Evet, senin de elinde telefon, gözünde Instagram, aklında WhatsApp, belki de "Takipçi sayım gitgide çoğalıyor, acaba para kazanabilir miyim? diye heyecanlandığın zamanlar oldu mu?
İşte, tam da böyle bir dönemde yaşıyoruz!
Sosyal medya, hayatımıza o kadar entegre oldu ki, bir sabah uyandığında Facebook’ta yatak pozisyonunda paylaştığın selfie’ni, Instagram'da filtreleyip WhatsApp'ta en yakın arkadaşına göndermeden güne başlamak imkansız gibi hissediyor.
Peki, nasıl oldu da bu dijital platformlar sadece haberleşmekten öte, hayatın her alanına, hatta beynimizin en derin köşelerine kadar girmeyi başardı?
Hatta benim gibi "Sosyal Medya Yöneticiliği"ne merak sardıysanız, ders konuları cazip gelip, bunu bir blog yazısına döndüreyim ki halkımız da bilgilensin diye heyecanlandınız mı?
WWW hep görürüz nedir acaba derseniz, Word Wide Web kısaltılmışı, Anlamı "Dünyayı saran ağ"
Dr. Tim Berners Lee tarafından 1989-1991 yılları arasında geliştirilmiş.
2000’lerin başında, internet sadece sabır gerektiren "yavaş dial-up bağlantısı" ve "geometrik şekillerle dolu" basit web sitelerinden ibaretmiş. Ben o dönemde bilgisayarda bir çizgiyi nasıl mı çizerdim. Ctr.123 yaz, bir çizgi, devam ettirmek istersen, aynı komutu yaz babam komutu yaz. Ne günlerdi. Daktilodan bilgisayara geçmenin hazzını yaşamıştım.
O zamanlar interneti açtığında, web sayfaları tıklanabilir hiçbir şey sunmaz, sadece düz metinlerden oluşurdu. Ama sonra ne oldu? Web 2.0'ın gelişmesiyle birlikte dünya dijital anlamda başka bir boyuta geçti.
2004 yılında, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg, "Hadi gelin, birbirinize bakın, yazışalım, fotoğraf paylaşalım ve bir şekilde ‘like/beğen’ butonunu hayatımıza sokalım" dedi. Ve Facebook şimdilerde dünyada en çok kullanılan Sosyal Medya Platformu oldu. Ben de Facebookçu olarak severim kendisini.
Tabii bu, sadece birkaç yıl sonra, kişisel verilerle oynanılan, algoritmalarla yönlendirilen ve influencer’lar tarafından şekillendirilen bir dönemin habercisiydi.
Web 2.0, işte tam da buradaki devrimi temsil ediyor. İnsanların içerik üretmesine, başkalarıyla etkileşimde bulunmasına ve hatta içerik üzerinden para kazanmalarına olanak tanıyan bir platform dönemi başladı.
Artık yalnızca sabırla, bir siteyi ziyaret edip okuduğumuz zamanlar geride kaldı. Bizler de "içerik üreticisi" olmaya başladık. Hatta öyle ki, bir gönderi paylaştığında veya bir video çektiğinde, anında bir influencer olma şansı her zaman kapında.
Hatta aniden fenomenleşerek, "Evde otururken kimseye bir şey anlatmıyordum, sosyal medya ile kendime geldim veeee bir baktım 50 bin takipçim olmuş! Beni tıklar ve beğen yapar mısın?" diyebilirsin.
Instgram ile de hayatımıza özgün ve parlak bir ironi girdi. Hepimizin hayatında en az bir influencer'ı oluştu. Hatta belki o kişi sensin! Kim bilir? Evet, sosyal medya sayesinde, sıradan bir insan, bir anda tüm dünyaya hitap edebilecek kadar popüler oluverdi.
2008’de Instgram kurulmadan önce kimse "influencer" kavramını kafasında canlandıramazdı. Ama şimdi, #ad etiketinin olduğu bir post ile birçoğumuz günlük yaşantımıza daha çok para kazandıran bir "kitle etkisi" yaratabiliyoruz.
Influencer'lık tam olarak ne mi? Bir nevi modern dünyada fikir liderliği. Bir influencer, sadece popüler değil, aynı zamanda "bu konuda otorite" sayılan kişidir. Mesela, Instagram’da yemek tarifleriyle başlayan bir fenomen, bir anda her tür markanın yüzü olabiliyor. Hatta, neredeyse yeni nesil reklamcılık anlayışında televizyon reklamlarının yerini almakla kalmayıp, "Ne kadar organik ve samimi!" gibi başlıklarla milyonlarca takipçiyi etkileyebiliyor.
Tabii burada dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele de, her influencer'ın doğal görünmeye çalışırken aslında hayatını profesyonelce düzenlemesidir.
Anlayacağınız, bir influencer olmak; fotoğraf çekerken gülümsemenin ötesinde, algoritmalarla dost olmayı, doğru saatlerde doğru hashtag’leri kullanmayı ve tabii ki çok ama çok çalışmayı gerektiriyor.
Yani kolay bir şey değil, etkileşim yapabilmek. Resimleri çekmek, küçültmek, platforma koymak. Bunlar hep iş. Siz elinize telefonu alınca pıt diye karşınıza çıkan şeylere kolay sanıyorsunuz ama emek bunlar emek...
Bir diğer popüler platform olan Pinterest, bunu ders olarak işlediğimde Pin'in iğne olduğu, terest ekininde interest yani ilgi sözcüğünden türediğini öğrendiğimde çok ilginç geldi. Meğer ben bunu hiç düşünmemişim.
Aslında bu platform sosyal medyadan çok bir görsel keşif motoru olarak tanımlanabilir.
Düş ve ilhamlarla dolu bir dünya. Pinterest, "Benim mutfağımda ne yapabilirim?" ya da "Yaz tatili için ideal kombin nedir?" gibi sorulara görsel çözüm bulmak isteyen herkes için bir cennet.
Ayrıca, başkalarının paylaştığı panolar üzerinden hayatına yeni ilhamlar katmak da mümkün. Kısacası, Pinterest'te her şeyin çok estetik ve organize olduğu bir dünya var. Özetle, bir insanın hayal dünyasını 10 pin ile keşfetmeye ne dersin?
Ve tabii ki, Twitter yeni adıyla X. Bu platform bir sosyal medya mitolojik figürü gibidir. Kısa mesajların ve anlık paylaşımların kralıdır.
Genellikle ağır abilerin girdiği platform, siyasi tartışma, haber ve bilgi buradan dünyaya yayılıyor.
Twitter demek daha işime geliyor, X'e bir türlü alışamadım. O bakımdan eski adını kullanacağım.
Twitter'daki 140 karakterle başlayıp, şimdilerde karakter sayısını 280 olarak yükseltse de (bunu konuyu okuyunca unutmadım bak) ve 280 karakterle hayatını açıklamak zorunda bıraksa da, işin güzel yanı, burada fikrini söylemek için uzun paragraf yazma derdine girmiyorsun. Bir tweet atmak, fikir ve duyguları "hashtag" ile dile getirmek, bazen dünyada büyük değişimlere yol açabiliyor. Çünkü ne yazık ki, Twitter’daki birkaç cümle, politika ve gündemleri şekillendirebilir.
#MeToo yani ben de hareketinin veya #BlackLivesMatter'ın (Siyahların Hayatı Önemlidir) viral olmasının temelleri de Twitter’da atıldı.
Bir de 280 karaktere yazdıklarınızdan dolayı Trend Topic olursanız yani TT değmeyin keyfinize.
Kısacası, Twitter, kelimelerle devrim yapma yeridir.
Evet, tüm bu renkli dünyada, "Evet ben de işte bir influencer'ım" veya twitte döktürürüm demek kolay. Ancak sosyal medyanın altında başka bir oyun oynanıyor: Algoritmalar. Sosyal medya platformları, içerik üreticilerini ve takipçilerini birbirine bağlamak için karmaşık algoritmalar kullanır. Yani senin ne zaman bir fotoğraf yüklediğine, hangi başlıkları kullandığına, ne kadar etkileşim aldığından tamamen veri analizi ve yapay zeka sayesinde en popüler içerikler şekillendiriliyor.
Her paylaşımla like almak (beğenmek) ve yorum beklemek bir süre sonra bir alışkanlık haline geliyor. Peki ya beğenilmediğinde? İşte o zaman algoritmaların seni biraz daha geriye itmesiyle karşılaşıyoruz. Bu döngü de sosyal medya "bağımlılığı"na kadar uzanıyor. Kendini her an bir telefon ekranında, takipçi sayısını izlerken bulabilirsin.
Ve tabii, sosyal medyanın ötesinde bir teknoloji harikası daha var: Yapay Zeka. Burada, ChatGPT gibi güçlü yapay zeka araçları, dijital dünyanın sınırlarını zorlayarak, bize her konuda yardımcı olabiliyor. İster bir metin yazmak iste, ister sosyal medya postları için içerik önerisi arayalım, yapay zeka sayesinde her şey çok daha kolay! Mesela ben, chatgpt ile tahlil sonuçlarımı doktora sormadığımdan bile çok didiklerken, grok gibi yapay zeka programlarla ailemi ve arkadaşlarımın havalara uçurup danslar yaptırım güldürebiliyorum.
Bundan birkaç yıl önce, bir konuda araştırma yaparken saatlerce kitap karıştırmamız gerekirdi. Şimdi ise, ChatGPT gibi araçlarla saniyeler içinde bilgiye ulaşabiliyoruz. Artık bir şeyleri öğrenmek, yazmak ya da yaratmak için hem zamandan hem de çabadan tasarruf ediyoruz. Sosyal medyada içerik üreticileri, yapay zekayı daha verimli kullanarak daha yaratıcı, özgün ve ilgi çekici paylaşımlar yapabiliyorlar. Bu da, dijital dünyada fark yaratmak için büyük bir fırsat yaratıyor bize.
Ama benim can noktam WhatsApp. Çıkaranlar nur içinde yatsınlar. Onsuz bir hiçiz.
Artık bir şifreyi unuttuğumda, “WhatsApp’a kaydedip” sorunu çözebiliyorum. Sevgili Kendim diye bir yer açtım. Herşeyimi oraya kaydediyorum. Kaybolmasına istemediğim evrakları yıldızlayıp orada arşivliyorum.
Uzaktan çalıştığım için sanki yan odada çalışır gibi, anında istenilen evrakları WhatsApp ile gönderiyor, soruları cevaplıyorum.
Bazen düşünüyorum, eğer WhatsApp olmasaydı, bu kadar verimli, bu kadar organize olamazdım. Muhtemelen kaybolur, “Aaa, bu mesajı daha önce atmıştım!” diye sürekli geçmişi kurcalayarak bir hayat sürerdim. Ama WhatsApp, bir “digital asistan” gibi, her an yanımda.
Artık her şeyimi ona emanet ediyorum: Bilgilerim, hatırlatmalarım, hatta bazen moral kaynağım bile WhatsApp! Sadece güvenlik konusunda biraz tedirginim; acaba WhatsApp’ta kaybolan tüm bilgilerim bir gün "bulut"ta mı uçup gider? Neyse, ne kadar uçtan uça şifrelidir dese de, son çıkan olaylarla güvenilir mi düşünmeden edemesem de, ben yine de WhatsApp’a güveniyorum. Yani kısaca WhatsApp candır.
Çünkü o, sadece bir uygulama değil, bir yaşam tarzı! Yaşlıların kendinden haber verme şekli, yaşadığımızı gruplara bildirme mekanizması, bir çeşit sosyalleşme ağı.
Haa bir de iş dünyasının kullandığı Linkedln var ki. Orası tam bir karizma. Sadece bilgilerin ve bilgili kişilerin uçuştuğu havalı bir platform. Onu iş dünyası seviyor.
Sonuç olarak, sosyal medya hepimizin hayatına, tam olarak "bu kadar" dokundu. Bazen iş dünyasında fark yaratmak için, bazen sadece arkadaşlarımızla hasret gidermek için, bazen de yeni bir trendi takip etmek için kullandığımız bu platformlar, artık yaşamımızın en vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi.
Belki de yıllar sonra, çocuklarımıza anlatacağımız ilginç bir hikaye olacak: "Bizim zamanımızda Instagram filtreleri bu kadar iyi değildi!"
"Ah ahh siz bilmezsiniz, ben sosyal medya da ne kadar aktiftim, şimdi ki gibi bir düğmeyle yanımıza insanlar gelmiyordu. Uğraşarak takipçi buluyorduk"
Der miyiz deriz.
Sosyal Medya ile biz hep güzeliz.
.webp)
.webp)

.webp)
.webp)
.webp)
.webp)
.webp)
Hashtag #️⃣ yine mukemmel bir yazi. Klavyenize saglik
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. İsminizi de yazmış olsaydınız etkileşim daha iyi olurdu. Sağolun
SilÇok açıklayıcı ve aydınlatıcı olmuş .emeğinize ve kaleminize sağlık 💐💐🪷
YanıtlaSilTeşekkür ederim güzel yorumlarınıza
YanıtlaSil