8 Mayıs 2013 Çarşamba

HAYATIMA YÖN VEREN SÖZLER, ESKİDEN ATASÖZÜ, ŞİMDİLERDE BENİM SÖZÜM.



Hayatın içinden geçip giderken yaşanan olaylar, geçmişteki büyüklerimizin sözleriyle özleşleşir. Biz bunlara ATASÖZÜ deriz. İşte bu sözler zaman zaman hayatımıza yol gösterir, bir olay karşısında sözler aklımıza gelir.
Özellikle hani senin bir sözün vardı diye başlar arkadaşlarım laflarına. Onlar benim sözüm değil, hayatıma yön veren atalarımın sözleridir.

Şu günlerde FACEBOOK ve TWİTTER dünyası özlü sözlerle kaynıyor. Ama yıllardır benim lügatımda olup, günlük hayatımda yaşadığım olaylara uyguladığım sözler işte burada.

Mesela birini ısrarla çağırırsın, çağırırsın gelmez, bir kere unutursun küser ya. Buna uygun şu sözüm vardır.
“ÇAĞIRSA DA GİTMESEK, ÇAĞIRMASA DA KÜSSEK”

Ayrıca, sen bu işle niye uğraşıyorsun, bırak başkaları yapsın diyenlere de şu sözüm meşhurdur.
“İŞÇİSİ OLMADAN, USTASI OLAMAZSINIZ”

Bazen de çok eğilen, bükülen insanlara bakıp şu söz geçer aklımdan.
“NOKTA KADAR MENFAATE, VİRGÜL KADAR EĞİLİYORLAR” diye düşünmeden edemem.

Birgün işyerinde bir memur biraz eserekliydi tabiri caizse. Müdürümüze tokat attı. Müdür o delidir bir şey yapmayayım dedi. Hemen aklıma şu söz geldi.
"AKILLI OLUP DÜNYANIN KAHRINI ÇEKECEĞİNE, DELİ OL DÜNYA SENİN KAHRINI ÇEKSİN"
Çünkü o tokadı biz atsaydık kii asla böyle bir şey yapmayız.. Şimdi hakkımızda açılan soruşturmalar haddi hesabı olmazdı. Ama öyle de olmak istemezdik, ama bu olaya gülmeden de geçemedik. 

Hayatta 3 şeyi unutmayın derim.
“KÖTÜ DURUMUNUZDA YARDIM EDENİ, KÖTÜ DURUMUNUZDA SİZİ BIRAKANI, SİZİ O KÖTÜ DURUMA SOKANI”

Bir şeyi uydurarak söyleyeceksem.
“AMAN TAKMAYIN. AT KAFADAN BİLGİ YARIŞMASI”

Olaylar karşısında ürkeğimdir. Kavgadan kaçarım. Hele Edepsizden korkarım. Ve susarım.
İşte o zaman derim ki;
“EDEPLİ EDEBİNDEN SUSAR, EDEPSİZ BEN SUSTURDUM ZANNEDER”

Çünkü terbiyesiz insana vereceğiniz en güzel cevap, bozulmayan efendiliğimizdir. Buna her ne kadar pasif, basiretsiz, sustu kaldı gibi laflar atılsa da ben aynı zamanda şu sözü de kullanırım.

HAKSIZKEN KONUŞMAK DEĞİL, ÖZELLİKLE HAKLIYKEN SUSABİLMEK ÖNEMLİDİR”
Çünkü ön yargı ve sabit düşünceye bazen değiştiremeyiz.
HAK DEDİĞİN HAKKARİ’DEN ALINIR.
Desem deeee olaylar, insanlar ve yaşananlar bazen bu sözlerin tersinde de gelişebilir. Onun için öfkelenecekseniz bir kere düşünün. Sinirle kalkmayın. Öfkeyle oturmayın.

AYRICA MEVLANANIN SÖZLERİNİN DE HAYATIMDA YERİ ÇOKTUR. İŞTE BUNLARDAN BİRİ..

“KÖR CEHALET ÇİRKİNLEŞTİRİR İNSANLARI
SUSKUNLUĞUM ASALETİMDENDİR.
HER LAFA VERİLECEK BİR CEVABIM VARDIR ELBET.
LAKİN BİR LAFA BAKARIM, LAF MI DİYE...
BİR DE SÖYLEYENE BAKARIM, ADAM MI DİYE”

Haluk DURSUN hocamızın kitabında ki güzel söze de konuşmalarımda yer veririm.

“ELE GEÇMEZSE EĞER SEVDİĞİMİZ
ÇARE NE ELDEKİNİ SEVMELİYİZ”

Yazımı tüm bu atasözlerini bir kenara koymanın, artık bizlerinde birşey üretmesinin önemli olduğunu  en güzel anlatan MEVLANA dörtlüğüyle bitiriyorum.
Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.



3 Mayıs 2013 Cuma

FARKINDA MIYIZ ACABA...


FARKINDA OLMALI İNSAN !!!

Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını;
Fark etmeli..!

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını..
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını.
Fark etmeli..!

Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu..
Fark etmeli..!


Henüz bebekken 'dünya..! Benim..!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu..
Ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını;
Fark etmeli..!

Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini ; Fark etmeli..!


Sonra;
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini..
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini.
Fark etmeli insan..!


Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Gülün hemen dibindeki dikeni..
Dikenin hemen yanı başındaki gülü;
Fark etmeli..!
Eşine 'seni çok seviyorum..!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü ; Fark etmeli..!
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini.
Ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu.
Fark etmeli..!


Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini;
Fark etmeli.!.
FARK ETMELİ..!


Ömür dediğin üç gündür;
Dün geldi geçti yarın meçhuldür..
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür...!

16 Mart 2013 Cumartesi

ANLAŞABİLMEK



AŞAĞIDAKİ YAZI AJANS ANAMUR'DAN ALINMIŞ BİR YAZIDIR. YAZININ İÇERİLİĞİNDE BENİM YAZILARIMDAN BİR BÖLÜM KULLANMIŞLAR VE DE YAZININ KİMDEN ALINDIĞINI BİLDİRMİŞLER. AJANS ANAMURA TEŞEKKÜR EDİYORUM. EMEĞE SAYGI AÇISINDAN.  YAZARI MUHAMMED APAYDIN'A 
İŞTE O YAZI... 

"Hayatım boyunca bir hindistancevizinin içinde yaşadım. Sonunda o hindistancevizinin içinde öldüm. Birkaç yıl sonra cevizimi buldular, kabuğu kırıp açtılar ve beni içerde küçülmüş, büzülmüş durumda buldular. 'Ne utanç verici!' dediler. 'Onu daha önce bulsaydık belki kurtarabilirdik!' Onun gibi içerde kapalı kalmış başkaları da vardır, belki..."

- Aaa, sanki beni anlatıyor! dedi liseye giden genç.

Bu ifade, "ergenlik" hatta "gençlik" çağındaki birçok gencimizin ruh hâlini gösteriyor desek yanılmış olmayız sanırım. Çünkü geçmişte olduğu kadar olmasa da günümüzde de birçok gencimiz, kendisinin tam ve doğru olarak anlaşılmadığını öne sürmekte; okulunun, ailesinin ve çevresinin gerekli anlayışı göstermediğinden yakınmaktadır.

Eğitim bilimciler, eğitimin çocuğa saygı ile başladığını belirterek onun gözlemleyebildiğimiz fizikî gelişimi yanında bir ruh yönünün de bulunduğunu, bunun da iyi incelenmesi gerektiğini, onun ilgi ve yeteneklerinin iyi tespit edilerek bu yönde gelişiminin sağlanması gerektiğini savunurlar. Bu da çok kolay bir iş olmasa gerektir. Çünkü 21. yüzyılda bile bilim adamları, insan denen "meçhul"ü tam olarak çözebilmiş değillerdir. Ben, Yunus Emre'nin:

İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır
dörtlüğündeki "kendini bilmek" ifadesini, biraz da bu anlamda yorumluyorum. Yani insanın ilk önce kendini tanıması, bilmesi, ifade edebilmesi, daha sonra başka ilimleri tahsil etmesi gerekliliğidir. Kendimizi tam olarak bilip tanımadan yapacağımız bir tahsilin boşa gideceği bir gerçektir.

X X X

Birini suçlarken ....
Ailesinin ve çevresinin kendisini tam olarak anlayamadığını iddia eden genç ne kadar haklıdır? Bu konunun iyi incelenip ortaya konması gerekir. Gerçekten çocuklarımız haklı mıdır, yoksa "uçuk" heves ve arzular peşinde koşan, her an bir suç işlemeye hazır varlıklar mıdır?

Bu konuda da uzmanların görüşüne başvurmak gerekir düşüncesindeyim:

-İşaret parmağınla birini suçlarken diğer üç parmağın size dönük olduğunu unutmayın!

"Bu sözü duyduktan sonra artık işaret parmağımla kimseleri suçlayamaz oldum. Çünkü karşı taraf suçlu ise bunda bizim de o kadar payımız olabilirmiş ve onun kadar suçlu imişiz. O günden beri ellerimi nasıl koyacağımı şaşırır oldum. Haklıysam ve işaret parmağımı uzatırsam, ya diğer parmaklar beni gösterirse... Her zaman haklı olan biz olup karşı tarafın da hep suçlu olduğunu düşünürsek...

Acaba suçluluk psikolojisiyle karşı tarafa nasıl renk veririz? Suçluysak, yalan söylüyorsak pinokyo gibi burnumuz mu uzar yoksa ... Yok, hiçbir zaman biz suçlu olmayız, her zaman haklı mıyız? Yoksa hak verilmez, alınır mı?

Suçluluk psikolojisi her zaman, herkesin yaşayabileceği bir durum mudur? Duygu Ilgaz'ın şiirinde olduğu gibi:
Suç, sebebini verendedir
Suç, gerçeklerden kaçıştır
Suç, sahibine, günahı da onun boynunadır
Suç, intikamdır
Suç, insan olmaktır....

Benim için ise de en önemlisi "Suç, farkına varıldığında özür dilemek, devamını getirmemektir." Daha da önemlisi suçlu çocuklar yetiştirmemektir. Çocukların suçu işleme sebeplerini öğrenmektir. Şiddete, suça meyilli kişiliklerin oluşma sebeplerini iyi belirlemeli, çözüm yollarını topluma sunabilmeliyiz. Temelde ahlâkî eğitim alabilen, aile birliği içerisinde, paylaşımcı ve sevgiyle yetişen çocuklar ilk hedefimiz olmalı.

Televizyon ve internetten tutun da arkadaş seçimine kadar her konuda çocuklarımızın takipçisi olabilmemiz, suçlu çocuklar değil de "hayırlı evlât" yetiştirmemizi sağlar. Bu seçiciliği toplum olarak uygulayabildiğimiz takdirde şiddet dolayısıyla suç oranları azalacaktır. Yoksa her zaman üç parmağımız bizi gösterecektir." (Uz. Serpil Gül Paçal)
İşte o zaman, belki, hindistancevizinin içinde kimse kalmaz, diyorum.

TEŞEKKÜRLER AJANS ANAMUR'A BU GÜZEL YAZININ PAYLAŞIMI İÇİN.

29 Ocak 2013 Salı

MADDİYATLA ÖLÇÜLMEYEN AŞK


BU YAZI GERÇEK BİR ÖYKÜDÜR. 



50 YAŞINDA EVLENEN TEYZEMİN 

GERÇEK DUYGULARIDIR.


Aşkın; insan yaşamına, sadece 18-25 yaş arasında yerleştiğini sanırdım bu güne değin. Ta ki; pembe tayyör, tüllü şapka ve hoş bir makyajla 65 yaşında ihtiyar delikanlının kollarında. nikah salonuna giren 50 yaşındaki teyzemin hikayesini dinleyene kadar. 

50 yaşına kadar tek yaşamış olan bir kişinin aşkının da, iki kişinin arasında geçmesine rağmen, sadece kendi kendine tek başına yaşadığını, eşinin ölümünden sonra gerçeklerle karşılaşmasını, onun ağzından dinledim. Eşinin ölümünden bir ay sonraydı karşılaşmam. Nikahtaki o hoş halinden eser kalmamış, bu güne kadar "yaşını göstermiyorsun, genç kız gibisin" diye takıldığımız teyzemin, yaşından 10 kat daha yaşlı gösterdiğine şahit oldum. Başladı anlatmaya...

50 yaşındaydım. Zaman akıp gittikçe beyaz gelinlik hayallerim, yerini yavaş yavaş pembe tayyöre bırakmıştı. Kardeşlerimin evlenmesi, beni iyice yanlızlığa itmişti. Onlar da bir aile olmuştu. Beni her yere çanta gibi götürmeleri artık beni rahatsız ediyordu. Aileleri belki benden sıkılabilirlerdi... Onları da anlayarak evlenme fikrine sıcak bakmaya başladım. 

Evlenmek için evlenmem diyordum, ama artık bu sözlerimi tutmayacaktım. Gurur ve mağrur görüşüme rağmen; mantık evliliğinden oldum olası hoşlanmamıştım. Evlilikte insanın birbirine ısınmasını ve aşık olarak evlenmesini, yüreğinin pır pır etmesini istemiştim bu güne kadar.


Ama bu duygularımı kalbimin bir köşesine koyup, bana sunulan ilk evlilik teklifini kabul etmeye karar verdim. 65 yaşında bir bey hiç evlenmemiş bir bayan arıyordu, hemen kabul ettim. 50 yaşında olmama rağmen genç görünüyordum. 65 yaşında nasıl biri diye düşünmedim bile. İşte her zaman hayalini kurduğum, beni istemeye geldiğinde kalbim pır pır edeceğini hayal ettiğim görücü koltuğunda, 50 yaşımda, kardeşlerim ve yeğenlerimin yönlendirmesiyle zoraki oturmuş bir kadındım. 



İşte ilk görüşte aşk bu olsa idi. Kapı açıldı ve 65 yaşında olmasına rağmen çok genç görünen, benim hayalimde canlandırdığım uzun boylu, hoş bir kişi içeriye girdi. Genç bir delikanlı havası ve kendinden emin bir tavırla, muzip bir eda ile,



“Eee gençler..” dedi. “Yeni hayat arkadaşım, tam karşımdaki koltuğa otursun da birbirimizi daha görelim değil mi? Ya siz, tam karşıma oturmak istemez misiniz? Yan taraftan birbirimizi göremeyiz. Karşımda olsanız da, beni daha iyi süzseniz” dedi. 


İşte “tılsım bu” dedim. Kalbim pır pır atmaya başladı. Aşk mı heyecan mı, yoksa herhangi biri olsaydı, yine bunu mu hissedecektim. Tarif edemediğim duyguyla, 20 yaşındaki genç kızlık hayallerime dönüverdim. Aşık oldum. Hani derler ya; öksürük ve aşk gizlenmez. Kimselerden duygularımı gizleyemedim. O gururlu mağrur havam gitmiş, cıvıl cıvıl bir yaşlı oluvermiştim. 

Hemen döndüm. Tavrımdan hiç birşey kaybetmeden konuya girdim. “Eşiniz neden öldü” dedim ciddi bir tavırla. Ama içimden “olsun ne önemi vardı” diyordum.. “Belki bulaşıcı bir hastalıktandır. Lütfen evi dezenfekte ettiriniz. Madem böyle bir evliliğe karar verdiniz. Bazı isteklerimin de önemi olacağını sanıyorum. Yoksa ben o evde oturmam” dedim. 

Hayatımı birleştireceğim kişi, gözlerime öyle bir bakıyordu. Elimde olmadan kızarıyordum. 

-“Hay hay!! Siz her konuda bu kadar ciddi misiniz? Ben evlenelim dediysem, iş ortaklığı gibi hemen evlenelim demedim. Duygularınız da benim için çok önemli” dedi. 

Sonra herşey göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Gerçekten onu çok seviyordum. Hayal ettiğim pempe tayyörümle, içim pır pır ederek evlendim. 



İlk evliliğinden olan bir kızı vardı. Ne kızı, ne de eski eşiyle olan anılar beni hiç ilgilendirmiyordu. Herşey güllük gülistanlık gidiyordu. Aniden bir felç durumu geçirdim. 1 hafta hastaneye yatırıldım. Eşim 1 hafta boyunca sabahları 3-4 saat ortadan kayboluyordu. Nerdesin dediğimde ise; düşünceli bir şekilde "yok bir şey" diyordu. 



Hastaneden çıktım. 1 haftada onu nasıl da özlemiştim. Fizik tedavileriyle üzerimde bulunan felç durumunu atlattım. Gençler gibi elele geziyorduk. 


Bir sabah kalktığımızda eşim fenalaştı. Ve oracıkta ölüverdi. Yıkılmıştım. 

Cenazeye gelen kalabalıklar, hem bana taziyelerde bulunuyor. Hem de yanıma yaklaşarak bilmediğim bir nedenle,

“Sana bunu yapmayacaktı” diye konuşmalar oluyordu. Ne olduğunu anlamadım. O arada kızı gelerek, elime kağıtlar tutuşturdu.

“Babam siz hastanedeyken bütün malları benim üzerime yaptı. Ancak bu evin ne olduğu henüz kesinleşmedi. Mahkeme kararı ile belli olacakmış” dedi. 




Ben onların gözünde ve çok sevdiğim eşimin gözünde malı üzerine geçirecek bir ikinci kadın rolünde oluvermiştim. Bana hiçbir şey söylemeden, hastalığımda demek ki bu işlerle uğraşmış ve bana açıklamak gereğini bile duymamıştı.



Oysa ben, 50 yaşında bulduğum mutluluğun ve beraber geçirdiğimiz bu evin hatıralarının peşindeydim. 


Kızımıza döndüm; "kızımıza" diyorum, çünkü onun bir parçası görüyordum.

-“Bak kızım, ben ölümden sonra ev peşinde koşacak değilim. Benim merak ettiğim baban benim duygularımı çok iyi biliyordu. Niye böyle bir konuma beni soktu “ dedim. 

- "Demek ki sizinle herşeyi paylaşmayı uygun görmemiş. Bakın evi bile açıkta bırakmış. Sizin üzerinize yapmamış"dedi. İşte acı gerçek buydu. Ben tek başıma aşkı yaşamışım. Eşimin gözünde mal bekleyen sadece ikinci eşmişim. Ben hastanedeyken öleceğimi düşünüp, benim yakınlarım alır düşüncesiyle malları kızının üstüne yapmış. Ve beni mal hırsı olan bir kadın konumuna düşürmüştü. Bunu yapmak en doğal hakkıydı. Benim duygularımı bilmesine rağmen, ikinci eşlerin sadece para ve ev için evlenmelerinin bana bazen çirkin geliyor dediğimi bilmesine rağmen beni bu duruma sokmuştu. Benim yaram ondandı.. Kime söylesem, belki de bana "Aaa, tabi ki de kızı, onun olacaktı" diye düşünebilirlerdi. 

Bu düşüncelerle evden çıktım. Hemen mahkemeye gittim. Herkes evin kendi üzerime geçmesiyle ilgili işlemler yapacağımı düşünürken, evin tüm haklarını kızımızın üzerine yaptırdım. Tek şartım; ölünceye kadar sadece onunla yaşadığım odada kalmayı teklif ettim. Kızı dahil herkes şaşırdı. Nasıl olmuşta bu evin üzerimde ki haklarını almak istememiştim. Mahkeme bana bu hakkı vermesine rağmen, beni eşim dahil hiç kimse anlamamıştı. Ben maddiyat değil, 50 yaşımda bulduğum aşkımın izlerini arıyordum.

Geçte olsa; tek başıma yaşadığım aşkı, 50 yaşımda bulduğum gibi, genç bir kızın terkediliş duygusunu 60 yaşımda tadıyordum.

Teyzem bunları anlatırken, herkes gibi bizde onun duygularını geç anladığımızı hissettik.

Onu evinde bıraktık, daha doğrusu anılarını paylaştığı odasında....
Aşk gerçekten de şarkılarda olduğu gibi layık olanda kalmalıdır.

İşte; İlhan Şeşen’in “Aşk layık olan da kalmalı” şarkısını her dinlediğimde teyzemi hatırlarım. Şimdi aşağıdaki şiiri okurken, önce  videoyu bir tıklayın ve onun nameleriyle okuyun derim..
Hala okurken duygulanır yüreğim.....


Kimin fikriydi aşkı yürekte saklamak?

Ve kalpleri.... 
kiralık evlere benzetmek..


Kimin işi zordu ayrılıkta..
Veda edenin mi, yoksa bir vedayı evlat edinenin mi?


Kimin yüzüne tükürmeliydi hayat,
Maske takanın mı, yoksa o maskeyi indirenin mi?


Bir kadın kiminle sevişmeliydi,
Kime sarılmalıydı kolları ya da 
kimin koynunda olmalıydı,
Cebi paralının mı,
Yoksa uğrunda paralananın mı?

Kimdi dost..
Geçip giden yıllar mı,
Yoksa pastanın üzerinde söndürülen mumlar mı?


Ve neden eşit dilimlenmezdi acılar,
Gelen davetsiz misafir çoktu,ondan mı?


Kimdi Aşk,
Yanında olan mı terk etmemecesine,
Yoksa kalarak acıtan mı gitmemecesine?

Bir adam,
Bir kadını ölüm onları ayırana kadar mı sevmeliydi,
Yoksa kadın tutku bitince ölümü beklememeli miydi?


Adresler başka, aldatmalar aynı değil miydi?
Saatler ihaneti gösterdiyse
 gecenin geç vakitlerinin günahı neydi?


Severek ayrılma modasını, ilk başlatan kimdi,
Kimin fikriydi sonsuza kadar dost kalmak?


Kimdi aşkını ilk kâğıtlara yazan..
Masumiyeti bir otel odasında bırakan kimdi?


Son gece son sigarayı içmek için 
sevişmek kâfi miydi?
Yoksa kapılar kapanınca ayak seslerini dinleyip 
ağlamak mı marifetti?


Giden kimdi,
Kalan kimindi?


Bu ayrılığı kim icad etti?


Ve geri dönmemeyi gidenlere,
Kimler öğretti?


13 Ocak 2013 Pazar

KALİGRAFİ SANATI



KALİGRAFİ SEVEREK GİTTİĞİM KURSLARDAN BİRİSİDİR. 
OLDUM OLASI DEĞİŞİK TÜRDE YAZILARI YAZMAYI SEVERİM.  HOŞGELDİNİZ KALİGRAFİ VİDEOSUYLA SAYFAMA 
HOŞGELDİNİZ. 

25 Aralık 2012 Salı

ALDATMAK VE ALDATILMAK (BOZUK İLİŞKİLİ EVLİLİKLER)



ALDATMAK ÜZERİNE HOŞ BİR YAZIYI SİZİNLE PAYLAŞACAĞIM.  KADINLARIN ORTAK LAFI; HERŞEYİ YAŞADIM AMA BU EN ACISIYDI. İŞTE BU KONUDAKİ İZLEMENİZ GEREKEN YOL HARİTASI.. YAZININ SİZE YARDIMCI OLABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİYLE..OKURKEN YALIN'IN ŞARKISINI DA TIKLAYIP DİNLEMENİZİ TAVSİYE EDİYORUM. YA SENDEN VAZ MI GEÇMELİ, YOKSA MASAL DEYİP YOLA MI DEVAM ETMELİ.

ALDATMAK VEYA ALDATILMAK;
 Tanım olarak, iki kişi arasındaki birlikte, taraflardan birinin 3.kişi ile yaşanan; duygusal ,fiziksel eylemler ve söylemlerdir. Aldatılma için somut göstergeler; yazılar, temaslar,ifadeler ve davranışlardır.

Eğer somut göstergeler yok ve sadece hissediş var ise bu sadakatsizlik olup aldatmanın doğasını gösterir.

Aldatmanın psikososyal dinamikleri arasında, aşırı yüceltilmiş karşı cins ve buna ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu olabilmektedir. Genelde bayanlar tarafından tercih edilmeyen biri evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinç altındaki duygular depreşir ve elde etme düşüncesi harekete geçer.

Aynı zamanda kadına değer vermeyen, çok sık sevgili değiştiren birinin de aldatması bir 
oyun ve heyecandan başka anlam taşımaz.

Aldatmanın nedenleri üzerine kafa yormuş olsak da belirtmeden önce şunu belirtmeliyim: hiçbir ayrılık nedenin kabul görür yanı yoktur. Yani kişinin neden yaptığının kabul edilebilirliği tartışılmaz olmaktadır.

Eşin cazibesini yitirmesi.
Hamilelik veya hastalıklı bir dönem
Sık görüşememek ve mesafe
30 yaş sendromu ve 40”lı yaşlara girerken (bu dönemler varlığını,duygularını ve bedenini gözden geçirme sürecinin yoğun olduğu dönemdir.
cinsel sorunlar
ilişkide iletişim sorunları
Çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yönelmesi ile değersizlik duygusu yaşamak.
Şiddet görmek
intikam
Yeni bir başlangıç yapmak ve kendilik değerini test etmek için aldatmak(halen ilgi çekici miyim, arzu ediliyor muyum ?)
Son madde olarak tekrar belirtmek gerekir ki neden olabilir ama kabul görülmez.
Aldatmak, evliliklerin bitiminde en çok ilk üç madde arasında bulunmaktadır. Aldatma olayını doğru göremeyen ve süreci doğru sürdüremeyen tarafların % 75 ,i ayrılmış veya boşanmıştır. (Z.Sungur) Aldatma sonrası, ilk öğrenilmek istenen “neden yaptı” sorusudur. Aslında herkes yaşadığı ve yaşattığı travmanın gerçek nedenini bulmak-bilmek ister. Kişi de bazen nedenini bilmeden aldatır. Ta ki derin sorgulamalar veya danışman desteği ile bunu bulana kadar. İşte sorun,nedeni bulurken aldatılanın nedeni, kendine mal etmemesidir. Neden ne olursa olsun aldatılan kişi, suçluluk içinde değildir.

Aldatılan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları

1.Aldatılacak kadar basit miyim?

2.Demek ki hak ettim

3. Kocamı kazanmak için artık her dediğini yapmalıyım

4. Aptalım

5.Bana bunu yapanı affetmem.

6. Ben de onu aldatacağım

7. Depresyona girmek

8. Güvensizliğin yarattığı düşünceler ile , her şeyden şüphe etmek. Eşinin her şeyini bilmek istemek- incelemek.

9.Bütün erkekler/kadınlar
 ayın önyargısı ile tavrını genelleştirmek

10. Yaşadığı acıyı azaltmak adına rast gele yada normalde istemeyeceği biriyle cinsellik 
/duygusallık yaşamak

11.Boşluk,yalnızlık ve çaresizlik duygularını yaşamak

12. Ailesine yakınlaşmak

Aldatılan kişi, kendisine yapılan olayı ,içselleştirerek kendisinden kaynaklandığını düşünür. Ama yapılan araştırmaların sonucunda da % 100 aldatmanın nedeni bulunamamıştır. Yukarıdaki nedenler ise ihtimallerdir. Aldatılan kişi, kayıp ve ölüm travmasına benzeyen travma yaşar. Bu nedenle ağır ve destek isteyen bir süreçtir.Nasıl davranmalı kısmı ise az sonra

Aldatan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları
1.
Suçludur.
2. Kendine inanamaz.
3.Kendini savunamaz. Bu nedenle bu konuların açılmasından korkar-gerilir.
4. Eşine suçluluk duygusundan dolayı devamlı taviz verir
5.Utangaçtır. Başka insanların bilmesinden kaygılanır.kaygı ve depresyon görülebilir.
6. Umutsuzdur. Bu evlilik
 artık toparlanamaz. Mahvettim gibi..
7.Bir an önce sürecin normalleşmesini ister.
8. Hep açıklama yapmaktan bıkmıştır.

Genel düşünce aldatan kişinin bu durumdan büyük zevk aldığı düşüncesi olsa aslında ,olay yaşanırken bir çatışma ve mutsuzluk hakimdir. Çünkü başına gelmesini istemediği bir şeyi yapmaktadır. Bu nedenle aldatma ortaya çıkarken aldatan kişinin de ruh halinin sağlıklı olmadığını unutmamalıyız.

ÖNERİLER VE YOL HARİTASI

Aldatan eşin yalansız bir şekilde olayı anlatması ve tüm sorumluluğu üzerine alması.
Aldatma anlatırken varsa yaşanan cinselliğin detaylarına girilmemesi ve aldatılan tarafın bunda ısrar etmemesi gerekir. Çünkü anlatılması halinde zihinde senaryolaştırma ve filmleştirme ile sorunun çözümü zorlaşır.
Olayın başında;
-ayrılmak,kararsızlık veya ilişkiye devam kararlarından birini vermeden önce, önce olayı öğrenmeye çalışın. İstediğiniz kararı yine verebilirsiniz.

Sorunun çözümüne, anlaşılmasına ve olağan sürece geçene kadar aldatılan tarafın onayı ve rızası olmadan cinselliğin yaşanmaması
Soruları sorarken, ne zaman başladı,neden bitirmedin,cinsellik 
 var mı, duygusallık var mı,tehdit edici bir durum var mı, önlem alınması gereken bir durum var mı? Soruları ağırlıklı kullanılmalıdır.
Aldatan kişi 3.kişinin iletişim ve adres bilgilerini vermemelidir.

EĞER ALDATILDIYSANIZ..

Eşinizle duygusal,cinsel ve paylaşım bağlarını konuşun. Bunları olay netlik kazanana kadar devam etmeyeceğini ortaklaşa kararlaştırın.
Devamlı sorgulamak yerine zaman dilimi belirleyin.
Bütün detayları öğrenmeye çalışmayın.
Sizin bunu fark edememeniz beceriksizliğiniz değil, güvenmenizin göstergesi olduğunu unutmayın.
Evliliğinizi ve kendinizi suçlamak yerine, bunun bir evlilik sorunu ve eşinizin tutumu olduğunu unutmayın.
Kendinizi başkasıyla kıyaslamayın.
Benden güzel olsaydı gam yemem demeyin. Sizden güzel olsaydı daha üzülürdünüz.
Eşinizi devamlı kontrol etmeyin. Maillerini telini cüzdanın karıştırmayın. Bu ilişkinize yapıcı bir katkıda bulunmaz.
Eğer iletişimle sorunu çözemiyorsanız karşılıklı anlaşarak birbirinize mektup yazın.
Eşinizin aldatmasına onu aldatarak cevap vermeyin. Size sadece suçluluk hissettir. Sonraki zaman diliminde bu davranışınız sizi hep rahatsız eder.
Olayın hemen ertesinde hiç bir şey olmamış gibi davranmak yerine, baş başa uzun zaman dilimi içinde olayın detaylı konuşulması,
Aldatılan eşin olayı tam öğrenmeden herkese açmaması ve bu olaydan dolayı eşine karşı alınacak tavır ve tepkileri hesaplaması.
Çocuklara anlatırken, aldatan tarafı suçlamak ve cezalandırmak olarak değil, durum hakkında bilgilendirmek olarak açıklanması.. Aslında çocuklara anlatırken uzman desteği önemlidir.
Yine çocuklara anlatırsa şayet; eşlerin aynı şeyleri söylemeleri veya beraber söylemeleri önerilir.
Çok acı bir süreçti fakat geride kaldı diyebilmek. (M.Sungur ). Kabullenmeyi gurursuzluk ve çaresizlik olarak değil, güçlü olabilmek olarak da düşünmeliyiz.

ALDATTIYSANIZ;


Aldatma olayını olduğu gibi anlatın ve tüm sorumluluğu üzerinize alın.
Aldatmanızı,eşinize mal edecek nedenlere dayandırmayın.
Sessiz kalmak yerine, sorulara açık ve samimi cevaplar verin.
Evliliğiniz/ilişkiniz hakkında net konuşun.
Sürecin iyileşmesi adına her şey yapmaya hazır olduğunuzu ona bildirin.
Eşinizin size güvenmemesine saygı gösterin. Hemen güvenmesini beklemeyin.
Aniden sevgi göstergelerinde bulunmayın. İnandırıcı değildir.
Mümkün olduğunca, aynı evde yaşamaya devam etmek, çocukların sorumlulukları, ev işleri, cinsellik
gibi konularda baskı yapmayın ve eşinizle uzlaşın.
Benden ayrılamaz ne de olsa demeyin. Size muhtaç olduğunu düşünerek olayı ört bas etmeyin. Aksi taktirde intikam duygusunu perçinlersiniz.
o Eğer eşi gerçekten pişman olmuşsa, 
kadın da 'aramızdaki sevgi bağını artırmak için ne yapmalıyım?' diye düşünmeli. İnsan değerli bir şey kaybettiği zaman onu hemen unutmaz, tekrar bulmaya çalışır. Evlilik de böyle. Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir. Mücevheri yere düştü diye çöpe atmak yerine, yerden alıp temizlemekte fayda var. Ancak kadın aldatan eşini affederken, ona mutlaka 'bir daha yaparsan sonuçları evliliğimiz için kötü olacak' mesajını vermeli. Çünkü aldatan erkeğin hemen affedilmesi, hiçbir şey olmamış gibi davranılması; onun bu olayı 'bir şey olmadı' şeklinde yorumlamasına ve aynı hatayı tekrarlamasına neden olur. (N.Tarhan)

Aldatmalar travma etkisi yaratır. Ama ilginç olan şudur ki, bazen aldatma olayından sonra evliliklerin daha sağlıklı yürümeye başladığı, bağlılık duygusunun arttığı, sorunların bu tip travmadan sonra netleşip çözüm için ortak hareket edildiği tespit edilmiştir.

Aldatma, sadece kötü evliliklerde olmaz. Dediğim gibi aldatılma ,sizin dışınızdaki nedenlerden de olabilir size dayandırılmış da olabilir. Ama aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi, devam da ettirebilir. Her aldatma boşanmayla bitmiyor.

Aldatılmanın sosyal boyutuna kısaca bakarsak, erkekler arasında pekiştirilen, övünülen,bir güç ve beceri göstergesi olarak kabul edilen bir davranış olması, aldatmayı nicel olarak destekler.sanal aldatmayı aldatmadan saymalıyız bu çerçevede. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği, "Evlilik
 ve Sadakat' konulu araştırma, sanal flört ve sanal seksin, en yaygın aldatma biçimi haline geldiğini doğruluyor. Hatta kimi zaman hayatlarına sadece renk katmak için cinsel tatmini internette arayanlar, fiziksel bir temas söz konusu olmadığından, bu yaşananların aldatma ya da sadakatsizlik olmadığını düşünüyor.
YAZIYI SONUNA KADAR OKUDUYSANIZ ERKEKLERE BİR ÇİFT SÖZÜM VAR....
BİR ERKEĞİN BAŞINA GELEBİLECEK EN ZOR DURUM İKİ KADIN ARASINDA KALMAKTIR.
BİR YANDAN BUNALIMLI BİR ANINDA GRURUNU OKŞAYAN BİR KADIN.
DİĞER YANDAN ÇOCUKLARININ ANNESİ, AMA HAYATINDAN BİR TÜRLÜ ÇIKARAMACAĞI BİR KADIN.

TARAFSIZ KALMAK HİÇBİRŞEYİ ÇÖZMEZ.
İKİ KADININ MÜCADELESİNDE EĞER ERKEK BİRİNİN KAZANMASINA YARDIM ETMEZSE.....
BİRDENBİRE KADINLAR AYNI CEPHEYE GEÇİP... İKİSİ BİRDEN O ERKEĞİ YOK EDER.....
İŞİNDEN İFLAS EDEBİLİR KÜLLERİNİN ARASINDAN YENİDEN DOĞABİLİRSİN.. AMA BU DURUM ERKEĞİ ERİTİR BİTİRİR.
ALLAH YARDIMCI OLSUN
BÖYLE BEYLERE/KADINLARA

21 Aralık 2012 Cuma

YENİ BİR YILA MERHABA;



“Ne kadar söz varsa düne ait
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Mevlana’nın bu güzel sözleri,  her yeni yılda aklımdan geçen dizelerdir. Geçen yıllar yerine, gelen yıllar hakkında bir şeyler yazmak, hem  kendimiz hem toplum adına daha faydalıdır.

Biz değil miyiz?

Bizi rahatsız eden anıları asla unutmayan ve teybin geri tuşuna basarak yine aynı olaylara üzülen,  hatta ağlayan.  Kırgınlığa,  müşkülpesentliğe ve kötümserliğe biraz ara verelim.

Her yeni yılı gerçekten bir başlangıç olarak hedeflersek; aklımızı güzel şeylere, sadece iyiye kanalize edersek; toplum olarak daha iyi noktalara gelebileceğimize inanıyorum.

12. yüzyıla ait bir Astronomi kitabından alınmış bir yeni yıl davetiyesi elime geçmişti bir zamanlar. Şöyle bir yazı yazıyordu... “Eğer yeni yıl pazartesi günü başlarsa; bu barış ve mutluluğun işareti sayılır. O yıl çocuklar çoğalır, ticaret canlanır, bol yağış olur, tarımda verim yükselir, denizlerde çok iri balıklar bulunur” diye.. Yazıyı okuyunca bu yıl pazartesi ile başlar inşallah diye düşünürken, Salı’ya geldiğini görünce bizim ünlü Türk atasözleri aklıma geldi “Salı sallanır”. Bu yılın Salı günü başlayacağını düşününce 2013’de salın salın sallanarak, uyuşuk mu geçireceğiz acaba diye düşünmedim değil. 

2012’ den 2013’e geçerken, bütün hayatımız gözümüzün önünden bir 'film şeridi' gibi geçmese de, oturup şöyle bir 'hayat muhasebesi' yaparız. Artılarımızla, eksilerimizle, nereden geldik, nereye gidiyoruz...  Nereden geldiğimiz bir müddet sonra önemli olmaz, bundan sonra nereye gidiyoruz diye sorarız kendimize daha çok.  Yeni yılda herkes bir umudun sevincini sıcaklığını yaşamak ister, bu nedenle eski yılın kötülükleri alıp götüreceğine ve yeni yılın iyilikleri getireceğine inanmak ister. Bu inançla eski yılı uğurlayıp, yeni yıla girerken eğlenmek ister.

Bir de yeni yıla girerken tüm televizyon kanallarında sorulan sık sorulardan biri gelir aklıma. “Yeni yıldan beklentileriniz nelerdir?” diye.  Yaşı kemale ermiş kişiler, memleketimizin huzur ve ferahı, bedenimizin sağlığı diye başlarlar.

Bir de elden ayaktan düşünce yalnız kalmamak... Yaşlı bir amcanın şu esprili sözü çok hoşuma gitmişti. Yeni yıldan tek dileğim; Umarım eşim benden çok yaşar da ben yalnız kalacağıma o yalnız kalır!   Yani  kısaca, içi her zaman yaşama sevinciyle dolu olan gence, yaşlıya, herkese “Kıpır kıpır bir yeni yıl” olsun inşallah.  

2013’de sizlere çok tanıdık gelen, sağlıklı, mutlu ve başarılı yıllar dilemek yerine, önce kendiniz, sonra başkaları için yapılacak güzelliklerle dolu yeni bir yıl diliyorum,

Unutmayın; bu sadece bir yerlerde çalışmak, bilfiil üretmek değil, her koşul ve ortamda üretebilmektir.

Sevginizi doyasıya yaşayın ve o sevgiyle yeni sevgi köprüleri kurun.   

TEKNOLOJİ BENİ MUTLU EDİYOR, YA SİZİ?



         Hani herkesin ağzında son zamanlara ait nostaljik bir laf vardır. 70.li yıllar. O yıllar şöyle mutluyduk, böyle mutluyduk diye.  Kişisel mutluluklar, aile ilişkileri için yani maneviyatta bu söze hak veriyorum. Gayet mutluyduk bizlerde ailelerimizle. Ama iş teknoloji boyutuna gelince aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı bir düzendir. İnsan bu düzen içinde imkânlarını kendi lehine çevirerek mutlu olmayı sağlayabilir. Nasıl mı?

         Bir an gözlerimi kapatıyorum, Teknolojinin geçiş döneminde yetişen biri olarak bunları düşünürken hayal âlemine dalmışım. Ve çocukluk yıllarıma dönmüşüm. 

Okuldan yürüyerek eve geliyorum. Yaşadığım zamanda olsa,  istersem servise binebilirim. İstersem toplu taşıma araçlarıyla gelebilirim. Ailem ihtiyaçlarımı karşılayabilir. Ama annemin dediği gibi servise binmek bu devirde lüksmüş onun için yürüyerek gelmeliymişim. Neyse bu şartları da kabul ederek eve yürüyerek geliyorum.

         Annem elimi yüzümü yıkamam için beni ilerdeki mahalle çeşmesine bidonla su almaya gönderiyor. Okul çantamı bırakarak su doldurmaya gidiyorum.  Annem kazanla su ısıtıyor ve ben banyo yapıyorum. O arada derslerimi yapmak istiyorum, ama evde ki mum ışığı bazen yetersiz kalıyor.

         Annem ne yapıyor diye sesleneceğim ama annemin beni göresi yoktu. Çünkü kazanda ısıttığı su ile kirlenen çamaşırlarımızı yıkıyordu,  o bitince de tepeleme bulaşıkları yıkayıp akşam yemeğini hazırlayacaktı. 

         Onu görmek için randevu bile alamazdım. Çünkü annem çok yoğundu.. Babam ise işten yorgun argın gelmiş, yemeğini yedikten sonra uyuyakalmıştı. Tabii tek başına bu evin yükünü çeviriyordu. Bazen onunla ülkenin sorunlarını konuşmak istiyordum. Ama ne başbakanı, ne cumhurbaşkanını görmüşlüğüm vardı. Bazen eve giren gazeteden okuyabiliyordum ülkede ne olup, ne bittiğini.  Bazen radyo denen bir aletle eve ses geliyordu.. Çok monoton, rutin bir yaşamdı bizimkisi. Sobaya kömür taşımakta cabasıydı. Çoğu zaman eve gelince ev soğuk oluyordu. Çünkü nedense bacamız tütüyordu. Annemde o kadar temizlemişti oysa... Elleri nasır içindeydi.  Kömür tozu hem ellerine, hem perdelerine sindi diye söylenirdi hep.

         Memleketteki halamızla, teyzemizle mektupla haberleşirdik, seslerini hiç bilmeksizin. Anneme hep sorardım, “muz çok mu pahalı anne neden 1 tane bile alamıyoruz” diye, madlen çikolata hep karşımızda oturan zengin komşumuzda olurdu bayramları.  Of ne zorlu bir yaşam derken silkiniverdim birden..

         Neyse ki teknoloji çağının geçişlerini gören bir nesil olmuşuz ve 2000’li yıllardayız.

Bu yazıyı yazarken çamaşırlarımı makineye atmış, bulaşıklarda ona keza makinede yıkanıyor.  Aynı anda televizyondan başbakanının konuşmalarını dinleyebilir, yorumda bulunabiliyorum. Çalışan biri olarak evime katkıda bulunuyor daha rahat bir geçim sağlıyorum. Soba, kömür o da ne demek, dünyanın bir ucundan gelen doğalgazla evim sımsıcacık. Memleketimizdeki halamızla, teyzemizle neredeyse her akşam  görüntülü konuşabiliyorum.Her gün gördüğüm içinde yaşlanmış ve yıpranmış gelmiyor; onların sesini özlemiyorum. Muz, çikolata deseniz her şey o kadar alınabilecek düzeyde.. Param yoksa bile marketten çocuklarıma istediğim kiloda, üstelik 1 tane bile alabiliyorum.. Ben kendi adıma diyorum ki, iyi ki o devirlerde yaşamamışım. Seviyorum bu teknolojinin nimetlerini, bilgisayarı, ulaşımın kolaylığını.

Bu kısa hayalden sonra, teknolojinin nimetlerini şöyle daha da açabiliriz.

         Bir ülkenin gelişmesini gösteren en önemli şey,   sanayinin gelişmesidir. Sanayisi gelişen ülke geri kalmışlıktan kurtulmuş demektir.

         Çocuklarımız rahat arabalarla okullarına giderek, sıcak sınıflarda dersler yaparak bu nimetlerin yok olduğu zamanı bilemiyorlar.

         Kömürle ısınan bir derslikte ders yapmak, ya da soğuk bir sınıfa girmek onları mutlu edecek mi? Bir gün için yanmayan kaloriferle söylenen veliler, çocuklarının içinde bulunduğu nimetlerin  tadına varmak için onu yok mu sayacak.  Gazetelerden takip ettiğimiz üzere, doğuda sobayı yakmaya çalışırken yanan bir öğretmenin haberi teknoloji içinde bulunan bizleri hiç mi üzmüyor? Yoksa teknolojiyi bir kenara iterek ilkel metotlarla kendimize işkence etmek, sobalı dersliklerde ders yapmak bizi daha mı mutlu edecek?

         Elimizde adeta bütünleşen cep telefonlarının varlığı sizi mutsuz mu ediyor? Ailelerinizle hemen haberleşmek, elinizdeki küçük aletlerle yüzlerce fotoğraf çekmek, kamera çekmek, müzik dinlemek ve fotoğraflarınızı anında bilgisayara yüklemek yani kısaca kişisel tüm ihtiyaçlarınızı bu küçük aletle karşılamak sizi mutsuz mu ediyor? O zaman cep telefonlarımızı hemen çöpe atalım. Ya da daha insaflı davranayım, artık en eski model cep telefonuyla yetinelim, niye yıllar geçtikçe telefonlarımız eskidi, fotoğraf çekemiyoruz diye yakınarak yeni model alıyoruz. Teknoloji sizi mutsuz ediyorsa ilk önce cep telefonlarımızı bırakmakla başlayalım işe. 

          Yarışmalarda süreyi tespit ettiğimiz kronometre yerine, içimizden 100’e kadar sayarak zamanı tespit edelim,

         Teknolojiyi savunan bir kişi olarak, yazılarımın konusu hakkında bazı bilgiler için,  bilgi kaynağı internet ortamından yararlandım, düşüncelerimi Word’de kâğıda döktüm ve yazıcıdan çıktı aldım. Siz teknolojiden mutsuz iseniz, çocuklarınızın ödevleri için, kütüphanelere gidip ansiklopedilerden konuları araştırın ve sayfalarca yazıyı elinizde not alın. Eminim bu sizin uzun zamanınızı alacaktır.

         OKS ve ÖSS sınavlarına girdi çocuklarımız. Sonuçlar teknolojinin çabukluğu sayesinde elimize ulaştı. Elle hesaplama yönteminde bu kadar emin duygular yaşayabilecek miydik?  Ve bu kadar kısa bir sürede sonuç alabilecek miydik?

         Teknoloji hayatı tanıma sanatıdır bence. İnternetle tüm dünya ve ülkemizdeki gelişmeleri izliyoruz. Yani bilgi kaynağına ulaşabiliyoruz. Hayatı tanıyoruz, dünyayı elimizin altından keşfediyoruz. Gitmek istediğimiz yerleri önceden inceleyerek, daha bilgili bir gezi sağlayabiliyoruz.

         Birde teknolojinin manevi yönüyle ele alırsak, en uzaktaki akrabalarımızla, memleketteki halamızla, yurtdışındaki teyzemizle hiç özlemeden, evimizden, her gece istediğimiz saatte ve istediğimiz kadar görüntülü ve sesli görüşebiliyor. Özlem giderebiliyoruz.

         Yıllar önce mektupla yılda bir kere haber aldığımız, telefonda bile sesini duyamadığımız yakınlarımızla, bırakın görüşmeyi, her gece evde ne pişirdi, çocukları nasıl, yarın nereye gidecek hepsini hemen öğreniyoruz. Maneviyatta tüm yakınlarımızla ilişkimizi sıcak tutuyoruz. Onlara Türkiye’den ve memleketlerinden güzel haberleri anında verebiliyoruz.

Yine çocuklar muz istediğinde, eskiden pahalı olduğu için alınamayan bu meyveyi, şimdilerde paramız yoksa bile marketlerde dijital tartılar sayesinde 1 tane bile tarttırabiliyor ve çocuğumuz mutlu edebiliyoruz.

Ormanlar yok oluyor teknolojiyle diyenlere, yok olan ormanların yerine belki en kısa zamanda ağaçlandırabiliyor, çıkan orman yangınlarını da teknolojik aletlerle anında söndürebiliyoruz.

17 ağustos 1999 yılında deprem yaşayan ülkemiz 7,4 şiddetinde bir depremde büyük kayıplar verirken,  98 aktif fay üzerine kurulmuş Japonya’nın başkenti Tokyo’da 10 katlı binalar bile teknoloji sayesinde neredeyse depremi hissetmiyor ve daha yüksek şiddetteki depremlerde bile can kaybı vermiyor olması teknolojinin önemini sizce de daha da iyi vurgulamıyor mu?

         Hastalıklarda yaşanan teknolojik gelişmelerle kansız ameliyatlar başarabiliyor, ilerlemeden tüm hastalıklara önlem alabiliyoruz. Eskiden ölüme sebep olan ufak hastalıklar şimdilerde teknolojinin tespitleriyle başlamadan bitirilebiliyor. Anne karnında bebeklerin doğmadan tüm taramaları yapılarak daha sağlıklı bir nesil yetiştiriliyor.

Teknolojik gelişmeleri, insan hayatındaki manevi yönünden böyle değerlendirirken, sorarım size...

§  Bir kadının çamaşırlarını elle yıkamak mı, yoksa son model bir makine de 20 dakikada yıkamak mı mutlu eder.
§  Televizyonunun yaşamımıza girmesiyle dünyayla daha içli dışlı olmamız mı, yoksa her şeyden bir haber olmamız mı insanları mutlu eder,
§  Isınmak için odun-kömür taşıyarak soba yakmak mı, yoksa doğalgaz gibi eve geldiğimizde bizi sıcacık bir ortam mı daha mutlu daha mutlu eder,
§  Yakınlarımızla senede bir sadece mektupla haberleşmek mi, yoksa her akşam bilgisayar dünyasından görüntülü ve sesli haberleşmek mi daha mutlu eder,
§  Eskiden güvercinlerle haber gönderirken, şimdi telefon ve bilgisayar aracılığıyla saniyede haberleşmek mi sizi daha mutlu eder,
§  Evden ayrılan yakınlarınızın nerede olduğunu merakla evde beklemeniz mi, yoksa hemen cep telefonundan bilgi alarak rahatlamanız mı sizi mutlu eder,
§  Develer ve atlarla günler alan yolculuklar mı, otobüslerle gidilen yolculuklar mı, yoksa uçakla 1 saatinizi alan yolculuklar mı sizi daha mutlu eder,

        
Yaşasın teknoloji, yaşasın nezih yaşam diyorum. Ama nostaljiyi sevenler!

         Sizi unutmadım. Köşemde sizlere “Kuş Hatıraları” adlı şiiri sunuyorum. Şiiri de okuyunca o yılları da özlemle değil, hoş bir duyguyla anıyorum ve diyorum ki  “Yaşamın Yaşamaya değer olduğunu ve isterseniz mutlu olabileceğinizi öğrenin”. Bu size yeter. 
Kalın sağlıcakla...  
KUŞ HATIRALARI

Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishakkuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuruüzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında 
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri...
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu...

Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını 
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı...

Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden 
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin 
geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.

Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.

Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri 
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen 
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı 
yemeklerden kurufasulyayı 
sigaralardan Harmanı 
belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.

Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına 
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.

Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.

Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı 
memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız 
vardı.

Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
biraraya gelerek çektirebileceğimiz 
bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin 
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı 
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin 
Melahat mehveş ablanın 
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.

Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki.

Belki kırık bir rüya denizi 
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının 
hep arandığında 
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişdi belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?

Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri 
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?  

İbrahim SADRİ