8 Ekim 2017 Pazar

BİR DELİNİN BAKIŞI

 

Akıl hastanesinin bahçesinde sigara içiyordum. 
Merakımdan sanırım, bir şekilde orada buldum kendimi. 
Kendi halinde, oldukça normal davranan, yüz çizgilerinden kırklarında olduğunu düşündüğüm bir adamla göz göze geldik. 
Ben bir kaç kafamı çevirsem de, o gözlerini üzerimden hiç çekmedi.

Kıyafetlerinden anladığım kadarıyla misafirdi orada, hasta demeye dilim varmıyor şimdi. Önce biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp küçük adımlarla yaklaştım yanına. "sigara versene" dedi hemen. Sigarayı uzatırken "neden buradasınız?" demiş bulundum. Sigarasını yaktı, tekrar gözlerini dikti üzerime. Kırpmıyordu bile, ürkmedim desem yalan olur.

"İyi günler" dileyerek uzaklaşmaya karar verdim. 

"Belkide yanlış bir soru sormuşumdur. Belki canını sıkmışımdır ya da ne bileyim adam deli işte!" diye geçirdim içimden. 

"Sen neden burada değilsin?" diye bağırdı arkamdan. 

Öyle bir bağırdı ki, arkamı dönmeye korktum. 
Cinnetle bağırır gibi...

Döndüm yüzümü, olduğum yerde, yaklaşmadan baktım yüzüne.
 Bu sefer sesini daha da yükselterek, tekrarladı; 

"Sen neden burada değilsin ?
Onca sahtekarın, onca vicdansızın, onca ihanetin içinde durabilmeyi nasıl başarıyorsun? Çocukların vurulduğu, çiçeklerin koparıldığı, sevgilerin harcandığı, umudun tükendiği, renksiz, yapay bir dünya var dışarıda. Uyuşmadan uyum sağlayamadığım, gürültüsünden uyuyamadığım. Kirli, kibirli, kaba bir dünya var. Çıkarları uğruna seni çakıyla son model arabayı çizer gibi çizecek binlerce insan var. Kanını emecek bir sürü vampir. Sana kullanılıp köşeye atılmış pis bir mendil gibi hissettirecek bir sürü katil. Sen neden burada değilsin ?" 

Deliler mi yatmalı akıl Hastanesi'nde yoksa onları deli edenler mi? 


Bir delinin bakışı internette rastladığım bir anekdot.. Kim yazdı bilmiyorum, ama gerçek bir öyküyse ibretlik bir öykü.. Değilse bile bize paylaşma fırsatı vererek bu öykünün herkese dağılmasını sağlayan kişiye teşekkür ederim. 

HATAY MEDENİYETLER KOROSU

  



Hatay İş adamları Derneğinin düzenlediği Hatay Medeniyetler  Korosu konserini 7 Ekim 2017 tarihinde Aya İrini Kilisesinde gerçekleşti. Tabii ki bizde bu güzel etkinlikteydik. Bilinen konserlerin aksine birlik beraberliği ve bir sürü mesajı içinde barındıran bir konserdi. "Sen, ben değil BİZ varız" tezini şarkılarıyla, şarkı arası fıkralarıyla bize ilettiler.


Konser boyunca bir sürü kişiye teşekkür edildi. Ama asıl teşekkürü  Yılmaz Özfırat koro şefi hak etti bana göre..
Koristler, orkestra ve araları danslarıyla süsleyen Anadolu Ateşi Gençlik Grubu.. Çok beğendim. 


Konserin ilk parçası aşağıdaki fıkrayla açıldı.. Bu fıkra gerçekten de konserin ruhuna giden bir fıkraydı.

"Bir baba, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında, bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken, çocuğu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.

 Baba çocuğuna söz vermişti; bu hafta sonu onu parka götürecekti. Ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve çocuğuna; “Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim.” dedi ve sonra kendi kendine düşündü:



“Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.”






Aradan 10 dakika geçince, çocuk babasının yanına koşarak gelip dedi ki:



– Baba haritayı düzelttim; artık parka gidebiliriz.Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içinde kaldı ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şöyle cevap verdi:

Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman, bütün dünya düzeldi…"



Konser işte böyle güzel bir öykü ile başladı. Konserin selamı da yine ilginç bir fıkraydı...

Öğrencinin biri yazılıları bitince sömestr tatilinde memleketine dönmüş. 

Arkadaşı Ali'ye, ben memleketime gidiyorum sen bana notlarımı iletirsin: Eğer bir zayıfım varsa Ebubekir'in selamı var, iki zayıfım varsa Osman'ın selamı var, üç zayıfım var ise Ali'nin selamı var dersin demiş. 

Arkadaşı notlara baktıktan sonra evini aramış, babası çıkmış telefona. Ali orada mı diye sormuş; babası, yok demiş, o da notu bırakmış:

- Ali geldiğinde söyleyin, Ümmeti Muhammed'in selamı var.


Bende konsere Ümmet-i Muhammete selam  vererek başlıyorum diye başladılar. Güzel bağlantılarla süslenmiş, farklı bir konserdi.

Aynı öyküleri  aşağıdaki videodan Yılmaz Özfırat'ın o keskin, duygulu sesiyle de dinleyebilirsiniz. Bu konser akşam ki konser değil ama önceki konserlerinde de aynı hikayeleri hoş ses tonuyla anlatmış. Orada konserin coşkusuyla dinledim ama tekraren de bu videolardan dinleyince güzel bir gece geçirdiğimin demini tekraren yaşadım.



Bu koroyu kuran, böyle bir etkinliğe emeği geçenleri tebrik ediyorum.. Tek Kelimeyle harika bir konserdi. Konserin aralarındaki şarkılarla uyumlu küçük fıkralar, olayların anlatımı konsere daha da çok renk kattı. Sıra dışı bir konsere tanıklık ettik, eşlik ettik ve çok sevdik.. Helal olsun emeği geçenlere, ama en çokta Yılmaz Özfırat'a...

Hatay önemli bir ilimiz, Kur'anda, İncil'de, Tevrat'da ortak olarak adının geçtiği bir ilmiş.. İlk Hristiyanlık burada kabul edilmiş. Kilise, cami, havrası aynı yerde olup; papazı, imamı, hahamı dost olabilen bir şehir burası. Koroda o gece,  alevisi, sünnisi, yahudisi, hristiyanı, müslümanı, kasabı, bakkalı, kısaca; insanı bir araya getirerek birliği, beraberliği bize öğrettiler... 

Videoyu izleyin, şarkıları dinleyin ama aralarda ki Yılmaz Özfırat'ın anlatımlarını da can kulağıyla dinleyin.. Bu konser bir önceki konsermiş Youtube'den buldum. Ama aşağı yukarı aynı idi.. Tek farkı Aya İrini kilisesinin muhteşem ihtişamının altında yapılıyor olmasıydı.. Yolları açık olsun. Nobel Barış Ödülüne aday imişler, tebrik ediyorum onları..



29 Eylül 2017 Cuma

BİR ELİMİZDE TELEFON... HAYATI KAÇIRIYORUZ..


Ne atom bombası 

Ne Londra Konferansı 

Bir elinde cımbız, 

Bir elinde ayna; 

Umurunda mı dünya



Orhan Veli Kanık bu şiirini yazarken 
bir elimizden cımbızın, bir elimizden de aynanın hiç düşmeyeceği dünya da yaşayacağımızı zannetmiş ama yanılmış... 
Çünkü 2000'li yıllarda bir elimizden düşmeyen ;
sadece TELEFON.


İşte bu videodaki gibi etrafımızda olup bitenlerin farkına varamıyoruz son günlerde.. Kısaca; hayatı kaçırıyoruz.

Yazımız konusu dün birden oluştu kafamda...  Metrobüste giderken telefonumu açmayarak etrafa ne kadar yeni binaların yapıldığını, ağaçlandırmaları, yeni dükkanları ve metrobüsdeki insan profillerinin ilginçliklerini incelerken anladım. 

Biner binmez telefonumuza açarak aslında hayatı kaçırıyoruz sanki,
FARKINDA MISINIZ?



Yüzyıllar boyunca insanlar, uzak yerlerle haberleşmeyi sağlayacak işaretler gönderme yollarını aramışlar. Mesaj iletmek için başvurulan ilk yöntemler, açık havada yakılan ateşler ve parlayan aynalar imiş.  Fransız Claude Chappe 1793'te icat ettiği mesaj iletme makinesine, "uzaktan yazan" anlamında "telgraf" adını vermiş.  



Sonra ki 40 yıl içinde elektrikli telgraf geliştirilmiş ve 1876'da Alexander Graham Bell, ilk kez konuşmaları teller aracılığıyla iletmeyi sağlayan telefonu icat etmiş. Bu Alexander amcamı oldum olası çok severim. Severim de ne bilsin yıllar yıllar sonra bağımlı bir alete geçileceğini rahmetli... Sağırlarla ilgili çalışmaları, Bell'i seslerin havadaki titreşimlerle nasıl oluştuğunu merak etmeye yöneltmiş, "armonik telgraf" adı verilen bir düzenek üstünde çalışırken, elektrik akımının konuşma sırasında oluşan titreşimleri andıracak biçimde değiştirilebileceğini bulmuş.  



Türkiye'de ilk telefon 1908 senesinde uygulanmaya başlanmış.  Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 senesinde hizmete açılmış ve biz Türkler çok sevinmişiz. İlk otomatik telefon santralı 1926 senesinde Ankara'da kurulunca, ardından da telefon santralleri illere yayılınca biz bu ilk sesli alet-i edavatla tanışmışız. Ne de olsa birbirimizi merak eden, nerde olduğunu bilmeden uyuyamayan bir milletiz.   


İyi de Alexander amcam sabit telefonu icat etti de bu elimize yapışan cep telefonu kim buldu. 



Motorola firmasının CEO’su (bir numaralı yöneticisi), eşiyle birlikte Karayip’teki el değmemiş küçük adalardan birine tatile gitmiş. CEO’nun eşi otele yerleştikten sonra çocuklarını arayıp konuşmak istemiş. Ama adada telefon falan yok. Birden çok sinirlenmiş. Oysa ki el değmemiş bir adaya maceralı bir gezi yapmalarını isteyen kendisiymiş.



Eşine “Koskoca Motorola’nın başındasın. Portatif bir telefon yapmayı neden bugüne kadar başaramadın?” demiş. Ve CEO, tatil bitip de Motorola’daki koltuğuna oturduktan hemen sonra, cep telefonuyla ilgili çalışmalara başlamış.



İlk cep telefonunu 1973’te Motorola firmasında geliştirmiştir. Modeli Motorola Dyna-Tac’dir. GSM Tarihçesi 1973 yılında ilk cep telefonunun mucidi olan Martin Cooper, GSM teknolojisinde pek çok yenilik bekliyor. İlk cep telefonunu 30 yıl önce üreten Martin Cooper bugün 70 li yaşlarda.

Motorola’da mühendis olarak çalışırken ürettiği cep telefonunun son on yılda hızla yayılmasını ve 850 gram ağırlığındaki bir tuğla görünümünden 80 – 90 gram ağırlığındaki teknoloji ürünlerine dönüşmesini ilgiyle izliyormuş. Ancak Cooper’a göre bu teknolojiler daha başlangıç.

Cooper’ın hayalinde kulağın arkasına sığabilecek kadar bir cep telefonu üretilmesi yatıyor. Sesli emirle ya da kullanıcının düşüncesiyle arama yapacak telefon, bir arama geldiğinde ise çalmak yerine, kullanıcısının kulağını gıdıklayacakmış. Eeee iyi elimizden düşer böylece, kulağımıza, başımıza alimallah vücudumuzun değişik yerlerine yerleşecekmiş. Hayırlısı diyelim o vakit. 

Cooper, Motorola’da sistem bölümü müdürü olarak çalıştığı dönemde, cep telefonunun geliştirilmesinin ardında yatan fikri şöyle açıklıyor: "Temel hayalimiz insanların arabalara konuşmak zorunda kalmamasıydı. İnsanlar bir masayı ya da bir duvarı aramak istemiyorlardı."demiş de bilmezmiş ki insanoğlu bu canım,  geliştirmeden duramıyor ki.. 

Güzel alet ama hayatı da kaçırmamamız lazım, etrafı gözlemlememiz gerekir.  Dün metrobüste bir sürü hikaye geliştirdim. Bakın bunlar nelerdi.  Ajan James Bond edasıyla düşündüm yani.. 

Mesala, Allah korusun metrobüsün içinde bir canlı bomba var, hareketlerinden anlayıp yakalamak istesek de cep telefonuna bakarken yanımızda kimin oturup kalktığının bile farkına varamıyoruz. Kaldı ki adamı teşhis edip, ihbar edelim. Allah korusun yani.. 

Yanımızdan harika bir araba geçiyor mesela, eşiniz dostunuz "Aaaa harika bir şey diye söylerken, arabada telefonu kapatıp bakana kadar vızzzt geçiveriyor. Gördünüz mü hayatı bir çırpıda kaçırdınız.

Masaya oturur oturmaz, eskiler besmele çekerdi, sizler selfie çekiyorsunuz diyorlar. Doğru.. İçimizden beslemeyi çekeriz de, bu sahne kaçmaz yahu..


Bebeklerimize ninni söylerken, şimdi açıyoruz telefonu veriyoruz eline.. Beybimiz şıp diye susuveriyor.



Bu sene yaptığım yaz tatilinde, Ordu'nun Ünye ilçesini telefonumdaki Ünye yazılarını okurken geçivermişiz. Ünye'de güzelmiş dedi eşim...  Arabada biraz hızlı geçince, bizim Ünye sanal alemde gezinti olarak kaldı.. Göremedim ya, kaçırdık işte hayatı..  


Tuvalette işimizin bitmesi  5 dakika.. Telefon+tuvalete girmek ise 15 dakika imiş, birde wi-fi varsa vay haline, bir de priz taksalar değme keyfine... 

Telefon için yadsınamayacak bir gerçek ki o da şu... Günümüzün en güzel bilgi kaynağı..  Sosyal alemi takip, haberleri takip, etkinlikleri takip. Onlar olmasa tüm güzelliklerden nasıl haberim olur o da bir gerçek. 

Kimselere muhtaç olmadan, şıp diye bilginin içindesiniz..  Ben de telefon bağımlısıyım, faydalı kullananlardanım. Seviyorum ne yapayım. Ama küçük detayları da bazen kaçırdığımı da üzülmüyor değilim yani..  

Sırf telefona bakar iken değil, bazen tuvalete gider iken de hayatı kaçırıyormuşuz meğer.. Aşağıda videoyu da gülümsemek adına yazımın sonuna ekliyorum o zaman.


25 Eylül 2017 Pazartesi

ÇATILARIN ESTETİĞİ KİREMİT ARTIK DUVARLARDA

Eskiden çatılarımızı süsleyen kiremitler, son zamanlarda duvar tablosu olarak kendine yeni bir misyon edindi. Çünkü cıngıl çatı çıktı mertlik bozuldu. Eski Mahya, Osmanlı veya düz kiremitleri şehirlerde bulmak zor oldu. Her gittiğim köydeki terkedilmiş evlerin çatısından aldığım kiremitlerle süslemeler yaptım.

Kiremit süsleme merakım son zamanlarda çok arttı, basitçe bir iki kiremit süsledim. Hamur kabartma tekniklerini kullanarak daha güzellerini yapmaya çalışacağım.

İlk Brezilya ve İspanyol kadınların süslemesi olarak gördüm. Şimdilerde civar köylerden kiremit taşıyıp naçizane kiremitleri süsledim. Hepsinin yaşanmışlığı, anıları var...










20 Eylül 2017 Çarşamba

SENİ YEMEYE ÖMRÜM YETMEZ Mİ?

Son günlerin trendi,  kavanozda domates sosu  ve menemen yapmak. 

Kışın sizler pahalı pahalı tomateslerrr alır iken, ya biiiiz, ya biiiz.. Tabii ki de 70 kuruşu yazdan aldığımız domatesleri yiyor olacağız diyerekten annemin ve yeğenimin ısrarı ile bizde bu domates işine girdik. (sanki konserve fabrikası açıyorum "işine girdik" filan derken, söz gelişi yani) 

Bendeniz devamlı "Ayyy ne gerek, alırsın Tat kübik kesilmiş domates, koyarsın pırasana, ıspanağına"  diye veryansınlarda bulunsam da; geçen sene bana verilmiş 1 şişe menemenliğin tadına doyamamış olarak,  "belki bir iki kavanoz kaparım" edasıyla giriştim bende kışlık domates yapımına.. Getirin bana domates, biber, patlıcaaaaan diye Barış Manço edasıyla giriştim işe..



Allahım!! bu iş bana göre değilmiş, her şeyi mevsiminde yemeliymişsin azizim. Ne o öyle yazın sebzelerini kışa taşımak, ye kışın balık, ıspanak, pırasa.. Menemen şart mı? desem de bu domates işi hoşuma gitmedi değil.

Hem de bu konuda bilgi sahibi olarak bilimsel bir şekilde domateslerimizi yaptık. Bakınız aşağıdaki bilgi.. 5. sınıf fen kitabından.... 

Kavanoz kapakları: Sıkışan kavanoz kapağını açmak için kapağın ısıtılması açılmayı kolaylaştıracaktır. Metal camdan daha fazla genleşmektedir, kavanoz sıcak su içine konulduğunda kapak kolaylıkla açılır. 

Nasıl mı?

100 kilo domates alıp, hepsini yeğenlere, kardeşlere  paylaştırırız diye başlasak da, esas olan evde kalan domateslerini azar azar yapmakmış. İş görev olunca zor oluyor ama bitirdik vallahi de 100 kilo domatesi...

Önce; mikserimizin orta boy olmasından dolayı 5-6 tane domatese, 1 adet kırmızı biber düşecek şekilde mikserde çektik. Tencereye koyduk.


Tencere dolana kadar bu 5 domates, 1 biber olayını devam ettirerek dolan tenceremizin altını yaktık. Suyunu çekene kadar kaynattık ve indirmemize yakın da tuz ve salad yağı ile yağladık..

Sonra bilimsel bir şekilde kavanoz kapaklarını ısıtıp, kavanozlara doldurup, ısıtılmış kavanoz kapaklarını kapatarak kavanozları hoooppp ters çevirdik. İşte o an önemli.. Kapak tutmazsa taaak diye atıveriyor. Biz çevirdik. Bir gece beklettik. Ertesi sabah kabaran, köpüren bir şey yoksa, işte kışlık domates ve menemenlerimiz hazır idi..



Ben bu yazımı niye mi yazdım.. Nerdeyse 100'e yakın kavanoz yaptık. Ağzımda "seni yemeye ömrüm yeter mi" namesi  takıldı.. Böyle bir şarkı vardı ya; kimindi acep diye baktım. Meğersem Ümit Besen'in "Seni sevmeye ömrüm yetmez mi" şarkısının melodisiymiş aklımdan geçen.  


Şimdi size düşen, Allah ömürler versin de keyif içinde bu soslarınızı yeyin demek.  Hep bunu deyip, hem de şarkıyı  dinleyin, biraz domatese uymasa da güzel melodi ile vaktiniz neşelensin.






17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hayatınızdaki İnsanı tanıyor musunuz?

Hayatınızdaki insanı tanımak için şu dört duruma odaklanın:
(Alıntı: Doğan Cüceloğlu)


1- Aç olduğu zaman nasıl hissediyor ve nasıl davranıyor, ona bakardım. Duygusal bakımdan olgun değilse, aç insan sabırsız ve bencil davranmaya başlıyor.

2- Öfkeli olduğu zaman, bir şeye kızdığı zaman nasıl konuşuyor, nasıl davranıyor, dikkatle gözlerdim. Bencil insanın kızgınlığı ile olgun insanın kızgınlığı farklıdır. Diyebilirim ki bir insanın olgunluğunun en iyi göstergeci öfkesini nasıl yönettiğidir.

3- Kendini yalnız hissettiği zaman ne yapıyor? İçine kapanıp dünyaya küsen ve onu suçluyan bir tavır içine mi giriyor, yoksa yalnızlığıyla dost olup, hayatın bu hallerini de sakin bir olgunlukla kabul edebiliyor mu?

4- Yorgun olduğu zaman nasıl davranıyor? İnsanın bencil olup olmadığını en iyi yorgunken nasıl hissettiği ve davrandığı gösterir. İlişkinin önemini kavramış olgun insan ne kadar yorgun olursa olsun diğerlerini de düşünerek davranır.

13 Haziran 2017 Salı

TECAHÜL-İ ARİF... BİR FARKINDALIK FİLMİ....




Tecahül-i Arif 
filmi seyredin ve paylaşın.


Biz engelli değiliz, sadece farklıyız sloganı onları en iyi anlatıyor. Bir sürü yeşil elma arasındaki kırmızı elma gibiler onlar. 


Ama bana göre onlar gibi daha da farklı olan kişiler, onların ANNELERİ.. 

O farklı insanların ellerinden tutan, onları kabul edip topluma kazandıran mukaddes kişiler.

Eğitim ile, çocuklarını fark ettirerek topluma çok güzel bireyler kazandıran aileler.

Down sendromlu çocuklarda yaptığım yoğun gözlemler annelerin bir rol model oluşu.. Annelerinin onları kabul edişi, onlar için yüreğini ortaya koyuşu..

"Anne olursan anlarsın" diye başlayan annelik söyleminde onlar kat be kat anlıyorlar evladın ne demek olduğunu.. 

Bu duygularla izlediğim bir Festival filmi "TECAHÜL-İ ARİF"

Bende bir vesileyle bu filmden haberdar oldum. Tek dilekleri geniş kitlelere bu film sayesinde seslerini duyurabilmek, milyonların kalbine dokunabilmek. 

Bizden sadece paylaşım yaparak seslerini duyurmamızı istiyorlar.  Film hüzünlü bitiyor, beklenin dışında bir duygu yaratıyor. Aaa neden böyle bitmiş diye hayıflanmadım değil.  Ama " Allah hiçbir anneye, evlat acısı vermesin"diye  dua ederken, belki de onlar "Allah evladımızı arkada bırakmasın" diye dua ediyorlardı. Ancak; bu film sayesinde iyi bir eğitim ile , fark edilme ile  onların da sağlam yere ayak basarak hayatlarını idame edebileceklerini öğrendim.

Yeter ki bizler onların değerini bilelim.. 

Öncelikle anne ve baba olarak kabullenelim, aile olarak yüreğimize sokalım, toplum olarak da sahiplenelim.

Peki filmin adı nedir? Neden böyle denmiştir derseniz. Onu izleyince, bir de aşağıdaki açıklamayı okuyunca ne kadar güzel konmuş bir isim olduğunu anlayacaksınız.

tecahül ile ilgili görsel sonucu



24 Nisan 2017 Pazartesi

"GEÇ KALANLAR"DAN MISINIZ ACABA?


Tiyatro için  "insanı insana insanca anlatma sanatı" derler ya..

Bu tabiri bazı oyunlarda bulamazsınız, bazı oyunlarda ise ayna gibi, oyunun taa içinde bulursunuz. Her cümle sizi veya bir yakınınızı anlatır.

Geç kalanlar ile ilgili görsel sonucu

Gülümsersiniz, "ay aynı biz" dersiniz ya... Bu hafta seyrettiğim "Geç Kalanlar" oyunu işte tam da böyle..

Oyunun konusu; "Yaşadığımız her günü güzel bir güne dönüştürmek varken, "güzel bir gün"ün bize çıkıp gelmesi için öylece oturup bekleriz. Çoğu zaman yaşamak yerine erteleriz. Tüketmenin bencilliğini, paylaşmanın samimiyetine yeğleriz. Oysa ihtiyacımız olan tek şey, biraz farkındalıktır. Geç Kalanlar, sordukları ve sordurduklarıyla seyircisine derinlikli bir yüzleşmenin resmini gösteriyor." şeklinde anlatılıyor. 

Oyunun fragmanı "Geç Kalanlar"

Tam olarak seyrettiğim yılı hatırlamıyorum ama;  Şehir Tiyatrolarında "Suçlu mu , Suçsuz mu? " isimli bir oyun izlemiştim. Bu oyunun sonunda herkes oyunu sorgulayarak çıkıyordu, Geç Kalanlar oyunu da aynı bu  tat da bir oyun.


Oyunun ve oyuncuların güzelliği kadar hayat dersi niteliğinde ki can alıcı sözleri de dikkatinizi çekiyor, benim aklımda kalan sözlerden bazıları şunlar;


- Annesiz kalmak, dipsiz bir kuyuya baş aşağı düşmek gibidir çığlıkların hiç durmaz.


- Kızlar anneleri olmamak için yemin ederler sonra bir bakmışsın ki tıpkı anneleri...


- Evlilik insanı kendi olmaktan uzaklaştırıyor.


- Evlilik=Eziyet

- Tartışmak, hele doğru düzgün tartışmak meziyet ister.

- Tartışsanız bile onu sevmekten vazgeçmeyeceğinizi ona söylediniz mi?



- Keşke dinleseydim seni, keşke daha fazla sarılsaydım sana…


- Konuşma kısırlığı,konuşamama…


- Babandan bir adım öte gidememişsen ilerleyememişsin demektir.

- Karına hiç yatırım yaptın mı,onu ölü yatırım mı gördün?

- Kimse acıyı hak etmez ama herkes payına düşeni alır.

- Kadınların sizsiz nefes almasına tahammül edemiyorsunuz değil mi?

- Boşanmak başarısızlık değildir ki hoşgörüsüz boşanmak başarısızlıktır.

En aklımda kalan tek sözde;

-  "Özür dile ve dilenen özrü kabul et."


- Ölmeden sevin birbirinizi ne olur.


- İnsanlar güzel günleri beklemek yerine güzel günleri yaratabilirmiş.


- Gerçi biraz siz geç kaldınız değil mi?

Oyun şehir tiyatrolarında sezon sonuna kadar oynuyor, muhakkak seyredin.. 


Oyunda tüm sanatçılar güzel ama, ayakta alkışlanacak tek sanatçı bana göre "Elçin ATAMGÜÇ"




Hıdrellez oyunundaki performansına hayran olduğum bu sanatçı, bu oyunda da beni kendine bir kez daha hayran bıraktı. Dramatik tarzda konuşma da bile insanları güldürebilen çok yetenekli bir sanatçı. Televizyonda bir dizide oynuyormuş, seyretmedim. Hıdrellez ve Geç Kalanlar oyunundaki hem dramatik, hem komedi sahneleriyle işte sanatçı bu dedirttirecek gerçek bir oyuncu..

Bazı sanatçılar vardır, sadece dram oynayabilir veya komedi de başarılıdırlar. Ses tonu, tavrı ile Elçin Atamgüç tüm rollerin kadını.. 

Ayakta alkışlanacak harika bir sanatçı. Kendisine hayran oldum, hep izliyorum, izlenmesi gerektiğini herkese öneriyorum. 

Oyunun tanıtım broşüründe de "Beni Yavaşlat" diye bir yazı var.  Bende yazımı o güzel yazıyla bitiriyorum.  Yazı Milattan 2000 yıl önce HİTİTLER'e ait kalıntılar içersinde bulunan bir duvar yazısına aitmiş... 



BENİ YAVAŞLAT.

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin
sükunetini ver .
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginligi, belleğimde yaşayan akarsuların
melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için
yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir
kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara
dalabilmeyi öğret…
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı
arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi
büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine
doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı
olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver… 


5 Nisan 2017 Çarşamba

Güzel bir gelenek..."DİŞ KİRASI"

"Diş Kirası" lafını duydunuz mu?  
Duyduysanız ne anlama geldiğini hiç araştırdınız mı? 




Osmanlı geleneği olan bu adeti; şu sıralarda gırgır amaçlı bir iki dostuma uygularken, bu adetin bilinmediğini düşünerek konuyla ilgili küçük  bilgi aktarmak istiyorum. 

Osmanlı'daki  beni etkileyen bu geleneği nerden mi biliyorum? İstanbul'u gezdiren tarihçi bir hocamızın padişah geleneklerinden olan diş kirasını anlatmasıyla, hoşuma giden  bu uygulamayı şaka yollu (tabi ki evimde verilecek bir hediye varsa) bende misafirlerime  uygulamaya başladım. 




Her zaman uygulayamasam da, özellikle iftar yemeklerinin sonrasında veya benim için vaktini ayırıp ziyaretime gelen kişilere hazırlayabilirsem böyle küçük hediyeler hazırlıyorum ve ikramımdan sonra diyorum ki; "Benim için gelip dişinizi yordunuz, bu da sizin diş kiranız". Sevdiğim kişileri bu hediyeyi vermeyi de çok seviyorum.

Osmanlı döneminde bir çok evde, özellikle de köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanı sıra, çat kapı gelen Allah misafiri de geri çevrilmez, içeriye alınırmış, onlar içinde sofralar hazırlanırmış. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırmış ve  iftar sofralarında tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurmuş. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından "yemek yiyip dişleriniz yoruldu" diyerek, kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler gibi hediyelikler, diş kirası olarak hediye edilirmiş. 



Konaklara ve evlerine gelen misafirlere ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirmiş. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra "Kesenize bereket", "Allah daha çok versin", "Ziyade olsun" gibi dualarla konaktan ayrılırlarmış. Osmanlı'da "Diş kirası" denilen bu hediyenin zarif gerekçesi ise; davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olması olarak açıklanırmış. 



Fatih dönemi sadrazamlarından Mahmut Paşa, Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını açar, konağında verdiği iftar ziyafetleri dillere destan olurmuş. Paşanın sofrasında oruç açanlar, diş kirasına ilaveten her akşam mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini, dişlerine takılma ihtimali olan sert bir sahte nohut yakalama ümidiyle dört gözle beklerlermiş.



Çünkü Paşa, kazanlarda pilav pişirilirken pilavın içine nohut biçimi verilmiş altınlar atarmış.. 

Bu adetleri çok  sevmem nedeniyle benim de saraylı olma ihtimalim üzerinde durulması gerekmektedir. Hangi saraylı derseniz, büyük ihtimalle günümüzde ben ancak "Simit Saraylı" olabilirim. Gümüş akçe, altın akçe sözlerini okuyunca, yazımı okuyanların, "biz sende bunu görmedik" dediklerini duyar gibi oluyorum. Simit saraylı olmam hasebiyle, benim size bunları vermem, tabiri caizse argo deyimle biraz sıkar. Hele bu devirde hayal.. 

Ama ben yine de bu hoş adetleri, kibarlık gösteren gelenekleri seviyorum ne yapayım. 

Diğer bir adette iki tokmak olayı..


Kapılarda o devirde iki kapı tokmağı bulunurmuş, büyük tokmak çalınca erkek,  küçük tokmak çalınca kadın geldiği anlaşılır. Ona göre kapı açılırmış. Ben  günümüzde de sarayımın geleneği olarak kapı kamerası koyarak hallettik. Baktık erkeeeekkk, "Abovvv erkek gelmiş, kim ola ki" diye eşimize sesleniyor, baktık kadın, "ay komşu gayveye gelmiş" diye ayırabiliyoruz. 


Güzel adetler bunlar. Maddi durumla alakası olmayan yüce gönüllülük, gönül zenginliği.. 

Genellikle gidilen eve hediye götürülür, gelirken size de verseler güzel olmaz mı yahu.. 

Biz de geri dönerken, hediyemize sevinir, "Oh dişimizi yorduğumuza değdi" deriz.. Hoş olmaz mı?

8 Mart 2017 Çarşamba

MASAMDAKİ BAHÇELER....




Son zamanların yeni trendi Terrarium...


Yani okunuş şekliyle Teraryum.....

Kelimenin Latince adıyla terra "toprak", "arium" ise akvaryum imiş. Yani toprak akvaryumu.

Son zamanlarda ya çiçekçilerde, ya da bir arkadaşınızın ofisinde cam fanusların içinde böyle çalışmaları görmüşsünüzdür. 



Ben bu işe merak sarıp incelediğimde; bu son trend teraryumların aslında Amerikalıların Dioraması, İngilizlerin  Fairly Bahçesi, Japonların Zen bahçesi, benim için ise hayal dünyamın minyatür bahçeleri olduğunu anladım.  Gördüğüm her yerde minik aksesuarları topladım. Geri dönüşüme çok yakışan bu iş için tüm konu komşu, akraba-i taalukat yani hısım akrabalardan eski salata tabakları, biblolar, atılacak eşyaları topladım. Dolabıma dizi dizi dizdim. Baktım bir yere hediye götüreceğim, hemen yapıp sevgimi de katarak masalarını süsledim.


Sergimizde yapılan bu minyatür bahçeler herkesin hayal dünyasını yansıttı. Sukulent ve kaktüs cinsleriyle yapıldığında bildiğiniz ekosistemi oluşturuyorsunuz. Çiçek fanusun içinde buharlaşmayla su ihtiyacını karşılayarak kaktüsleri besliyor.


Ben canlı çiçek yetiştirmeyi çok iyi bilmediğimden, bunu canlı çiçeğe benzeyen yapay çiçeklerle gerçekleştiriyorum. Yapmak için oturduğumda hayal dünyamda düşündüğümün dışında, bambaşka bir çalışmayla bitiriyorum çalışmamı. 



Aynaya yansımayla yapılan minyatür bahçemde, benim için  ayrı bir güzellik oldu. Yazınızı ters ayna efektiyle yazıyorsunuz. Yazı aynaya yansıyınca yazınız okunuyor. Yani bir şekilde hem beyniniz de çalışıyor bu çalışmalarla.. Pinterestin sihirli dünyasından bularak keşfettim ve evdeki aynama uyguladım. 

Teraryum ilk olarak; Londra'da yaşayan botanik meraklısı Dr. Nathaniel Ward tarafından keşfedilmiş. Londra'nın havasının ışığının elverişsiz olması, tesadüfen kavanozlara koyduğu bitkilerin filizlenmesiyle ortaya çıkmış ve mini eko sistemler oluşturmuş. 


Bu teraryumlar, bonsai, sukulet, ikebana gibi bitkilerle ofislerimize, evlerimize mini bahçeler olarak masaları süslemiş. Gerçek çiçekle yapılan teraryumların bayağı bir aşaması var. 

 http://www.meraklisiicin.com/blog/minik-bahceler-dunyasinda-son-moda-teraryum sayfasının bilgilerinden bu konuyla ilgili yararlanabilirsiniz. Benim yaptıklarım gerçeğe yakın yapay çiçeklerden. Bu bilgiler gerçek bitkilerden mini bahçeler yapacaklara gelsin.

Canlı çiçeklerden teraryum yapacaklara gerekli malzemeler.

  • Cam kap: Cam kapaklı şekerlikler, büyük boy şeker kavanozları bu iş için çok uygun. Seçeceğiniz kavanozun yeterince derin, geniş ve üzerini tamamen kapayabileceğiniz bir kap olması önemli. Fanus veya küçük akvaryumlarda da teraryum yapmayı deneyebilirsiniz.teraryum
  • Çakıl taşları: Çakıl taşları en kritik malzemelerden. Sulama yaparken drenajın sağlanması için ihtiyacınız olacak.
  • Bahçe eldiveni: Hem ellerinizi korumak, hem de kavanoz üzerinde envai çeşit parmak izi bırakmadan çalışabilmek için ihtiyaç duyabilirsiniz.
  • Uzun cımbız: Dar ağızlı ve çok derin kavanozlarda çalışacaksanız uzun bir cımbız işinizi epeyce kolaylaştıracaktır. Bu cımbızları pek çok akvaryum malzemesi satan dükkandan veya internetten kolayca bulabilirsiniz.
  • Torf: Bitkilerinizi ekeceğiniz malzeme işte bu! Seçtiğiniz bitkiye uygun bir torf edinmeyi unutmayın. Bahçe malzemeleri satan dükkanlardan, çiçekçi, sera veya fidanlıklardan satın alabilirsiniz.
  • Sphagnum: Bu ilginç malzeme çakıl taşlarının üzerine ekleniyor ve filtre görevi görüyor. İsmen bilmiyor olsanız bile mutlaka orkide saksılarının dibinde görmüşsünüzdür. Bu canlı malzeme kendi ağırlığının yaklaşık 20 katı kadar su muhafaza edebilmesiyle biliniyor. Yani, teraryumunuzun nem dengesini sağlarken ana rollerden birini oynayacak. Sphagnum'u bahçe malzemeleri satan dükkanlarda, çiçekçilerde veya internette bulabilirsiniz. Eğer temin edemiyorsanız, sphagnum yerine doğal elyaf kullanabilirsiniz. Ancak elyafı güzelce sakladığınızdan emin olmalısınız ki, teraryumunuz estetik duruşundan ödün vermesin.
  • Aktif karbon: Aslında bildiğimiz kömür kırıntısı. Akvaryumlardan satın alabileceğiniz gibi kendiniz de kömür parçalarını toz haline getirmeden ama iyice un ufak ederek kullanmayı deneyebilirsiniz. Aktif karbon teraryumunuzun havasını temizleyecek, bakteri ve küf oluşumunu engelleyerek uzun ömürlü olmasını sağlayacak.
  • Fısfıslı bir şişe ve su: Herşeyi yerli yerine koyup teraryum yapımını tamamladıktan sonra can suyu vermeniz gerekecek. Bunun için fısfıslı bir şişe edinin ki suyu eşit miktarda her noktaya dağıtabilesiniz, tıpkı yağmur gibi.
  • Bitkiler: İşte nihayet! En eğlenceli malzeme! Teraryum bitkilerini araştırın, okuyun, öğrenin. Seçiminizi yapın ve çiçekçinin yolunu tutun. Yosun ve minik yabani bitki örtüleri için parkların bahçelerin kuytu nemli köşelerine bakınmayı da unutmayın!

Teraryum yapımı

Malzemelerinizi edinip kolları sıvadığınıza göre artık işe koyulabilirsiniz. İlk iş, kavanozunuzu güzelce yıkayıp, temizleyip, kurulamak.

teraryum
Sonra çakıl taşlarını kavanozun en altına eşit seviyede bir katman oluşturacak şekilde yerleştirin. Çakıl taşları en altta olmalı ki, taşlar tabanda biriken suyu neme çevirsin, toprak için sağlam bir temel oluştursun ve bitki köklerinin çürümesini engellesin. Nasıl ama? İyi bir dünya taklidi, değil mi? :)
Çakıl taşlarından sonra sphagnumu, eğer temin edemediyseniz elyafı, yerleştirin. Sphagnum tabakasının üzerine de aktif karbon veya kömür parçacıklarını ekleyin. Ve son katman: torf.
Torf katmanını da yerleştirdikten sonra minik çukurcuklar açarak bitkilerinizi ekin. Ekme işlemini yaparken bitki köklerine olabildiğince nazik davranmaya çalışın ki zedelenmesinler. İşte tam da bu noktada uzun cımbızlar imdadınıza yetişecek. Eğer bunlardan bulamadıysanız da çatal, bıçak, kaşık veya basit bir çubuk gibi çekmecenizdeki size en cazip gelen malzemeleri de kullanabilirsiniz. Son olarak teraryumunuza can suyunu da verdiniz mi tamamdır!
Hayal kurmak serbest! Teraryumunuzu tamamladıktan sonra, minik dünyanızı minyatür objelerle süsleyebilirsiniz. Deniz kabukları, oyuncaklar, el yapımı figürler... Aklınıza ne gelirse. Bahçe sizin bahçeniz!
(Meraklisiicin internet sayfasından alıntıdır.)


Benim yaptıklarımdan yapmak isterseniz gerekli malzemeler; 

* Mavi kum,
* Toprak,
* Soğuk ve Sıcak Silikon
* Yapıştırıcı
* Minyatür eşyalar
* Deniz kabukları ve doğadan toplanmış taş ve dallar
* Ve hayal gücünüz..

İnce ayrıntı, deniz ve toprak kısmını ayırmak için de bir kartonla sınır yapmak, kartonun görülmemesi için deniz kabuklarıyla kartonu kaplamak. 

İşte aşağıda yaklaşık 2 saatimi vererek hazırladığım 3 tane mini bahçem. Saati zamanın nasıl geçtiğini anlamadan zevkle hazırladım bahçeler. Önemli olan kıymetini bilene gitmesi. Alan kişinin aynı önemi vermesi.. Çünkü onda hayalleriniz var.



Mutluluk tohumlarını beraber ektiğimiz 

Bir sevdâ bahçemiz var. 

Sevgi çiçekleriyle bezeli... 

İkimiz de üstüne titriyoruz. 

Her gün daha çok kök salıyor. 

Tomurcukları rengârenk... 



Senin gözlerin, güneş olup ısıtıyor. 
Ben, meltemler estiriyorum sevdâ şarkıları gibi... 
Sen, okşuyorsun sevgiyle yapraklarını,içim titriyor... 
Ben, hâle hâle süslüyorum öbekleri... 
Sevgin yağıyor üstüne nûr nûr... 
Ellerin gibi sıcacık, 
Bakışların gibi kor kor... 

Sakın değmesin nazar, 
Biliyorum, 
Çekemeyen gözlerden saklaması çok zor... 
Çok zor... 

Hâlenur Kor


minyatür bahçeler ile ilgili görsel sonucu