğru söyle.
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

                   Düşenin dostu olmaz.
                   Dost kara günde belli olur.

Ava giden avlanır.
Atın ölümü arpadan olsun.

                   Erken kalkan yol alır.
                   Acele işe şeytan karışır.

Birlikten kuvvet doğar.
Körler sağırlar, birbirlerini ağırlar.
 
                    Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.
                    Lafla peynir gemisi yürümez.

Gün ola harman ola.
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

                    Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.
                    Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma.

İyilik yap denize at.
Merhametten maraz doğar.

                    Zararın neresinden dönülse kardır.
                    Gelen gideni aratır.

Yüzü güzel olanın huyu da güzel olur.
Yüzü güzel olanı değil huyu güzel olanı sev.

                    Akıl akıldan üstündür.
                    Aklın yolu birdir.

El elden üstündür.
Alet işler, el övünür.

                    Acı patlıcanın kırağı çalmaz.
                    Yaşın yanında kuru da yanar.

Zorla güzellik olmaz.
Zora dağlar dayanmaz.

                    Öfke baldan tatlıdır.
                    Öfke ile kalkan zararla oturur.

İşleyen demir ışıldar.
İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur.

                    Fazla mal göz çıkarmaz.
                    Azı karar çoğu zarar.

İnsan kıymetini insan bilir.
İnsanoğlu çiğ süt emmiş.

                    Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al.
                    Beş parmağın beşi birbirine benzemez.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.
İş olacağına varır.

                    Eski dost düşman olmaz.
                    Güvenme dostuna saman doldurur postuna.

Harama el uzatılmaz.
Üzümünü ye bağını sorma.

Biz Türkler, işimize geldiği gibi olayları kendimize döndürmeyi severiz. Gerektiğinde size söz söyleyene, karşı sözle cevap verebiliriz. Bu örnekler de bunlardan birkaçı..

Benden hatırlatması, nerede ve nasıl kullanacağınız size bağlı.... 


28 Ekim 2013 Pazartesi

BİR KİTAP, BİR ÖNERİ (MAHMUT'UN PABUÇLARI)

GALA GALACTION
ROMENCE ASLINDAN ÇEVİREN
EROL ÜLGEN-GÜLTEN ABDULA
EROL ÜLGEN'İN ÖNSÖZÜYLE...
Bugünlerde güzel bir roman okudum ve tüm okurseverlere paylaşma isteği duydum.

Mahmut'un Pabuçları...

Romana sahip olmam şöyle bir hikayeyle başladı. 

Türk Dili Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sayın Erol Ülgen'in kitabı bana hediye etmesi bu kitabı okumama sebep oldu.  Kendisine öncelikle böyle bir eseri tanımama sebep olduğu için teşekkür ediyorum. 

Bu kitabı herkesi öneriyorum. İçinde okudukça  ilginç paylaşımların olduğu bir kitap... 

3 dinin aynı payda da birleştiğini vurgulayan bir kitap,

Roman, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında önemli bir savunma merkezi olan Plevne'nin Ruslar ve Romenler tarafından ele geçirilmesini ve Türk esirlerin sevkiyatında Romen Savu'nun Türk esir Mahmut'u öldürmesi ve akabinde yaşadığı vicdan muhasebesini anlatıyor. Romanın baş kahramanı Savu'nun derin pişmanlığı etrafından dinler arası diyaloğu başarıyla işleyen Galaction, günümüz insanının en fazla muhtaç olduğu mesajla sesleniyor okuyucusuna. 

 İşte böyle bahsediyor kitabın arka kapağı romandan.

Konusundan sonra beni etkileyen diğer kısımlarda, önce kitabın tanıdığım biri tarafından tercüme edilmesi, sonra bu kitabı nasıl seçildiğini öğrenmem.

Kitabı Romence aslından Türkçeye çeviren Sayın Erol Ülgen'e teşekkür ediyorum öncelikle. Güzel bir eseri okumama sebep olduğu için. Kendisine orada yaşadığı sürede böyle bir kitabın seçimini nasıl yaptığını anlatması da daha da ilgi çekiciydi. Orada kaldığında Gülten Abdula ile tanışmış, uzun yıllar bu topraklarda yaşayan Türkler için, Romenlerin ne düşündüğünü merak etmiş. Bir din adamı olan yazar Gala Galactıon 'un yazdığı kitabı okuması önerilmiş, Türkçe karakterlerin bol olduğu kitap onda merak uyandırarak okumuş ve kitabı tercüme isteği oluşmuş ve bence de güzel bir emekle Çağdaş Dünya Edebiyatına güzel bir eser kazandırmış. 

Erol Ülgen görevli olarak gittiği, Köstence Ovidius Üniversitesinde kalan zamanlarında Dobruca bölgesindeki Türk Kültür hayatını araştırmaya yoğunlaşmış. 

Romanya'daki kültür hayatı ile ilgili düşüncelerini dile getirdiği bir ortamda, Romanya Demokrat Türk Birliğinin yayın organı olan Hakses gazetesinin genel koordinatörü Gülten Abdula önerisiyle bu romanı okumuş ve Türkçeye çevrilmesi, hatta filminin olması konusunda önerilerde bulunmuş.

Romanın ismi ve konusu gerçekten ilgi çekici gelmiş, eserde Türklerden bahsedildiği gibi, tarihten, felsefeden, insan psikolojisinden ve sevgisinden bahsetmesi kendilerini etkileyerek, bizlere de bu kitabın kazandırılmasını sağlamış. 

Bir Hristiyan din adamı olan Gala Galactıon'un,  Türk ve İslamiyet hakkında düşüncelerini öğrenmek ise  kitabın ilgi çekici diğer yanıydı benim için .

Kitabı bitirdiğim son sayfada gözyaşlarımı tutamadım. 
Bitirip eşime de önerdim. O da bir günde bitirdi. İlginç bir de tespit yaptı. 
Yabancılarda Hristiyan dendiğinde bir sürü millet akla gelirken, 
Türk dendiğinde Müslüman, Müslüman dendiğinde Türk olduğu anlaşılıyor dedi.

"Mahmut'un pabuçları" romanında, Savu'nun Eyüp Sultan'a gelişindeki sahnenin gözlerinizin önündeki canlandırılma olayı sizde nasıl olur bilmem ama ben gözlerimin önünde çok dramatik bir sahne canlandırdım ve Eyüp Sultan'ın mukaddesliğini o tarihlerde bile yabancıların bilmesi ve bunu yazması da benim için hayli ilgi çekici bir bölümdü. 

Siz kitapseverlere tavsiye edeceğim bu roman Timaş Yayınlarından baskıya sunulmuş, kitapseverlerin arayıp bulması temennisiyle.. Okuduktan sonra yorumlarınızı merakla bu sayfama bekliyorum. 

Kitabın satıldığı yerin linki de aşağıda. Konu güzel, link verildi, kitap uygun fiyatta. Böyle bir eseri sahip olmak artık size kaldı. 

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=71719




4 Ağustos 2013 Pazar

CAN DÜNDAR'DAN GENÇLERE ÖĞÜT NİTELİĞİNDE BİR YAZI




Can Dündar'dan Evlilik Üzerine

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi 
bitirdiğim bir kurum benim için.. 

17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da...

Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.

Evliliği toplumun dayattığı  şekilde yaşamamaktan...

Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine yada en azından eşit  olması.

Bunların sadece ikisi.

Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına "hot" dediğinde oturmalı kadın...

Ya da yumuşatıyorlar; efendim kadın erkekten önce
çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı....Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş,evde kalmakmış layiki.
...
EŞiM BENDEN 2 YAŞ BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek


 kaldı. 17 senede, ne de benden önce çöktü... 


Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti, "oo Can bey  
kapmışsınız çıtırı" esprilerine muhattap dahi oldum. 

EŞiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bir taneyi 9 senede 
bitirdim..

Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım... 


Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar  
farklıdır der Halil Cibran...

Bunu unutmadık biz. Ben konuşurken o dinledi,


Ben dinlerken o konuştu 17 sene.


O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklısın bitanem..." dedik,

öfke bitip fırtına durulduğunda "ama bi de böyle 
düşün" de dedik fikrimizi savunurken.

Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi,aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta...

Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak 
cüzdanımızdan gerektigi kadar aldık..

Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon,
kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama... 

Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"...


Ve güvenin ardına saklanmış bir "saygı" vardı daima...


Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...

Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi 
sütliman yaşayacaktık...

Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın 
dışında yattım bi gece, misafir odasında...

Gece yarısı kapı açıldı, eşim "ne yapıyosun burda?" 
diye sordu kapının eşiğinden, "uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle...Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde 
yastıkla... "kay yana" dedi daracık yatakta.
"ne yapıyosun?" dediğimde "benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadardı  ve bence doğrusu da bu...

Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.. 

Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin 
tutmadık birbirimize...



Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede...

Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim  
oyunumuzdu, oynanan
...
Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun 
bence.
..
Topluma kulaklarını tıkayarak hemde... Ne benim, ne 
de bizim sözlerimizle

..
Sadece gönlünüzden geçtiğince..

.
Dedigi gibi Ataol Behramoglu' nun; 


"...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 

Yaşadın mı  büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene 
karışırcasına..  Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."

*CAN DÜNDAR*




27 Haziran 2013 Perşembe

SON OSMANLI İMPARATORLUĞU, BAKLAVA İMPARATORLUĞU


Amerika’da yeni kurulan bir Türk Televizyon Şirketiyle küçük bir program deneme keyfi yaşamıştım. Türkiye'nin önemli konularını güzel bir dille ve kadınlara hitap eden bir gözle anlatmalıydım. . Programımın adı ne olmalı diye düşünürken yıllardır “Kesip Sakladıklarım” isimli defterimin ismi olmalıydı diye düşündüm. Sonra Küçük Mutluluklar isminde karar kılarak, bana göre keyifli bir deneyimle programımı  çektim. Programın hazırlanması, yapımı, sunumu tamamıyla bana ait olan,  çok güzel bir tecrübeydi. İnşallah montajlanmış halini de  bir gün yayınlayacağım.  Programda ne yapabilirim diye araştırırken, sırasıyla  Türkiye'nin değerlerini tanıtmak aklıma geldi.

İlk konumuz  "Son Osmanlı İmparatorluğu Baklava İmparatorluğu" idi.
Türkiye’nin mistik tatları, hazırlanışı, tarihi hakkında bilgiler veren ve bunu kadınlarla özleştiren, sonunda da küçük bir el sanatı işinin tarif edildiği bir programı hazırlayacaktım. Ama bu benim için çok ama çok güzel bir deneyim oldu. Çok zevk aldım. Bu zevki bana yaşattıran sevgili kardeşime de buradan çok ama çok teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolsun, varolsun. Ölsem de gam yemem. Hani derler ya yapmak istediğiniz 3 şey nedir diye.. İşte bu deneyimim de bunlardan birisiydi.. 

Ben de bundan yola çıkarak size burada hazırladığım o konuları sanal ortamımızda da tanıtacağım. Sırasıyla Baklava, Mantı, Lokum, Kahve gibi özel mistik tadları sizlerle paylaşacağım. 

Baklava konusunu hazırlarken,  ilk aklıma gelen Karaköy’deki GÜLLÜOĞLU baklavaları ve Nadir Güllü idi.  Sabah kameraman arkadaşım Cevat Kelle diye espri yapmak isterdim ama yapamayacağım, kameraman Armağan arkadaşımla birlikte Karaköy’deki atölyeye sabah 08:30 itibariyle gittik.

Nadir Güllü bizi odasında karşılayarak enfes bir su böreği 
eşliğinde, daha önce televizyonlar tarafından çekilen belgeselleri izlettirerek programımızın alt zeminini  hazırlamamıza yardım etti. Sorularım ve çekim sıralamam hazır olmasına rağmen, Nadir Güllü bu konuda o kadar güzel bir sunum hazırlamış ki.. Program kendi akışıyla 3-4 saatlik bir çekimle bitti.

İlk önce birlikte Yufkaların hazırlandığı atölyeye inecektik. Tüm katlardaki özellikle tuvaletteki hijyene değindi. Tuvaletlere kadar gezdirdi.  Her sabah burada bir işçi edasıyla çalışmaya indiğini ve sabah performansını yerinde izlediğini söyledi.

Atölye kapısında Baklavanın tarihçesi ve bu mesleğe nasıl  

başladığı ile ilgili küçük bir sunumdan sonra içeri geçtik. 

İnanılmaz bir askeri ciddiyetle, tüm baklava ustaları sıraya dizildi. Bir usta “Dikkaaat “ diye bağırdı. Tüm ustalar eli göğsünde eğilerek birbirlerini selamladılar. Nadir usta da yufkaları kontrol etti. Tüm ustalar aynı tarz ve ses ahengiyle baklava yufkalarını açıyorlardı. Baklava oklavasının armut ağacından yapıldığını duymuştum. Bunu ustaya sordum. Gerçekten de  malzemenin onlar için çok önemi olduğunu söyledi.
Çok güzel bir tabloydu sergilenen. Fıstıklar antepten, Şebinkarahisardan ceviz diye tüm malzemelerin nereden olduğunu söyledi. Şu resimde baklavanın malzemelerinin Nadir usta tarafından ne kadar önemsendiğini anlatıyor.



Bu konudaki çalışmalarını şöyle anlatmaya başladı Nadir Usta.

“Nadir Güllü, çocukluğundan beri fabrika çapında bir imalathane 

hayal edermiş. İşin başına geçince, bu hayalini gerçekleştirmek

 için kolları sıvamış. 1996 yılında Mumhane Caddesi’ndeki 

baklava fabrikasını kurmuş.” Her sabah buraya gelerek işin başına geçermiş. “İşçisi olmadığınız işin, ustası olamazsınız” onun yaşam felsefesiymiş. 3 S kuralımızda işimizde olmazsa olmazımız dedi.
Sevgi, saygı, sorumluluk.

Baklavanın iyisini de , insanın beş duyusu ile test edilerek anlaşılabildiğini belirtti. 

Görme duyusu ile test; İyi baklava, daha vitrinde, tepside kendisini belli eder. İyi pişmiş baklavanın rengi, altın sarısına çalar. Eski ustalar, buna 24 ayar altın rengi derlermiş. Ayrıca baklava diri görünmeli, iştah çekmeli. Baklava tepsisinin boşalan yerlerinde fazla şerbet birikmişse, baklavanın ağır çekmesi için gereğinden fazla şerbet verilmiş olabilir. İyi baklavada şerbet kararında olmalı, baklavayı hem kilo olarak, hem tat olarak ağırlaştırmamalı.
İşitme duyusu ile test;  İyi bir baklavaya çatal batırıldığında, bir hışırtı duyulur. Bu, yufkanın ince açıldığını ve baklavanın iyi piştiğine işarettir. Yufkası ne kadar ince açılmış olursa, baklava o kadar iyi olur.
Koku alma duyusu ile test; Baklava ağza yaklaştırıldığında, buruna mis gibi sade tereyağı, harç olarak kullanılan ceviz veya fıstığın kokusu gelmeli. İyi baklava, her şeyden önce iyi ham maddeden oluşur.
Tat alma ve dokunma duyusu ile test; Baklavanın iyisi, kötüsü, asıl yenmesi sırasında belli olur. İyi baklava ağızda dağılır; damakta eşsiz bir tat bırakır; mideye de dokunmaz.


“Birkaç yıl bedava baklava ikram ettik. Bedava baklava ikramı için davetiye yerine geçen el ilânları bile bastırıp sokaklarda dağıttırdık.” diyor; “Baklavanın kilosu 5 lira idi. Ta Taksim’den, Nişantaşı’ndan, Şişli’den telefon ile sipariş verenlere yol masrafı almadan baklava gönderdik.”diyor baklavanın ilk kurucusu   Mustafa Usta. Yani Mustafa Güllü. Nadir Güllü'nün babası.

Baklavayı tanıtmak için Atlas Sineması’nda reklam filmi göstererek, gazete ve dergilere reklam vererek, Tünel ve tramvaylara reklam levhaları astırarak baklavayı tanıtmaya çalışmış. “Ama, asıl reklamı baklavamızı tadanlar yaptı.” diyor.

Mustafa Usta’nın bu çabaları 1953 yılından sonra semeresini vermeye başlamış. Dükkân Karaköy, Hayvar Han No: 23 adresine taşınmış. 1970’lerde de yine Karaköy’de Katlı Otopark altındaki dükkânlardan biri kiralanmış.


1990 yılında, müessese şirketleşerek “Güllüoğlu Gıda San. ve Tic. A.Ş.” ticarî unvanını almış. Ama, yine “Karaköy Güllüoğlu” diye bilinip “Güllüoğlu” adını taşıyan diğer firmalardan ayrı tutuluyor.

1949’da küçücük bir dükkânda faaliyete başlayan Karaköy Güllüoğlu, şimdi Dünya’nın ilk baklava fabrikasına sahip. Yine Karaköy’de Mumhane Caddesi No: 171 adresindeki fabrikada günde yaklaşık 2.5 ton baklava üretilebiliyor.


Karaköy Güllüoğlu’nun Katlı Otopark altında ve fabrikanın zemin katındaki iki mağazasından başka satış yeri yok. Ağzının tadını bilenler, İstanbul’un her tarafından baklava yemek için Karaköy’e geliyorlar. Müşteriler arasında Karaköy Güllüoğlu’nun müdavimleri çok. Yarım asırdır Karaköy Güllüoğlu lezzetinden vazgeçmeyenler bile var.


Yıllanmış müşteriler, Katlı Otopark altındaki mağazada aşina simalar ile karşılaşıyorlar. Tezgâhta birer İstanbul beyefendisi olan Muhsin bey ve Hasan Bey; kasada ise müessesenin temel direği Mustafa Güllü...


Mustafa Usta, ilerlemiş yaşına rağmen, her gün hiç aksatmadan mağazaya geliyor; ikindiye kadar kasada oturuyor. Ama, sadece akçalı işler ile meşgul değil. Müessesenin sevk ve idaresine nezaret ediyor; baklavalarda kullanılacak unu, yağı, fıstığı, cevizi bizzat seçiyor.

Hacı Mustafa Güllü’nün beş oğlundan dördü baba mesleğini sürdürüyor. En büyük oğlu Nejat Güllü 1983’de müesseseden ayrılıp Kadıköy’de ayrı bir imalathane kurmuş. Bir başka oğlu Faruk Güllü 1993’de ayrılıp Bakırköy’de imalata başlamış. Nadir ve Ömer Güllü kardeşler, Karaköy’deki müessesede babalarının yanında kalmışlar.


Nadir Güllü, çocukluğundan beri fabrika çapında bir imalathane hayâl edermiş. İşin başına geçince, bu hayâlini gerçekleştirmek için kolları sıvamış. 1996 yılında Mumhane Caddesi’ndeki baklava fabrikasını kurmuş.


Evet, ticaretin, bankacılığın merkezi olan Karaköy, 1949’dan beri baklavacılığın da merkezi... Karaköy Güllüoğlu, bu semtin hareketli yaşamı içinde farklı bir renk, farklı bir tat... Aynı zamanda semt dokusunun bir parçası da... 1949’dan beri Karaköy’de çok şey tarihe karışmıştı, ama Güllüoğlu baklavaları tarihi görevlini sürdürmekte devam ediyormuş.”


Atölye de baklavanın  ilk safhasından , şerbet dökülme safhasına kadar geçen kısımlarını çekim ve röportajlarla süsleyelerek çekimimizi bitirdik.  

Sonra sunum bölümü olan satış mağazasına geçtik. Şimdi rahmetli olan Nadir Güllü’nün babası Baklavayı İstanbul’a getiren Mustafa Güllü kasa da görevinin başındaydı. Onunla da bir röportaj gerçekleştirdik. Mustafa Güllü tarihçeyi şöyle anlattı. “Mustafa Usta, müessesenin ilk günlerini anlatırken, müşteri bulmak için çektiği sıkıntılardan söz etmeden geçemiyor. O zamanlar İstanbul halkının çoğunluğu baklavayı bilmiyormuş. Bilenler de, hep bir hafta beklemiş, bayat baklava yemiş oldukları için pek beğenmiyorlarmış. Mustafa Usta bu kanaati değiştirmek için çok zahmet çekmiş.

Nadir usta da bize Osmanlı da da baklavaya çok önem verildiği, bu konuda baklava alayları düzenlendiğini bildirdi.  Yurt dışından çok müşteri geldiğini ve yurtdışına çok baklava tepsisi gönderildiğini belirtti. Baklava yeme adabı diye de bir şeyden bahsetti. Baklava önce damağa değdirilecek, 10 kere çiğnenerek döndürülüp sonra mideye indirilecekmiş ki…. Tadı anlaşılsın.

Bizde öyle yaptık ve Nadir ustanın el ustalığı gibi misafirperverliği de çok ustalıklı olduğu için bizleri çok güzel bir ağırlamayla yolcu etti. Kendisinin çok iyi niyetli, hoş sohbet, eli ve gönlü açık, mesleğini seven ve de çok güzel pazarlayan biri olduğuna şahit oldum.

Ben de yazımı bu güzel lezzete yakışır sözlerle bitiriyorum.

Acı sadece biberde kalsın,
Ömrümüz tatlı geçsin baklava tadında.
Gaziantep’ten çıkıp gelen bu tatlıyı;
Tadıyla yemek isterseniz,  İstanbul’da gidin Güllüoğlu’na

Antep’e giderseniz de uğrayın bir İmam Çağdaş’a .. 

GÜZEL BİR DE BAKLAVA ŞİİRİ SİZE.. SÖZ TATLI OLUNCA HIZIMI ALAMADIM.
Gaziantepli Rakkuş Bacı’dan baklavaya şiir 

(Antep sofrası şiirinden baklavaya dair bölümdür.)


Yemek faslı son buldu tatlılara gelelim


Başta baklava gelir saygıyla eğildim


Haşmetle azametle gelir konur sofraya

İlik ilik yuvarla bir daha getirdim



Ye sana neşe verir hayat verir


Diş damak uğraşmadan ağızda kendi erir


Cevizlisi fıstıklısı kaymaklısından beğen

Yanına getirseler ölü insan dirilir.



ANNELİK ÜZERİNE OKUDUĞUM GÜZEL SÖZLER,

“Çocukların kulaklarına pahalı küpeler almak annelik değildir. Annelik, çocukların kulağına küpe olacak bilgiler vermektir.

Çocuklara pahalı ayakkabı almak babalık, sinemaya götürmek annelik değildir. Babalık ve Annelik hayat yolunda doğru yerlere doğru adımlar atacak bilinçte çocuklar yetiştirmektir.

Çocuklara pahalı kıyafetler giydirmek babalık değildir. Babalık, kıyafetlerini paylaşmayı öğretebilmektir.

Yoğurmak bilgi ve sabır ister.

Anne-babalık; çok fazla sorumluluk isteyen, geri dönüşü olmayan, birçok bilgi ve beceri edinmeyi ve sosyal anlamda birçok fedakârlık yapmayı gerektiren bir roldür.”

31 Mayıs 2013 Cuma

BURUN SIZLAMASI, GÖZ DALMASI, VÜCUDUMUZUN KADERLE İLGİLİ SİNYALLERİ MİYDİ?


Zaman zaman vücudumun verdiği sinyalleri bir şeylere yorardım..



* Kulağım çınlar, ay biri beni anıyor derdim.

* Avucum kaşınır. Sağ sağlığa, sol varlığa diye başıma sürerdim.

*Gözüm dalar, “off çok misafir gelecek” derdim. 

* İçimizde bir sıkıntı olur “öff kötü bir şey olacak sanki” diye bütün günümüzü zehir ederdim..

*Yürümekten yorulurum, ayaklarıma kara sular indi derim.

O kara su nedir bilmem ama ağız alışkanlığıyla bunları söylerdim.

Hepsinin bir anlamı var aslında belki de. Ama benim vücut dilim biraz şaşırdı bu günlerde. Bu söylenenlerin aksine çalışıyor.

Gerçek vücut dilimi çözdüm. Bugün burada benim vücut dilimle olan gerçekleri bir tecrübe sonunda aktaracağım.

Her zaman içimde sıkıntı olur, bugün kötü bir şey olacak diye hayıflanırdım ya.. Babamı kaybettiğim gün hiç de içimde bir sıkıntı yoktu. Gayet ılımlı bir gündü. Keyifle de kalkmıştım. Ama kötü bir şey olmuştu işte. Demek ki benim vücut dilimde iç sıkıntısı her zaman kötüye yorulmazmış. İçin rahat olduğu zaman da da olacak kötü şey olurmuş.



Burun sızlaması, babamın ölümüyle en çok yaşadığım şey oldu ve o günlerde burun sızlamasını ne de çok hissettim.

Özlem, acıma ve bir daha göremeyeceğini bilme duygusuyla en çok vücudum bu duyguyu yaşadı. Devamlı burnumun direği sızladı. Burun sızlaması buymuş meğer, ne sevgiliye duyulan özlem, ne hüzünlü bir şarkıymış, babamı düşündüğümde burnuma gelen tuhaf bir duyguyla gözlerimin yaşarması, içimin burkulmasıymış.

Gözümün dalması ise, her zaman benim için bir misafirin gelmesine işaretti. Gerçekten de gelirdi. Bunu doğru söylerdi her zaman vücudum.

Tüylerim diken diken olurdu korkulu bir şey yaşadığımda veya acıklı bir olayı dinlediğimde. Bunu da vücudum da yaşıyordum. Beynim mi istediği zaman hüküm veriyor, yoksa ben mi öyle hissediyordum.

Kulaklarım çınladığı zaman beni anıyorlar derdim ya, kime sorsam beni kimse anmazdı. Aslında kulaktaki bir rahatsızlıkmış. Gözüm seyirir hep korkardım. Kötü bir şey olacak diye. Magnezyum eksikliği ve göz yorgunluğuymuş. Ama seyirdi mi deneyince oluyor derler diye hep iyi düşünürdüm.

Mesela aşık olunca kızlar, karnına ağrı girer, kalbi pır pır atar. Bunu kime sorsak oluyor der. Bende pır pır atma hep korkudan olmuştur.

Ağzımın suyu aktı lafı doğru ama. Güzel bir yemekten bahsederken ağzım sulanır, limonu keserken ağzım sulanır. Vücudum tepkilerini böyle güzel kor işte.

Gözyaşı da bir tepkidir vücudun ve bende bol miktarda vardır. Sinirlenir ağlarım, üzülür ağlarım, sevinir ağlarım. Vücudum yapma, etme, ağlama derim. Ama sulugöz Tahireyimdir mahallenin.

Bilimsel açıklaması vicdanlısın da ondan için kaldırmıyor derler. Ben de zaman zaman içime kızarım. Şöyle asil metanetli dur, başkalarının yanında zayıflık göstergesi sayılan gözyaşlarına hakim ol.

Ama benim vücudumda iki yer vardır ki. Söz geçiremiyorum onlara.

Biri mide, biri göz.

Bu iki organımıza daha az söz geçirirsiniz. Kalbinize engel olamazsınız derler. Koca bir yalan . Engel olmasanız da kimsecikler görmek.

Ama göz öyle mi.. Şıp diye akıtıverir gözyaşlarını. Herkesler görüverir üzüntülü olduğunu, Ya mide. Açlıktan bir guruldadı mı?.. Yanında biri otururken duydu mu? Ne kadar tokum, yok aslında yemem filan deseniz de başkaları sizin aç olduğunuz anlayıverir.

Ama bunların hepsini yaşamamız bizim beden duygusallığımızla ilgilidir aslında. Beyin mi hüküm verir hepsine, Yoksa vücudumuzun organları tek başlarına buyruk mudur?

Bilinmez ama yaşadıklarımızın vücudun hareketleriyle değil kaderiyle ilgilidir aslında. Olacaklar, vücudunuzun verdiği tepkiyle değil, kaderinizde varsa yaşanacaktır,


Tıpkı bu yazıyı kaderinizde okumak varsa okuyacağınız ve belki de yorumda bulunacağınız gibi... Kimbilir….

8 Mayıs 2013 Çarşamba

HAYATIMA YÖN VEREN SÖZLER, ESKİDEN ATASÖZÜ, ŞİMDİLERDE BENİM SÖZÜM.



Hayatın içinden geçip giderken yaşanan olaylar, geçmişteki büyüklerimizin sözleriyle özleşleşir. Biz bunlara ATASÖZÜ deriz. İşte bu sözler zaman zaman hayatımıza yol gösterir, bir olay karşısında sözler aklımıza gelir.
Özellikle hani senin bir sözün vardı diye başlar arkadaşlarım laflarına. Onlar benim sözüm değil, hayatıma yön veren atalarımın sözleridir.

Şu günlerde FACEBOOK ve TWİTTER dünyası özlü sözlerle kaynıyor. Ama yıllardır benim lügatımda olup, günlük hayatımda yaşadığım olaylara uyguladığım sözler işte burada.

Mesela birini ısrarla çağırırsın, çağırırsın gelmez, bir kere unutursun küser ya. Buna uygun şu sözüm vardır.
“ÇAĞIRSA DA GİTMESEK, ÇAĞIRMASA DA KÜSSEK”

Ayrıca, sen bu işle niye uğraşıyorsun, bırak başkaları yapsın diyenlere de şu sözüm meşhurdur.
“İŞÇİSİ OLMADAN, USTASI OLAMAZSINIZ”

Bazen de çok eğilen, bükülen insanlara bakıp şu söz geçer aklımdan.
“NOKTA KADAR MENFAATE, VİRGÜL KADAR EĞİLİYORLAR” diye düşünmeden edemem.

Birgün işyerinde bir memur biraz eserekliydi tabiri caizse. Müdürümüze tokat attı. Müdür o delidir bir şey yapmayayım dedi. Hemen aklıma şu söz geldi.
"AKILLI OLUP DÜNYANIN KAHRINI ÇEKECEĞİNE, DELİ OL DÜNYA SENİN KAHRINI ÇEKSİN"
Çünkü o tokadı biz atsaydık kii asla böyle bir şey yapmayız.. Şimdi hakkımızda açılan soruşturmalar haddi hesabı olmazdı. Ama öyle de olmak istemezdik, ama bu olaya gülmeden de geçemedik. 

Hayatta 3 şeyi unutmayın derim.
“KÖTÜ DURUMUNUZDA YARDIM EDENİ, KÖTÜ DURUMUNUZDA SİZİ BIRAKANI, SİZİ O KÖTÜ DURUMA SOKANI”

Bir şeyi uydurarak söyleyeceksem.
“AMAN TAKMAYIN. AT KAFADAN BİLGİ YARIŞMASI”

Olaylar karşısında ürkeğimdir. Kavgadan kaçarım. Hele Edepsizden korkarım. Ve susarım.
İşte o zaman derim ki;
“EDEPLİ EDEBİNDEN SUSAR, EDEPSİZ BEN SUSTURDUM ZANNEDER”

Çünkü terbiyesiz insana vereceğiniz en güzel cevap, bozulmayan efendiliğimizdir. Buna her ne kadar pasif, basiretsiz, sustu kaldı gibi laflar atılsa da ben aynı zamanda şu sözü de kullanırım.

“HAKSIZKEN KONUŞMAK DEĞİL, ÖZELLİKLE HAKLIYKEN SUSABİLMEK ÖNEMLİDİR”
Çünkü ön yargı ve sabit düşünceye bazen değiştiremeyiz.
HAK DEDİĞİN HAKKARİ’DEN ALINIR.
Desem deeee olaylar, insanlar ve yaşananlar bazen bu sözlerin tersinde de gelişebilir. Onun için öfkelenecekseniz bir kere düşünün. Sinirle kalkmayın. Öfkeyle oturmayın.

AYRICA MEVLANANIN SÖZLERİNİN DE HAYATIMDA YERİ ÇOKTUR. İŞTE BUNLARDAN BİRİ..

“KÖR CEHALET ÇİRKİNLEŞTİRİR İNSANLARI
SUSKUNLUĞUM ASALETİMDENDİR.
HER LAFA VERİLECEK BİR CEVABIM VARDIR ELBET.
LAKİN BİR LAFA BAKARIM, LAF MI DİYE...
BİR DE SÖYLEYENE BAKARIM, ADAM MI DİYE”

Haluk DURSUN hocamızın kitabında ki güzel söze de konuşmalarımda yer veririm.

“ELE GEÇMEZSE EĞER SEVDİĞİMİZ
ÇARE NE ELDEKİNİ SEVMELİYİZ”

Yazımı tüm bu atasözlerini bir kenara koymanın, artık bizlerinde birşey üretmesinin önemli olduğunu  en güzel anlatan MEVLANA dörtlüğüyle bitiriyorum.
Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.