Seyahat etmeyi seven, seyahati gençlerde eğitimin, yaşlılarda ise görgünün bir parçası sayan, anne, baba ve 2 çocuktan oluşan gezi maceralarını yazmayı, ancak emekli olduktan sonra akıl eden, gezdiği yerlerin eğrisini, doğrusunu, ucuzunu, pahalısı yani en doğrusunu gezi sayfasında.. hayata dair de hissettiklerini, yaşadıklarını da bu sayfada kaleme alan emekli, gezgin bir anneyim.
3 Mayıs 2013 Cuma
FARKINDA MIYIZ ACABA...
FARKINDA OLMALI İNSAN !!!
Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını;
Fark etmeli..!
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını..
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını.
Fark etmeli..!
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu..
Fark etmeli..!
Henüz bebekken 'dünya..! Benim..!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu..
Ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını;
Fark etmeli..!
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini ; Fark etmeli..!
Sonra;
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini..
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini.
Fark etmeli insan..!
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Gülün hemen dibindeki dikeni..
Dikenin hemen yanı başındaki gülü;
Fark etmeli..!
Eşine 'seni çok seviyorum..!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü ; Fark etmeli..!
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini.
Ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu.
Fark etmeli..!
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini;
Fark etmeli.!.
FARK ETMELİ..!
Ömür dediğin üç gündür;
Dün geldi geçti yarın meçhuldür..
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür...!
16 Mart 2013 Cumartesi
ANLAŞABİLMEK
AŞAĞIDAKİ YAZI AJANS ANAMUR'DAN ALINMIŞ BİR YAZIDIR. YAZININ İÇERİLİĞİNDE BENİM YAZILARIMDAN BİR BÖLÜM KULLANMIŞLAR VE DE YAZININ KİMDEN ALINDIĞINI BİLDİRMİŞLER. AJANS ANAMURA TEŞEKKÜR EDİYORUM. EMEĞE SAYGI AÇISINDAN. YAZARI MUHAMMED APAYDIN'A
İŞTE O YAZI...
"Hayatım boyunca bir hindistancevizinin içinde yaşadım. Sonunda o hindistancevizinin içinde öldüm. Birkaç yıl sonra cevizimi buldular, kabuğu kırıp açtılar ve beni içerde küçülmüş, büzülmüş durumda buldular. 'Ne utanç verici!' dediler. 'Onu daha önce bulsaydık belki kurtarabilirdik!' Onun gibi içerde kapalı kalmış başkaları da vardır, belki..."
- Aaa, sanki beni anlatıyor! dedi liseye giden genç.
Bu ifade, "ergenlik" hatta "gençlik" çağındaki birçok gencimizin ruh hâlini gösteriyor desek yanılmış olmayız sanırım. Çünkü geçmişte olduğu kadar olmasa da günümüzde de birçok gencimiz, kendisinin tam ve doğru olarak anlaşılmadığını öne sürmekte; okulunun, ailesinin ve çevresinin gerekli anlayışı göstermediğinden yakınmaktadır.
Eğitim bilimciler, eğitimin çocuğa saygı ile başladığını belirterek onun gözlemleyebildiğimiz fizikî gelişimi yanında bir ruh yönünün de bulunduğunu, bunun da iyi incelenmesi gerektiğini, onun ilgi ve yeteneklerinin iyi tespit edilerek bu yönde gelişiminin sağlanması gerektiğini savunurlar. Bu da çok kolay bir iş olmasa gerektir. Çünkü 21. yüzyılda bile bilim adamları, insan denen "meçhul"ü tam olarak çözebilmiş değillerdir. Ben, Yunus Emre'nin:
İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır
dörtlüğündeki "kendini bilmek" ifadesini, biraz da bu anlamda yorumluyorum. Yani insanın ilk önce kendini tanıması, bilmesi, ifade edebilmesi, daha sonra başka ilimleri tahsil etmesi gerekliliğidir. Kendimizi tam olarak bilip tanımadan yapacağımız bir tahsilin boşa gideceği bir gerçektir.
X X X
Birini suçlarken ....
Ailesinin ve çevresinin kendisini tam olarak anlayamadığını iddia eden genç ne kadar haklıdır? Bu konunun iyi incelenip ortaya konması gerekir. Gerçekten çocuklarımız haklı mıdır, yoksa "uçuk" heves ve arzular peşinde koşan, her an bir suç işlemeye hazır varlıklar mıdır?
Bu konuda da uzmanların görüşüne başvurmak gerekir düşüncesindeyim:
-İşaret parmağınla birini suçlarken diğer üç parmağın size dönük olduğunu unutmayın!
"Bu sözü duyduktan sonra artık işaret parmağımla kimseleri suçlayamaz oldum. Çünkü karşı taraf suçlu ise bunda bizim de o kadar payımız olabilirmiş ve onun kadar suçlu imişiz. O günden beri ellerimi nasıl koyacağımı şaşırır oldum. Haklıysam ve işaret parmağımı uzatırsam, ya diğer parmaklar beni gösterirse... Her zaman haklı olan biz olup karşı tarafın da hep suçlu olduğunu düşünürsek...
Acaba suçluluk psikolojisiyle karşı tarafa nasıl renk veririz? Suçluysak, yalan söylüyorsak pinokyo gibi burnumuz mu uzar yoksa ... Yok, hiçbir zaman biz suçlu olmayız, her zaman haklı mıyız? Yoksa hak verilmez, alınır mı?
Suçluluk psikolojisi her zaman, herkesin yaşayabileceği bir durum mudur? Duygu Ilgaz'ın şiirinde olduğu gibi:
Suç, sebebini verendedir
Suç, gerçeklerden kaçıştır
Suç, sahibine, günahı da onun boynunadır
Suç, intikamdır
Suç, insan olmaktır....
Benim için ise de en önemlisi "Suç, farkına varıldığında özür dilemek, devamını getirmemektir." Daha da önemlisi suçlu çocuklar yetiştirmemektir. Çocukların suçu işleme sebeplerini öğrenmektir. Şiddete, suça meyilli kişiliklerin oluşma sebeplerini iyi belirlemeli, çözüm yollarını topluma sunabilmeliyiz. Temelde ahlâkî eğitim alabilen, aile birliği içerisinde, paylaşımcı ve sevgiyle yetişen çocuklar ilk hedefimiz olmalı.
Televizyon ve internetten tutun da arkadaş seçimine kadar her konuda çocuklarımızın takipçisi olabilmemiz, suçlu çocuklar değil de "hayırlı evlât" yetiştirmemizi sağlar. Bu seçiciliği toplum olarak uygulayabildiğimiz takdirde şiddet dolayısıyla suç oranları azalacaktır. Yoksa her zaman üç parmağımız bizi gösterecektir." (Uz. Serpil Gül Paçal)
İşte o zaman, belki, hindistancevizinin içinde kimse kalmaz, diyorum.
TEŞEKKÜRLER AJANS ANAMUR'A BU GÜZEL YAZININ PAYLAŞIMI İÇİN.
29 Ocak 2013 Salı
MADDİYATLA ÖLÇÜLMEYEN AŞK
BU YAZI GERÇEK BİR ÖYKÜDÜR.
50 YAŞINDA EVLENEN TEYZEMİN
GERÇEK DUYGULARIDIR.
Aşkın; insan yaşamına, sadece 18-25 yaş arasında yerleştiğini sanırdım bu güne değin. Ta ki; pembe tayyör, tüllü şapka ve hoş bir makyajla 65 yaşında ihtiyar delikanlının kollarında. nikah salonuna giren 50 yaşındaki teyzemin hikayesini dinleyene kadar.
50 yaşına kadar tek yaşamış olan bir kişinin aşkının da, iki kişinin arasında geçmesine rağmen, sadece kendi kendine tek başına yaşadığını, eşinin ölümünden sonra gerçeklerle karşılaşmasını, onun ağzından dinledim. Eşinin ölümünden bir ay sonraydı karşılaşmam. Nikahtaki o hoş halinden eser kalmamış, bu güne kadar "yaşını göstermiyorsun, genç kız gibisin" diye takıldığımız teyzemin, yaşından 10 kat daha yaşlı gösterdiğine şahit oldum. Başladı anlatmaya...
50 yaşındaydım. Zaman akıp gittikçe beyaz gelinlik hayallerim, yerini yavaş yavaş pembe tayyöre bırakmıştı. Kardeşlerimin evlenmesi, beni iyice yanlızlığa itmişti. Onlar da bir aile olmuştu. Beni her yere çanta gibi götürmeleri artık beni rahatsız ediyordu. Aileleri belki benden sıkılabilirlerdi... Onları da anlayarak evlenme fikrine sıcak bakmaya başladım.
Evlenmek için evlenmem diyordum, ama artık bu sözlerimi tutmayacaktım. Gurur ve mağrur görüşüme rağmen; mantık evliliğinden oldum olası hoşlanmamıştım. Evlilikte insanın birbirine ısınmasını ve aşık olarak evlenmesini, yüreğinin pır pır etmesini istemiştim bu güne kadar.
Ama bu duygularımı kalbimin bir köşesine koyup, bana sunulan ilk evlilik teklifini kabul etmeye karar verdim. 65 yaşında bir bey hiç evlenmemiş bir bayan arıyordu, hemen kabul ettim. 50 yaşında olmama rağmen genç görünüyordum. 65 yaşında nasıl biri diye düşünmedim bile. İşte her zaman hayalini kurduğum, beni istemeye geldiğinde kalbim pır pır edeceğini hayal ettiğim görücü koltuğunda, 50 yaşımda, kardeşlerim ve yeğenlerimin yönlendirmesiyle zoraki oturmuş bir kadındım.
İşte ilk görüşte aşk bu olsa idi. Kapı açıldı ve 65 yaşında olmasına rağmen çok genç görünen, benim hayalimde canlandırdığım uzun boylu, hoş bir kişi içeriye girdi. Genç bir delikanlı havası ve kendinden emin bir tavırla, muzip bir eda ile,
“Eee gençler..” dedi. “Yeni hayat arkadaşım, tam karşımdaki koltuğa otursun da birbirimizi daha görelim değil mi? Ya siz, tam karşıma oturmak istemez misiniz? Yan taraftan birbirimizi göremeyiz. Karşımda olsanız da, beni daha iyi süzseniz” dedi.
İşte “tılsım bu” dedim. Kalbim pır pır atmaya başladı. Aşk mı heyecan mı, yoksa herhangi biri olsaydı, yine bunu mu hissedecektim. Tarif edemediğim duyguyla, 20 yaşındaki genç kızlık hayallerime dönüverdim. Aşık oldum. Hani derler ya; öksürük ve aşk gizlenmez. Kimselerden duygularımı gizleyemedim. O gururlu mağrur havam gitmiş, cıvıl cıvıl bir yaşlı oluvermiştim.
Hemen döndüm. Tavrımdan hiç birşey kaybetmeden konuya girdim. “Eşiniz neden öldü” dedim ciddi bir tavırla. Ama içimden “olsun ne önemi vardı” diyordum.. “Belki bulaşıcı bir hastalıktandır. Lütfen evi dezenfekte ettiriniz. Madem böyle bir evliliğe karar verdiniz. Bazı isteklerimin de önemi olacağını sanıyorum. Yoksa ben o evde oturmam” dedim.
Hayatımı birleştireceğim kişi, gözlerime öyle bir bakıyordu. Elimde olmadan kızarıyordum.
-“Hay hay!! Siz her konuda bu kadar ciddi misiniz? Ben evlenelim dediysem, iş ortaklığı gibi hemen evlenelim demedim. Duygularınız da benim için çok önemli” dedi.
Sonra herşey göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Gerçekten onu çok seviyordum. Hayal ettiğim pempe tayyörümle, içim pır pır ederek evlendim.
İlk evliliğinden olan bir kızı vardı. Ne kızı, ne de eski eşiyle olan anılar beni hiç ilgilendirmiyordu. Herşey güllük gülistanlık gidiyordu. Aniden bir felç durumu geçirdim. 1 hafta hastaneye yatırıldım. Eşim 1 hafta boyunca sabahları 3-4 saat ortadan kayboluyordu. Nerdesin dediğimde ise; düşünceli bir şekilde "yok bir şey" diyordu.
Hastaneden çıktım. 1 haftada onu nasıl da özlemiştim. Fizik tedavileriyle üzerimde bulunan felç durumunu atlattım. Gençler gibi elele geziyorduk.
Bir sabah kalktığımızda eşim fenalaştı. Ve oracıkta ölüverdi. Yıkılmıştım.
Cenazeye gelen kalabalıklar, hem bana taziyelerde bulunuyor. Hem de yanıma yaklaşarak bilmediğim bir nedenle,
“Sana bunu yapmayacaktı” diye konuşmalar oluyordu. Ne olduğunu anlamadım. O arada kızı gelerek, elime kağıtlar tutuşturdu.
“Babam siz hastanedeyken bütün malları benim üzerime yaptı. Ancak bu evin ne olduğu henüz kesinleşmedi. Mahkeme kararı ile belli olacakmış” dedi.
Ben onların gözünde ve çok sevdiğim eşimin gözünde malı üzerine geçirecek bir ikinci kadın rolünde oluvermiştim. Bana hiçbir şey söylemeden, hastalığımda demek ki bu işlerle uğraşmış ve bana açıklamak gereğini bile duymamıştı.
Oysa ben, 50 yaşında bulduğum mutluluğun ve beraber geçirdiğimiz bu evin hatıralarının peşindeydim.
Kızımıza döndüm; "kızımıza" diyorum, çünkü onun bir parçası görüyordum.
-“Bak kızım, ben ölümden sonra ev peşinde koşacak değilim. Benim merak ettiğim baban benim duygularımı çok iyi biliyordu. Niye böyle bir konuma beni soktu “ dedim.
- "Demek ki sizinle herşeyi paylaşmayı uygun görmemiş. Bakın evi bile açıkta bırakmış. Sizin üzerinize yapmamış"dedi. İşte acı gerçek buydu. Ben tek başıma aşkı yaşamışım. Eşimin gözünde mal bekleyen sadece ikinci eşmişim. Ben hastanedeyken öleceğimi düşünüp, benim yakınlarım alır düşüncesiyle malları kızının üstüne yapmış. Ve beni mal hırsı olan bir kadın konumuna düşürmüştü. Bunu yapmak en doğal hakkıydı. Benim duygularımı bilmesine rağmen, ikinci eşlerin sadece para ve ev için evlenmelerinin bana bazen çirkin geliyor dediğimi bilmesine rağmen beni bu duruma sokmuştu. Benim yaram ondandı.. Kime söylesem, belki de bana "Aaa, tabi ki de kızı, onun olacaktı" diye düşünebilirlerdi.
Bu düşüncelerle evden çıktım. Hemen mahkemeye gittim. Herkes evin kendi üzerime geçmesiyle ilgili işlemler yapacağımı düşünürken, evin tüm haklarını kızımızın üzerine yaptırdım. Tek şartım; ölünceye kadar sadece onunla yaşadığım odada kalmayı teklif ettim. Kızı dahil herkes şaşırdı. Nasıl olmuşta bu evin üzerimde ki haklarını almak istememiştim. Mahkeme bana bu hakkı vermesine rağmen, beni eşim dahil hiç kimse anlamamıştı. Ben maddiyat değil, 50 yaşımda bulduğum aşkımın izlerini arıyordum.
Geçte olsa; tek başıma yaşadığım aşkı, 50 yaşımda bulduğum gibi, genç bir kızın terkediliş duygusunu 60 yaşımda tadıyordum.
Teyzem bunları anlatırken, herkes gibi bizde onun duygularını geç anladığımızı hissettik.
Onu evinde bıraktık, daha doğrusu anılarını paylaştığı odasında....
Aşk gerçekten de şarkılarda olduğu gibi layık olanda kalmalıdır.
İşte; İlhan Şeşen’in “Aşk layık olan da kalmalı” şarkısını her dinlediğimde teyzemi hatırlarım. Şimdi aşağıdaki şiiri okurken, önce videoyu bir tıklayın ve onun nameleriyle okuyun derim..
Hala okurken duygulanır yüreğim.....
Hala okurken duygulanır yüreğim.....
Ve kalpleri....
kiralık evlere benzetmek..
Kimin işi zordu ayrılıkta..
Veda edenin mi, yoksa bir vedayı evlat edinenin mi?
Kimin yüzüne tükürmeliydi hayat,
Maske takanın mı, yoksa o maskeyi indirenin mi?
Bir kadın kiminle sevişmeliydi,
Kime sarılmalıydı kolları ya da
kimin koynunda olmalıydı,
Cebi paralının mı,
Yoksa uğrunda paralananın mı?
Kimdi dost..
Geçip giden yıllar mı,
Yoksa pastanın üzerinde söndürülen mumlar mı?
Ve neden eşit dilimlenmezdi acılar,
Gelen davetsiz misafir çoktu,ondan mı?
Kimdi Aşk,
Yanında olan mı terk etmemecesine,
Yoksa kalarak acıtan mı gitmemecesine?
Bir adam,
Bir kadını ölüm onları ayırana kadar mı sevmeliydi,
Yoksa kadın tutku bitince ölümü beklememeli miydi?
Adresler başka, aldatmalar aynı değil miydi?
Saatler ihaneti gösterdiyse
gecenin geç vakitlerinin günahı neydi?
Severek ayrılma modasını, ilk başlatan kimdi,
Kimin fikriydi sonsuza kadar dost kalmak?
Kimdi aşkını ilk kâğıtlara yazan..
Masumiyeti bir otel odasında bırakan kimdi?
Son gece son sigarayı içmek için
sevişmek kâfi miydi?
Yoksa kapılar kapanınca ayak seslerini dinleyip
ağlamak mı marifetti?
Giden kimdi,
Kalan kimindi?
Bu ayrılığı kim icad etti?
Ve geri dönmemeyi gidenlere,
13 Ocak 2013 Pazar
KALİGRAFİ SANATI
KALİGRAFİ SEVEREK GİTTİĞİM KURSLARDAN BİRİSİDİR.
OLDUM OLASI DEĞİŞİK TÜRDE YAZILARI YAZMAYI SEVERİM. HOŞGELDİNİZ KALİGRAFİ VİDEOSUYLA SAYFAMA
HOŞGELDİNİZ.
25 Aralık 2012 Salı
ALDATMAK VE ALDATILMAK (BOZUK İLİŞKİLİ EVLİLİKLER)
ALDATMAK ÜZERİNE HOŞ BİR YAZIYI SİZİNLE PAYLAŞACAĞIM. KADINLARIN ORTAK LAFI; HERŞEYİ YAŞADIM AMA BU EN ACISIYDI. İŞTE BU KONUDAKİ İZLEMENİZ GEREKEN YOL HARİTASI.. YAZININ SİZE YARDIMCI OLABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİYLE..OKURKEN YALIN'IN ŞARKISINI DA TIKLAYIP DİNLEMENİZİ TAVSİYE EDİYORUM. YA SENDEN VAZ MI GEÇMELİ, YOKSA MASAL DEYİP YOLA MI DEVAM ETMELİ.
ALDATMAK VEYA ALDATILMAK;
Tanım olarak, iki kişi arasındaki birlikte, taraflardan birinin 3.kişi ile yaşanan; duygusal ,fiziksel eylemler ve söylemlerdir. Aldatılma için somut göstergeler; yazılar, temaslar,ifadeler ve davranışlardır.
Tanım olarak, iki kişi arasındaki birlikte, taraflardan birinin 3.kişi ile yaşanan; duygusal ,fiziksel eylemler ve söylemlerdir. Aldatılma için somut göstergeler; yazılar, temaslar,ifadeler ve davranışlardır.
Eğer somut göstergeler yok ve sadece hissediş var ise bu sadakatsizlik olup aldatmanın doğasını gösterir.
Aldatmanın psikososyal dinamikleri arasında, aşırı yüceltilmiş karşı cins ve buna ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu olabilmektedir. Genelde bayanlar tarafından tercih edilmeyen biri evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinç altındaki duygular depreşir ve elde etme düşüncesi harekete geçer.
Aynı zamanda kadına değer vermeyen, çok sık sevgili değiştiren birinin de aldatması bir oyun ve heyecandan başka anlam taşımaz.
Aldatmanın nedenleri üzerine kafa yormuş olsak da belirtmeden önce şunu belirtmeliyim: hiçbir ayrılık nedenin kabul görür yanı yoktur. Yani kişinin neden yaptığının kabul edilebilirliği tartışılmaz olmaktadır.
Eşin cazibesini yitirmesi.
Hamilelik veya hastalıklı bir dönem
Sık görüşememek ve mesafe
30 yaş sendromu ve 40”lı yaşlara girerken (bu dönemler varlığını,duygularını ve bedenini gözden geçirme sürecinin yoğun olduğu dönemdir.
cinsel sorunlar
ilişkide iletişim sorunları
Çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yönelmesi ile değersizlik duygusu yaşamak.
Şiddet görmek
intikam
Yeni bir başlangıç yapmak ve kendilik değerini test etmek için aldatmak(halen ilgi çekici miyim, arzu ediliyor muyum ?)
Son madde olarak tekrar belirtmek gerekir ki neden olabilir ama kabul görülmez.
Aldatmak, evliliklerin bitiminde en çok ilk üç madde arasında bulunmaktadır. Aldatma olayını doğru göremeyen ve süreci doğru sürdüremeyen tarafların % 75 ,i ayrılmış veya boşanmıştır. (Z.Sungur) Aldatma sonrası, ilk öğrenilmek istenen “neden yaptı” sorusudur. Aslında herkes yaşadığı ve yaşattığı travmanın gerçek nedenini bulmak-bilmek ister. Kişi de bazen nedenini bilmeden aldatır. Ta ki derin sorgulamalar veya danışman desteği ile bunu bulana kadar. İşte sorun,nedeni bulurken aldatılanın nedeni, kendine mal etmemesidir. Neden ne olursa olsun aldatılan kişi, suçluluk içinde değildir.
Aldatılan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları
1.Aldatılacak kadar basit miyim?
2.Demek ki hak ettim
3. Kocamı kazanmak için artık her dediğini yapmalıyım
4. Aptalım
5.Bana bunu yapanı affetmem.
6. Ben de onu aldatacağım
7. Depresyona girmek
8. Güvensizliğin yarattığı düşünceler ile , her şeyden şüphe etmek. Eşinin her şeyini bilmek istemek- incelemek.
9.Bütün erkekler/kadınlar ayın önyargısı ile tavrını genelleştirmek
10. Yaşadığı acıyı azaltmak adına rast gele yada normalde istemeyeceği biriyle cinsellik /duygusallık yaşamak
11.Boşluk,yalnızlık ve çaresizlik duygularını yaşamak
12. Ailesine yakınlaşmak
Aldatılan kişi, kendisine yapılan olayı ,içselleştirerek kendisinden kaynaklandığını düşünür. Ama yapılan araştırmaların sonucunda da % 100 aldatmanın nedeni bulunamamıştır. Yukarıdaki nedenler ise ihtimallerdir. Aldatılan kişi, kayıp ve ölüm travmasına benzeyen travma yaşar. Bu nedenle ağır ve destek isteyen bir süreçtir.Nasıl davranmalı kısmı ise az sonra
Aldatan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları
1.Suçludur.
2. Kendine inanamaz.
3.Kendini savunamaz. Bu nedenle bu konuların açılmasından korkar-gerilir.
4. Eşine suçluluk duygusundan dolayı devamlı taviz verir
5.Utangaçtır. Başka insanların bilmesinden kaygılanır.kaygı ve depresyon görülebilir.
6. Umutsuzdur. Bu evlilik artık toparlanamaz. Mahvettim gibi..
7.Bir an önce sürecin normalleşmesini ister.
8. Hep açıklama yapmaktan bıkmıştır.
Genel düşünce aldatan kişinin bu durumdan büyük zevk aldığı düşüncesi olsa aslında ,olay yaşanırken bir çatışma ve mutsuzluk hakimdir. Çünkü başına gelmesini istemediği bir şeyi yapmaktadır. Bu nedenle aldatma ortaya çıkarken aldatan kişinin de ruh halinin sağlıklı olmadığını unutmamalıyız.
ÖNERİLER VE YOL HARİTASI
Aldatan eşin yalansız bir şekilde olayı anlatması ve tüm sorumluluğu üzerine alması.
Aldatma anlatırken varsa yaşanan cinselliğin detaylarına girilmemesi ve aldatılan tarafın bunda ısrar etmemesi gerekir. Çünkü anlatılması halinde zihinde senaryolaştırma ve filmleştirme ile sorunun çözümü zorlaşır.
Olayın başında;
-ayrılmak,kararsızlık veya ilişkiye devam kararlarından birini vermeden önce, önce olayı öğrenmeye çalışın. İstediğiniz kararı yine verebilirsiniz.
Sorunun çözümüne, anlaşılmasına ve olağan sürece geçene kadar aldatılan tarafın onayı ve rızası olmadan cinselliğin yaşanmaması
Soruları sorarken, ne zaman başladı,neden bitirmedin,cinsellik var mı, duygusallık var mı,tehdit edici bir durum var mı, önlem alınması gereken bir durum var mı? Soruları ağırlıklı kullanılmalıdır.
Aldatan kişi 3.kişinin iletişim ve adres bilgilerini vermemelidir.
Aldatmanın psikososyal dinamikleri arasında, aşırı yüceltilmiş karşı cins ve buna ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu olabilmektedir. Genelde bayanlar tarafından tercih edilmeyen biri evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinç altındaki duygular depreşir ve elde etme düşüncesi harekete geçer.
Aynı zamanda kadına değer vermeyen, çok sık sevgili değiştiren birinin de aldatması bir oyun ve heyecandan başka anlam taşımaz.
Aldatmanın nedenleri üzerine kafa yormuş olsak da belirtmeden önce şunu belirtmeliyim: hiçbir ayrılık nedenin kabul görür yanı yoktur. Yani kişinin neden yaptığının kabul edilebilirliği tartışılmaz olmaktadır.
Eşin cazibesini yitirmesi.
Hamilelik veya hastalıklı bir dönem
Sık görüşememek ve mesafe
30 yaş sendromu ve 40”lı yaşlara girerken (bu dönemler varlığını,duygularını ve bedenini gözden geçirme sürecinin yoğun olduğu dönemdir.
cinsel sorunlar
ilişkide iletişim sorunları
Çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yönelmesi ile değersizlik duygusu yaşamak.
Şiddet görmek
intikam
Yeni bir başlangıç yapmak ve kendilik değerini test etmek için aldatmak(halen ilgi çekici miyim, arzu ediliyor muyum ?)
Son madde olarak tekrar belirtmek gerekir ki neden olabilir ama kabul görülmez.
Aldatmak, evliliklerin bitiminde en çok ilk üç madde arasında bulunmaktadır. Aldatma olayını doğru göremeyen ve süreci doğru sürdüremeyen tarafların % 75 ,i ayrılmış veya boşanmıştır. (Z.Sungur) Aldatma sonrası, ilk öğrenilmek istenen “neden yaptı” sorusudur. Aslında herkes yaşadığı ve yaşattığı travmanın gerçek nedenini bulmak-bilmek ister. Kişi de bazen nedenini bilmeden aldatır. Ta ki derin sorgulamalar veya danışman desteği ile bunu bulana kadar. İşte sorun,nedeni bulurken aldatılanın nedeni, kendine mal etmemesidir. Neden ne olursa olsun aldatılan kişi, suçluluk içinde değildir.
Aldatılan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları
1.Aldatılacak kadar basit miyim?
2.Demek ki hak ettim
3. Kocamı kazanmak için artık her dediğini yapmalıyım
4. Aptalım
5.Bana bunu yapanı affetmem.
6. Ben de onu aldatacağım
7. Depresyona girmek
8. Güvensizliğin yarattığı düşünceler ile , her şeyden şüphe etmek. Eşinin her şeyini bilmek istemek- incelemek.
9.Bütün erkekler/kadınlar ayın önyargısı ile tavrını genelleştirmek
10. Yaşadığı acıyı azaltmak adına rast gele yada normalde istemeyeceği biriyle cinsellik /duygusallık yaşamak
11.Boşluk,yalnızlık ve çaresizlik duygularını yaşamak
12. Ailesine yakınlaşmak
Aldatılan kişi, kendisine yapılan olayı ,içselleştirerek kendisinden kaynaklandığını düşünür. Ama yapılan araştırmaların sonucunda da % 100 aldatmanın nedeni bulunamamıştır. Yukarıdaki nedenler ise ihtimallerdir. Aldatılan kişi, kayıp ve ölüm travmasına benzeyen travma yaşar. Bu nedenle ağır ve destek isteyen bir süreçtir.Nasıl davranmalı kısmı ise az sonra
Aldatan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları
1.Suçludur.
2. Kendine inanamaz.
3.Kendini savunamaz. Bu nedenle bu konuların açılmasından korkar-gerilir.
4. Eşine suçluluk duygusundan dolayı devamlı taviz verir
5.Utangaçtır. Başka insanların bilmesinden kaygılanır.kaygı ve depresyon görülebilir.
6. Umutsuzdur. Bu evlilik artık toparlanamaz. Mahvettim gibi..
7.Bir an önce sürecin normalleşmesini ister.
8. Hep açıklama yapmaktan bıkmıştır.
Genel düşünce aldatan kişinin bu durumdan büyük zevk aldığı düşüncesi olsa aslında ,olay yaşanırken bir çatışma ve mutsuzluk hakimdir. Çünkü başına gelmesini istemediği bir şeyi yapmaktadır. Bu nedenle aldatma ortaya çıkarken aldatan kişinin de ruh halinin sağlıklı olmadığını unutmamalıyız.
ÖNERİLER VE YOL HARİTASI
Aldatan eşin yalansız bir şekilde olayı anlatması ve tüm sorumluluğu üzerine alması.
Aldatma anlatırken varsa yaşanan cinselliğin detaylarına girilmemesi ve aldatılan tarafın bunda ısrar etmemesi gerekir. Çünkü anlatılması halinde zihinde senaryolaştırma ve filmleştirme ile sorunun çözümü zorlaşır.
Olayın başında;
-ayrılmak,kararsızlık veya ilişkiye devam kararlarından birini vermeden önce, önce olayı öğrenmeye çalışın. İstediğiniz kararı yine verebilirsiniz.
Sorunun çözümüne, anlaşılmasına ve olağan sürece geçene kadar aldatılan tarafın onayı ve rızası olmadan cinselliğin yaşanmaması
Soruları sorarken, ne zaman başladı,neden bitirmedin,cinsellik var mı, duygusallık var mı,tehdit edici bir durum var mı, önlem alınması gereken bir durum var mı? Soruları ağırlıklı kullanılmalıdır.
Aldatan kişi 3.kişinin iletişim ve adres bilgilerini vermemelidir.
EĞER ALDATILDIYSANIZ..
Eşinizle duygusal,cinsel ve paylaşım bağlarını konuşun. Bunları olay netlik kazanana kadar devam etmeyeceğini ortaklaşa kararlaştırın.
Devamlı sorgulamak yerine zaman dilimi belirleyin.
Bütün detayları öğrenmeye çalışmayın.
Sizin bunu fark edememeniz beceriksizliğiniz değil, güvenmenizin göstergesi olduğunu unutmayın.
Evliliğinizi ve kendinizi suçlamak yerine, bunun bir evlilik sorunu ve eşinizin tutumu olduğunu unutmayın.
Kendinizi başkasıyla kıyaslamayın.
Benden güzel olsaydı gam yemem demeyin. Sizden güzel olsaydı daha üzülürdünüz.
Eşinizi devamlı kontrol etmeyin. Maillerini telini cüzdanın karıştırmayın. Bu ilişkinize yapıcı bir katkıda bulunmaz.
Eğer iletişimle sorunu çözemiyorsanız karşılıklı anlaşarak birbirinize mektup yazın.
Eşinizin aldatmasına onu aldatarak cevap vermeyin. Size sadece suçluluk hissettir. Sonraki zaman diliminde bu davranışınız sizi hep rahatsız eder.
Olayın hemen ertesinde hiç bir şey olmamış gibi davranmak yerine, baş başa uzun zaman dilimi içinde olayın detaylı konuşulması,
Aldatılan eşin olayı tam öğrenmeden herkese açmaması ve bu olaydan dolayı eşine karşı alınacak tavır ve tepkileri hesaplaması.
Çocuklara anlatırken, aldatan tarafı suçlamak ve cezalandırmak olarak değil, durum hakkında bilgilendirmek olarak açıklanması.. Aslında çocuklara anlatırken uzman desteği önemlidir.
Yine çocuklara anlatırsa şayet; eşlerin aynı şeyleri söylemeleri veya beraber söylemeleri önerilir.
Çok acı bir süreçti fakat geride kaldı diyebilmek. (M.Sungur ). Kabullenmeyi gurursuzluk ve çaresizlik olarak değil, güçlü olabilmek olarak da düşünmeliyiz.
ALDATTIYSANIZ;
Aldatma olayını olduğu gibi anlatın ve tüm sorumluluğu üzerinize alın.
Aldatmanızı,eşinize mal edecek nedenlere dayandırmayın.
Sessiz kalmak yerine, sorulara açık ve samimi cevaplar verin.
Evliliğiniz/ilişkiniz hakkında net konuşun.
Sürecin iyileşmesi adına her şey yapmaya hazır olduğunuzu ona bildirin.
Eşinizin size güvenmemesine saygı gösterin. Hemen güvenmesini beklemeyin.
Aniden sevgi göstergelerinde bulunmayın. İnandırıcı değildir.
Mümkün olduğunca, aynı evde yaşamaya devam etmek, çocukların sorumlulukları, ev işleri, cinsellik
Benden ayrılamaz ne de olsa demeyin. Size muhtaç olduğunu düşünerek olayı ört bas etmeyin. Aksi taktirde intikam duygusunu perçinlersiniz.
o Eğer eşi gerçekten pişman olmuşsa, kadın da 'aramızdaki sevgi bağını artırmak için ne yapmalıyım?' diye düşünmeli. İnsan değerli bir şey kaybettiği zaman onu hemen unutmaz, tekrar bulmaya çalışır. Evlilik de böyle. Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir. Mücevheri yere düştü diye çöpe atmak yerine, yerden alıp temizlemekte fayda var. Ancak kadın aldatan eşini affederken, ona mutlaka 'bir daha yaparsan sonuçları evliliğimiz için kötü olacak' mesajını vermeli. Çünkü aldatan erkeğin hemen affedilmesi, hiçbir şey olmamış gibi davranılması; onun bu olayı 'bir şey olmadı' şeklinde yorumlamasına ve aynı hatayı tekrarlamasına neden olur. (N.Tarhan)
Aldatmalar travma etkisi yaratır. Ama ilginç olan şudur ki, bazen aldatma olayından sonra evliliklerin daha sağlıklı yürümeye başladığı, bağlılık duygusunun arttığı, sorunların bu tip travmadan sonra netleşip çözüm için ortak hareket edildiği tespit edilmiştir.
Aldatma, sadece kötü evliliklerde olmaz. Dediğim gibi aldatılma ,sizin dışınızdaki nedenlerden de olabilir size dayandırılmış da olabilir. Ama aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi, devam da ettirebilir. Her aldatma boşanmayla bitmiyor.
Aldatılmanın sosyal boyutuna kısaca bakarsak, erkekler arasında pekiştirilen, övünülen,bir güç ve beceri göstergesi olarak kabul edilen bir davranış olması, aldatmayı nicel olarak destekler.sanal aldatmayı aldatmadan saymalıyız bu çerçevede. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği, "Evlilik ve Sadakat' konulu araştırma, sanal flört ve sanal seksin, en yaygın aldatma biçimi haline geldiğini doğruluyor. Hatta kimi zaman hayatlarına sadece renk katmak için cinsel tatmini internette arayanlar, fiziksel bir temas söz konusu olmadığından, bu yaşananların aldatma ya da sadakatsizlik olmadığını düşünüyor.
Aldatma, sadece kötü evliliklerde olmaz. Dediğim gibi aldatılma ,sizin dışınızdaki nedenlerden de olabilir size dayandırılmış da olabilir. Ama aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi, devam da ettirebilir. Her aldatma boşanmayla bitmiyor.
Aldatılmanın sosyal boyutuna kısaca bakarsak, erkekler arasında pekiştirilen, övünülen,bir güç ve beceri göstergesi olarak kabul edilen bir davranış olması, aldatmayı nicel olarak destekler.sanal aldatmayı aldatmadan saymalıyız bu çerçevede. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği, "Evlilik ve Sadakat' konulu araştırma, sanal flört ve sanal seksin, en yaygın aldatma biçimi haline geldiğini doğruluyor. Hatta kimi zaman hayatlarına sadece renk katmak için cinsel tatmini internette arayanlar, fiziksel bir temas söz konusu olmadığından, bu yaşananların aldatma ya da sadakatsizlik olmadığını düşünüyor.
YAZIYI SONUNA KADAR OKUDUYSANIZ ERKEKLERE BİR ÇİFT SÖZÜM VAR....
BİR ERKEĞİN BAŞINA GELEBİLECEK EN ZOR DURUM İKİ KADIN ARASINDA KALMAKTIR.
BİR YANDAN BUNALIMLI BİR ANINDA GRURUNU OKŞAYAN BİR KADIN.
DİĞER YANDAN ÇOCUKLARININ ANNESİ, AMA HAYATINDAN BİR TÜRLÜ ÇIKARAMACAĞI BİR KADIN.
TARAFSIZ KALMAK HİÇBİRŞEYİ ÇÖZMEZ.
İKİ KADININ MÜCADELESİNDE EĞER ERKEK BİRİNİN KAZANMASINA YARDIM ETMEZSE.....
BİR YANDAN BUNALIMLI BİR ANINDA GRURUNU OKŞAYAN BİR KADIN.
DİĞER YANDAN ÇOCUKLARININ ANNESİ, AMA HAYATINDAN BİR TÜRLÜ ÇIKARAMACAĞI BİR KADIN.
TARAFSIZ KALMAK HİÇBİRŞEYİ ÇÖZMEZ.
İKİ KADININ MÜCADELESİNDE EĞER ERKEK BİRİNİN KAZANMASINA YARDIM ETMEZSE.....
BİRDENBİRE KADINLAR AYNI CEPHEYE GEÇİP... İKİSİ BİRDEN O ERKEĞİ YOK EDER.....
İŞİNDEN İFLAS EDEBİLİR KÜLLERİNİN ARASINDAN YENİDEN DOĞABİLİRSİN.. AMA BU DURUM ERKEĞİ ERİTİR BİTİRİR.
ALLAH YARDIMCI OLSUN
BÖYLE BEYLERE/KADINLARA
BÖYLE BEYLERE/KADINLARA
21 Aralık 2012 Cuma
YENİ BİR YILA MERHABA;
“Ne kadar söz varsa düne ait
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
Mevlana’nın bu güzel
sözleri, her yeni yılda aklımdan geçen
dizelerdir. Geçen yıllar yerine, gelen yıllar hakkında bir şeyler yazmak,
hem kendimiz hem toplum adına daha
faydalıdır.
Biz değil miyiz?
Bizi rahatsız eden anıları
asla unutmayan ve teybin geri tuşuna basarak yine aynı olaylara üzülen, hatta ağlayan. Kırgınlığa,
müşkülpesentliğe ve kötümserliğe biraz ara verelim.
Her yeni yılı gerçekten bir
başlangıç olarak hedeflersek; aklımızı güzel şeylere, sadece iyiye kanalize
edersek; toplum olarak daha iyi noktalara gelebileceğimize inanıyorum.
12. yüzyıla ait bir Astronomi
kitabından alınmış bir yeni yıl davetiyesi elime geçmişti bir zamanlar. Şöyle
bir yazı yazıyordu... “Eğer yeni yıl pazartesi günü başlarsa; bu barış ve
mutluluğun işareti sayılır. O yıl çocuklar çoğalır, ticaret canlanır, bol yağış
olur, tarımda verim yükselir, denizlerde çok iri balıklar bulunur” diye..
Yazıyı okuyunca bu yıl pazartesi ile başlar inşallah diye düşünürken, Salı’ya
geldiğini görünce bizim ünlü Türk atasözleri aklıma geldi “Salı sallanır”. Bu
yılın Salı günü başlayacağını düşününce 2013’de salın salın sallanarak, uyuşuk
mu geçireceğiz acaba diye düşünmedim değil.
2012’ den 2013’e geçerken, bütün hayatımız gözümüzün önünden bir 'film
şeridi' gibi geçmese de, oturup şöyle bir 'hayat muhasebesi' yaparız.
Artılarımızla, eksilerimizle, nereden geldik, nereye gidiyoruz... Nereden
geldiğimiz bir müddet sonra önemli olmaz, bundan sonra nereye gidiyoruz diye
sorarız kendimize daha çok. Yeni
yılda herkes bir umudun sevincini sıcaklığını yaşamak ister, bu nedenle eski
yılın kötülükleri alıp götüreceğine ve yeni yılın iyilikleri getireceğine
inanmak ister. Bu inançla eski yılı uğurlayıp, yeni yıla girerken eğlenmek
ister.
Bir de yeni yıla girerken tüm
televizyon kanallarında sorulan sık sorulardan biri gelir aklıma. “Yeni yıldan
beklentileriniz nelerdir?” diye. Yaşı
kemale ermiş kişiler, memleketimizin huzur ve ferahı, bedenimizin sağlığı diye
başlarlar.
Bir
de elden ayaktan düşünce yalnız kalmamak... Yaşlı bir amcanın şu esprili sözü
çok hoşuma gitmişti. Yeni yıldan tek dileğim; Umarım eşim benden çok yaşar da
ben yalnız kalacağıma o yalnız kalır! Yani kısaca,
içi her zaman yaşama sevinciyle dolu olan gence, yaşlıya, herkese “Kıpır kıpır
bir yeni yıl” olsun inşallah.
2013’de sizlere çok tanıdık gelen, sağlıklı, mutlu ve
başarılı yıllar dilemek yerine, önce kendiniz, sonra başkaları için yapılacak
güzelliklerle dolu yeni bir yıl diliyorum,
Unutmayın; bu sadece bir
yerlerde çalışmak, bilfiil üretmek değil, her koşul ve ortamda üretebilmektir.
Sevginizi doyasıya yaşayın ve
o sevgiyle yeni sevgi köprüleri kurun.
TEKNOLOJİ BENİ MUTLU EDİYOR, YA SİZİ?
Hani herkesin ağzında son zamanlara ait
nostaljik bir laf vardır. 70.li yıllar. O yıllar şöyle mutluyduk, böyle
mutluyduk diye. Kişisel mutluluklar,
aile ilişkileri için yani maneviyatta bu söze hak veriyorum. Gayet mutluyduk
bizlerde ailelerimizle. Ama iş teknoloji boyutuna gelince aynı şeyi
söyleyemeyeceğim.
Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük
kurmak için tasarladığı bir düzendir. İnsan bu düzen içinde imkânlarını kendi
lehine çevirerek mutlu olmayı sağlayabilir. Nasıl mı?
Bir an gözlerimi kapatıyorum, Teknolojinin
geçiş döneminde yetişen biri olarak bunları düşünürken hayal âlemine dalmışım.
Ve çocukluk yıllarıma dönmüşüm.
Okuldan yürüyerek eve geliyorum. Yaşadığım zamanda
olsa, istersem servise binebilirim.
İstersem toplu taşıma araçlarıyla gelebilirim. Ailem ihtiyaçlarımı
karşılayabilir. Ama annemin dediği gibi servise binmek bu devirde lüksmüş onun
için yürüyerek gelmeliymişim. Neyse bu şartları da kabul ederek eve yürüyerek
geliyorum.
Annem elimi yüzümü yıkamam için beni
ilerdeki mahalle çeşmesine bidonla su almaya gönderiyor. Okul çantamı bırakarak
su doldurmaya gidiyorum. Annem kazanla
su ısıtıyor ve ben banyo yapıyorum. O arada derslerimi yapmak istiyorum, ama
evde ki mum ışığı bazen yetersiz kalıyor.
Annem ne yapıyor diye sesleneceğim ama
annemin beni göresi yoktu. Çünkü kazanda ısıttığı su ile kirlenen
çamaşırlarımızı yıkıyordu, o bitince de
tepeleme bulaşıkları yıkayıp akşam yemeğini hazırlayacaktı.
Onu görmek için randevu bile alamazdım.
Çünkü annem çok yoğundu.. Babam ise işten yorgun argın gelmiş, yemeğini
yedikten sonra uyuyakalmıştı. Tabii tek başına bu evin yükünü çeviriyordu.
Bazen onunla ülkenin sorunlarını konuşmak istiyordum. Ama ne başbakanı, ne
cumhurbaşkanını görmüşlüğüm vardı. Bazen eve giren gazeteden okuyabiliyordum
ülkede ne olup, ne bittiğini. Bazen
radyo denen bir aletle eve ses geliyordu.. Çok monoton, rutin bir yaşamdı
bizimkisi. Sobaya kömür taşımakta cabasıydı. Çoğu zaman eve gelince ev soğuk
oluyordu. Çünkü nedense bacamız tütüyordu. Annemde o kadar temizlemişti oysa...
Elleri nasır içindeydi. Kömür tozu hem
ellerine, hem perdelerine sindi diye söylenirdi hep.
Memleketteki halamızla, teyzemizle
mektupla haberleşirdik, seslerini hiç bilmeksizin. Anneme hep sorardım, “muz
çok mu pahalı anne neden 1 tane bile alamıyoruz” diye, madlen çikolata hep
karşımızda oturan zengin komşumuzda olurdu bayramları. Of ne zorlu bir yaşam derken silkiniverdim
birden..
Neyse
ki teknoloji çağının geçişlerini gören bir nesil olmuşuz ve 2000’li
yıllardayız.
Bu yazıyı yazarken çamaşırlarımı makineye atmış,
bulaşıklarda ona keza makinede yıkanıyor.
Aynı anda televizyondan başbakanının konuşmalarını dinleyebilir, yorumda
bulunabiliyorum. Çalışan biri olarak evime katkıda bulunuyor daha rahat bir
geçim sağlıyorum. Soba, kömür o da ne demek, dünyanın bir ucundan gelen
doğalgazla evim sımsıcacık. Memleketimizdeki halamızla, teyzemizle neredeyse
her akşam görüntülü konuşabiliyorum.Her gün gördüğüm içinde yaşlanmış ve yıpranmış
gelmiyor; onların sesini özlemiyorum. Muz, çikolata deseniz her şey o kadar
alınabilecek düzeyde.. Param yoksa bile marketten çocuklarıma istediğim kiloda,
üstelik 1 tane bile alabiliyorum.. Ben kendi adıma diyorum ki, iyi ki o
devirlerde yaşamamışım. Seviyorum bu teknolojinin nimetlerini, bilgisayarı,
ulaşımın kolaylığını.
Bu
kısa hayalden sonra, teknolojinin nimetlerini şöyle daha da açabiliriz.
Bir ülkenin gelişmesini gösteren en
önemli şey, sanayinin gelişmesidir.
Sanayisi gelişen ülke geri kalmışlıktan kurtulmuş demektir.
Çocuklarımız rahat arabalarla okullarına
giderek, sıcak sınıflarda dersler yaparak bu nimetlerin yok olduğu zamanı bilemiyorlar.
Kömürle ısınan bir derslikte ders
yapmak, ya da soğuk bir sınıfa girmek onları mutlu edecek mi? Bir gün için
yanmayan kaloriferle söylenen veliler, çocuklarının içinde bulunduğu nimetlerin
tadına varmak için onu yok mu sayacak. Gazetelerden takip ettiğimiz üzere, doğuda
sobayı yakmaya çalışırken yanan bir öğretmenin haberi teknoloji içinde bulunan
bizleri hiç mi üzmüyor? Yoksa teknolojiyi bir kenara iterek ilkel metotlarla
kendimize işkence etmek, sobalı dersliklerde ders yapmak bizi daha mı mutlu
edecek?
Elimizde adeta bütünleşen cep
telefonlarının varlığı sizi mutsuz mu ediyor? Ailelerinizle hemen haberleşmek,
elinizdeki küçük aletlerle yüzlerce fotoğraf çekmek, kamera çekmek, müzik
dinlemek ve fotoğraflarınızı anında bilgisayara yüklemek yani kısaca kişisel
tüm ihtiyaçlarınızı bu küçük aletle karşılamak sizi mutsuz mu ediyor? O zaman
cep telefonlarımızı hemen çöpe atalım. Ya da daha insaflı davranayım, artık en
eski model cep telefonuyla yetinelim, niye yıllar geçtikçe telefonlarımız
eskidi, fotoğraf çekemiyoruz diye yakınarak yeni model alıyoruz. Teknoloji sizi
mutsuz ediyorsa ilk önce cep telefonlarımızı bırakmakla başlayalım işe.
Yarışmalarda
süreyi tespit ettiğimiz kronometre yerine, içimizden 100’e kadar sayarak zamanı
tespit edelim,
Teknolojiyi savunan bir kişi olarak,
yazılarımın konusu hakkında bazı bilgiler için,
bilgi kaynağı internet ortamından yararlandım, düşüncelerimi Word’de
kâğıda döktüm ve yazıcıdan çıktı aldım. Siz teknolojiden mutsuz iseniz, çocuklarınızın
ödevleri için, kütüphanelere gidip ansiklopedilerden konuları araştırın ve
sayfalarca yazıyı elinizde not alın. Eminim bu sizin uzun zamanınızı alacaktır.
OKS ve ÖSS sınavlarına girdi
çocuklarımız. Sonuçlar teknolojinin çabukluğu sayesinde elimize ulaştı. Elle
hesaplama yönteminde bu kadar emin duygular yaşayabilecek miydik? Ve bu kadar kısa bir sürede sonuç alabilecek
miydik?
Teknoloji hayatı tanıma sanatıdır
bence. İnternetle tüm dünya ve ülkemizdeki gelişmeleri izliyoruz. Yani bilgi
kaynağına ulaşabiliyoruz. Hayatı tanıyoruz, dünyayı elimizin altından
keşfediyoruz. Gitmek istediğimiz yerleri önceden inceleyerek, daha bilgili bir
gezi sağlayabiliyoruz.
Birde teknolojinin manevi yönüyle ele
alırsak, en uzaktaki akrabalarımızla, memleketteki halamızla, yurtdışındaki
teyzemizle hiç özlemeden, evimizden, her gece istediğimiz saatte ve istediğimiz
kadar görüntülü ve sesli görüşebiliyor. Özlem giderebiliyoruz.
Yıllar önce mektupla yılda bir kere
haber aldığımız, telefonda bile sesini duyamadığımız yakınlarımızla, bırakın
görüşmeyi, her gece evde ne pişirdi, çocukları nasıl, yarın nereye gidecek
hepsini hemen öğreniyoruz. Maneviyatta tüm yakınlarımızla ilişkimizi sıcak
tutuyoruz. Onlara Türkiye’den ve memleketlerinden güzel haberleri anında
verebiliyoruz.
Yine çocuklar muz istediğinde, eskiden pahalı olduğu
için alınamayan bu meyveyi, şimdilerde paramız yoksa bile marketlerde dijital
tartılar sayesinde 1 tane bile tarttırabiliyor ve çocuğumuz mutlu edebiliyoruz.
Ormanlar yok oluyor teknolojiyle diyenlere, yok olan
ormanların yerine belki en kısa zamanda ağaçlandırabiliyor, çıkan orman
yangınlarını da teknolojik aletlerle anında söndürebiliyoruz.
17 ağustos 1999 yılında deprem yaşayan ülkemiz 7,4
şiddetinde bir depremde büyük kayıplar verirken, 98 aktif fay üzerine kurulmuş Japonya’nın
başkenti Tokyo’da 10 katlı binalar bile teknoloji sayesinde neredeyse depremi
hissetmiyor ve daha yüksek şiddetteki depremlerde bile can kaybı vermiyor
olması teknolojinin önemini sizce de daha da iyi vurgulamıyor mu?
Hastalıklarda yaşanan teknolojik
gelişmelerle kansız ameliyatlar başarabiliyor, ilerlemeden tüm hastalıklara
önlem alabiliyoruz. Eskiden ölüme sebep olan ufak hastalıklar şimdilerde
teknolojinin tespitleriyle başlamadan bitirilebiliyor. Anne karnında bebeklerin
doğmadan tüm taramaları yapılarak daha sağlıklı bir nesil yetiştiriliyor.
Teknolojik gelişmeleri, insan hayatındaki manevi
yönünden böyle değerlendirirken, sorarım size...
§ Bir kadının çamaşırlarını elle yıkamak mı, yoksa son
model bir makine de 20 dakikada yıkamak mı mutlu eder.
§ Televizyonunun yaşamımıza girmesiyle dünyayla daha
içli dışlı olmamız mı, yoksa her şeyden bir haber olmamız mı insanları mutlu
eder,
§ Isınmak için odun-kömür taşıyarak soba yakmak mı,
yoksa doğalgaz gibi eve geldiğimizde bizi sıcacık bir ortam mı daha mutlu daha
mutlu eder,
§ Yakınlarımızla senede bir sadece mektupla haberleşmek
mi, yoksa her akşam bilgisayar dünyasından görüntülü ve sesli haberleşmek mi
daha mutlu eder,
§ Eskiden güvercinlerle haber gönderirken, şimdi telefon
ve bilgisayar aracılığıyla saniyede haberleşmek mi sizi daha mutlu eder,
§ Evden ayrılan yakınlarınızın nerede olduğunu merakla
evde beklemeniz mi, yoksa hemen cep telefonundan bilgi alarak rahatlamanız mı
sizi mutlu eder,
§ Develer ve atlarla günler alan yolculuklar mı,
otobüslerle gidilen yolculuklar mı, yoksa uçakla 1 saatinizi alan yolculuklar
mı sizi daha mutlu eder,
Yaşasın
teknoloji, yaşasın nezih yaşam diyorum. Ama nostaljiyi sevenler!
Sizi unutmadım. Köşemde sizlere “Kuş
Hatıraları” adlı şiiri sunuyorum. Şiiri de okuyunca o yılları da özlemle değil,
hoş bir duyguyla anıyorum ve diyorum ki “Yaşamın Yaşamaya değer olduğunu ve
isterseniz mutlu olabileceğinizi öğrenin”. Bu size yeter.
Kalın
sağlıcakla...
KUŞ HATIRALARI Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar rüyalarımıza melekler uğrardı. Kapımızdan yoğurtçu bahçemizden ishakkuşu kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi. Kışın bir sobamız olurdu sobanın yanında kedimiz kedinin önünde yün yumağı bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik. Yerli malı kullanan yurdun üç tarafı denizlerle çevrili kuruüzüm incir fındık tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren kuru üzüm ve inciri satan karşılığında çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan bir toprağın fertleri... Biraz yoksul biraz mütevekkil biraz mahcup biraz kırılgan biraz naif ama hep umutlu... Özlerdik. Memleketteki halamızı ince doğranmış bir dilim pastırmayı yurttan sesler korosunu akşam komşuluklarını radyo tiyatrolarını sabah ezanını kalaycıyı bozacıyı münir nureddin şarkılarını orhan boran yarışmalarını kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını okul önü koz helvalarını akşam oturmalarını ve hayatı... Top oynardık ip atlar kedi kovalar taşlarla birbirimizin başını yarar mahalle savaşları çıkarır gece olunca da tutar babalarımızın elinden yazlık sinemalara gider Sadri Alışık Vahi Öz Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder Olimpos gazozları içer güler eğlenir bağırır çağırır dönerken yıldızları sayardık. Biz sıkı çocuklardık. Hepimizin birer yıldızı vardı onlara isim takardık onlar da bize isim takardı pus ve dumandan önce bu şehrin geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları vardı. Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik biz kimseden yana değildik. Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri olmazdı Bir değirmendeydik öğütülen öğütülürken türküler söyleyen buğday başaklarına benziyorduk. Ben çorbalardan tarhanayı yemeklerden kurufasulyayı sigaralardan Harmanı belki bunun için çok sevdim. Yollar bozuk musluklar bozuk ziller bozuk paralar bozuk ama adamlar sağlam idi. Bu şehrin yıldızları vardı. Saçlarına kurdelalar takan çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan gözleri önünde yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde küçük çocukları vardı bu şehrin bu şehrin yıldızları vardı. Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı. Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi. Taksimden Fatihe troleybüs kalkar Şişhanede mutlak raydan çıkardı. Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı. Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu bizzat kendisi vardı. Başımız ağrırdı komşumuz vardı gönlümüz daralırdı komşumuz vardı Çorbamızı umutlarımızı memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız vardı. Geceleri bekçimiz gündüzleri sütçümüz bizim kadar zayıf da olsa nohuta ve makarnaya alışmış da olsa Sarman adında bir kedimiz ceplerimizde kırık misketlerimiz çamur bulaşığı ellerimiz ve gülümseyen bir yüzümüz kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz biraraya gelerek çektirebileceğimiz bir aile fotoğrafımız vardı. Bir sabah bütün iyi şeylerin Ayvansaray iskelesinden hayal ülkesine doğru demir alan bir şirket-i hayriyye vapuru gibi aramızdan ayrıldığını gördük Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı gazeteler. Süheyla hanımın Raci beyin Melahat mehveş ablanın Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise yazmadılar nedense. Ama yok ama yoklar. Ne Harman sigarası kaldı geriye ne Olimpus gazozu ne Sadri Alışık. Kalan bir tortuydu belki. Belki kırık bir rüya denizi belki suya düşürdüğümüz suretimizin cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey. Herşey Maltepe sigarasının hep arandığında her bakkalda bulunabilmesi ile büyüsünü kaybetmişdi belki de . belki de biz bir rüya mı görmüştük? Hadi hepsi yalandı. Hadi hepsi hayaldi. Hadi hepsini ben uydurmuştum. Ama rüyalarımızın melekleri ve soframızın daim konukları kuşlar? Ya onlar? Onları siz de görmediniz mi? Sizin de sofranıza konup rüyalarınıza uğramadılar mı? Onlar da mı yalandı?
İbrahim SADRİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


