Seyahat etmeyi seven, seyahati gençlerde eğitimin, yaşlılarda ise görgünün bir parçası sayan, anne, baba ve 2 çocuktan oluşan gezi maceralarını yazmayı, ancak emekli olduktan sonra akıl eden, gezdiği yerlerin eğrisini, doğrusunu, ucuzunu, pahalısı yani en doğrusunu gezi sayfasında.. hayata dair de hissettiklerini, yaşadıklarını da bu sayfada kaleme alan emekli, gezgin bir anneyim.
29 Ocak 2020 Çarşamba
Dr. Kinyas Kartal'ın kaleminden
Bir şiir ki.... Günümüzü, içimizden geçenleri ancak bu kadar güzel anlatır.
Şair Dr. Kinyas Kartal kaleminden..
Yara bandıyla,
Koşu bandı arasında gidip geliyoruz..
Yaralarımız kabuğa,
Ayaklarımız toprağa hasret..
Hızla yaşlanırken,
Hayat kapağı açık kalmış kolonya şişesi gibiyken,
Odanın bir ucuna oturmuşuz,
Gençliğimizin buharlaşan esansını kokluyoruz..
Yeni dünya dedikleri bu olsa gerek:
Organik ekmek,
Organik yumurta,
Organik yoğurt..
Köyümüze gitmek yerine,
Milyonluk şehirlere köyü getirmeye çalışıyoruz..
Yakında marketlerde yerini alır mı bilmem;
"Dert dinleyen dost"
"Kin gütmeyen arkadaş"
"Satmayan organik yoldaş"
"Gezen insan çocuğu"
"Hayırlı evlat mayası"
Belli mi olur, on sene sonra,
Belki organik insan alıyor oluruz..
Demem o ki;
Hep çok yoğun
Hep çok yorgunuz..
Köy uzakta,
Şehir kalabalıkta,
Dostlarımızın nesli azalmakta..
Dr. Kinyas Kartal
4 Ocak 2020 Cumartesi
50-70 ARASI DOĞANLARIN SEVEREK OKUYACAKLARI BİR YAZI
BİZİM NESİL..!
Hepsi şahsına münhasır özel üretilmiş, yokluklar içinde yetişmiş yaralı bir nesil…
KİM BUNLAR?
1950 ile 1970 yılları arasında bu dünyaya merhaba demiş en genci 50, en delikanlısı 70 yaşında HALA 18’LİK DELİ TAYLAR GİBİ İDEALLERİNİN PEŞİNDEN KOŞAN HESAPSIZ BİR NESİL..?
Hiçbirinin altına hazır bez bağlanmamış…
Höllük üzerinde yatmış, şeker çuvalından pantolon, canik lastikten ayakkabı giymiş…
Evde inek beslemiş, kendine okulda ABD süt tozu içirilerek beslenmiş, bir garip nesil…
Hiçbirinin renkli çocukluk resmi olmamış…
Hatta hiç bebeklik çocukluk resmi olmamış…
Hiç biri kreş, dershane, özel okul görmemiş…
Ama hepsi profesörlere ders verecek kadar bilgi sahibi olan bir tuhaf nesil…
Harp görmüş, darp görmüş…
Baskı, çatışma, sorguda işkence görmüş…
Karakolda sorgu da Filistin askısını, ceza evini de isyanla tanışmış…
İHANET VE KALLEŞLİKLE işkence de insanın hayvan yüzünü görmeyeni kalmamış…
En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post-modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış…
En azı 10 ekonomik krizden nasibini almış…
Tecrübe abidesi yoklukla terbiye edilmiş, direnç abidesi bir nesil…
Bu nesil özel bir nesil, birbirini vatan için katletmiş…
Vurmuş, vurulmuş…
Dövmüş, dövülmüş…
Ne yaptıysa yoluyla yordamıyla kendi meşrebine uygun ahlakına yakışanı yapmış…
Düşmanında merdini aramış, buldu mu hakkını teslim edip onu da sevmiş…
Dostun namerdinden, arkadan hançerleyeninden nefret etmiş…
Birbirini yok etme pahasına ölümüne mücadele etmiş, ama neslini tüketememiş…
İntihar sayılmasın diye idam sehpalarına selam veren inançlı yiğitlerde, sırtından kurşunlanıp dostunun kucağında can veren ana kuzuları da bu nesilden çıkmış…
68’liler de 78’liler de bu neslin deli tayları, ipe sapa gelmeyen savaşçıları da bu neslin temsilcileri tarihe adlarını kanları ile yazmıştır…
Bunlar bu neslin üretim harikası mı yoksa üretim hatası mı tartışılır ama bu neslin istisnasız tamamı karşılıksız hesapsız bu vatanı sevmiş…
1950 ve 1970 yılları arasında doğanlar gerçekten özel üretim, çoğu yatılı okumuş, kardeşlik ve paylaşma duygusu zirve yapmış…
Çok kitap okumuş, en azı liseyi bitirmiş, hayatı yaşayarak öğrenmiş…
En azı simitçilik, olmadı ayakkabı boyacısı, tamirci çırağı, inşatta amelelik, pazarcılık hamallık yaparak okul harçlığını çıkarmıştır…
Ne ailesine ne devletine ekonomik yük olmamış, geneli bir baltaya sap olmuştur…
Muhanete muhtaç da olmamış, ezilmiş ama ezik kalmamıştır…
Aç, açık, evsiz yurtsuz, aşsız susuz kalmış, kimseye mudara etmemiş…
Eğilmemiş, el etek öpmemiş, aç yatmış, kuyruğu dik tutmuş…
Kan kusmuş, kızılcık şerbeti içiyorum demiş…
Dik durmuş dikleşmemiş kendi şahsına münhasır özel bir nesildir…
Görevini, sorumluluğunu bilen… Onuru için bir pireye bir yorgan yakan, öfkeli hırçın bir acayip nesil bu 1950 ile 1970 yılları arasında doğan dinazorlar…
İyi bakın, bunlar bu son kalan kadife ye sarılmış çelik yumruk misali yumuşak gözüküp indiği yeri dağıtan bu özel neslin öfkesinden sakının…
Bu soyu tükenen son kalanlarına aşağıdaki resimlerde iyi bakın…
Bunlar kimi sokakta oyun arkadaşım, kimi ilk okul arkadaşım…
Kimisi öğretmen okulunda aşımı paylaştığım kader arkadaşım…
Kimisi üniversitede silahındaki son kalan mermiyi çatışmada kendimi korumam için benimle paylaşan dava, silah can arkadaşım…
Kimi de DÖRT duvar arasında çıkan isyanda sırtımı dayadığım cezaevi Yusufiye ,Taş medreseli arkadaşım…
Kimisi de Anadolu yollarında ömrümüzü adadığımız bir ülkü, bir ideal dava uğruna bir ömür feda ettiğimiz yol arkadaşlarım…
Bunlara iyi bakın, Sizin evinizde de bu resimdekilerden kalan varsa bunları korumaya alın…
Çünkü bunların nesilleri tükenmek üzere…
Bunların üretimi sonlandı…
Kullanım sureleri doldu, tedavülden kalktı…
Neden bu nesil özel biliyor musunuz..?
Bu neslin üzerinden silindir gibi devlet geçti…
Dozer gibi dünya milletleri ezdi geçti…
Hayat bu nesli sınadı, demedi, çarkının dişlilerin den öğüttü ama tüketemedi…
Bu çarktan kurtula bilen kurtuldu…
İşte bu gün nesli tükenen çarkın dişlileri arasından yaralı kurtulan bu nesil, yaralı da sakat da olsa yine de şükretmeyi, tevekkülü, sabırlı davranmayı yasamayı hayatta kalmayı bildi…
Bu nesil, ihanetin acısını, dost hançerinin sancısını, ölümüne yoldaşlığı, mezara kadar arkadaşlığı bildi…
Dostu için can vermeyi de, elindeki son lokmayı paylaşmayı da, sadakati de vefayı da bildi…
Bu nesil, katı, aksi, deli, serttir…
Bir o kadarda merttir, hoş görülü ve merhametlidir…
Bu neslin yaşarken öğrendikleri bilgi ve kaybederken edindikleri tecrübe en büyük servetidir…
Yani bu 1950 ve 1970 yılları arasında doğan dinazorlar tam bir müzelik antika nesildir…
Onun için 1950 ile 1970 yılları arasında doğmuş, hala inadına yaşayan, ana baba, amca, dayı, teyze, hala, yenge dede anneanne babaanne her neyiniz varsa değerini bilin..!
Çünkü bunlar elinizdeki son değerli hazinelerinizdir…
Oturun onlarla konuşun, dinleyin onlardan geçmişi öğrenin…
Sonra arar da bulamazsınız…
Çünkü onlar yakın tarihin son canlı kaynak kişileri, her biri iki ayaklı sözlü yakın tarih kitabıdır…
Benden söylemesi…
Vesselam…
(alıntı)
Hepsi şahsına münhasır özel üretilmiş, yokluklar içinde yetişmiş yaralı bir nesil…
KİM BUNLAR?
1950 ile 1970 yılları arasında bu dünyaya merhaba demiş en genci 50, en delikanlısı 70 yaşında HALA 18’LİK DELİ TAYLAR GİBİ İDEALLERİNİN PEŞİNDEN KOŞAN HESAPSIZ BİR NESİL..?
Hiçbirinin altına hazır bez bağlanmamış…
Höllük üzerinde yatmış, şeker çuvalından pantolon, canik lastikten ayakkabı giymiş…
Evde inek beslemiş, kendine okulda ABD süt tozu içirilerek beslenmiş, bir garip nesil…
Hiçbirinin renkli çocukluk resmi olmamış…
Hatta hiç bebeklik çocukluk resmi olmamış…
Hiç biri kreş, dershane, özel okul görmemiş…
Ama hepsi profesörlere ders verecek kadar bilgi sahibi olan bir tuhaf nesil…
Harp görmüş, darp görmüş…
Baskı, çatışma, sorguda işkence görmüş…
Karakolda sorgu da Filistin askısını, ceza evini de isyanla tanışmış…
İHANET VE KALLEŞLİKLE işkence de insanın hayvan yüzünü görmeyeni kalmamış…
En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post-modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış…
En azı 10 ekonomik krizden nasibini almış…
Tecrübe abidesi yoklukla terbiye edilmiş, direnç abidesi bir nesil…
Bu nesil özel bir nesil, birbirini vatan için katletmiş…
Vurmuş, vurulmuş…
Dövmüş, dövülmüş…
Ne yaptıysa yoluyla yordamıyla kendi meşrebine uygun ahlakına yakışanı yapmış…
Düşmanında merdini aramış, buldu mu hakkını teslim edip onu da sevmiş…
Dostun namerdinden, arkadan hançerleyeninden nefret etmiş…
Birbirini yok etme pahasına ölümüne mücadele etmiş, ama neslini tüketememiş…
İntihar sayılmasın diye idam sehpalarına selam veren inançlı yiğitlerde, sırtından kurşunlanıp dostunun kucağında can veren ana kuzuları da bu nesilden çıkmış…
68’liler de 78’liler de bu neslin deli tayları, ipe sapa gelmeyen savaşçıları da bu neslin temsilcileri tarihe adlarını kanları ile yazmıştır…
Bunlar bu neslin üretim harikası mı yoksa üretim hatası mı tartışılır ama bu neslin istisnasız tamamı karşılıksız hesapsız bu vatanı sevmiş…
1950 ve 1970 yılları arasında doğanlar gerçekten özel üretim, çoğu yatılı okumuş, kardeşlik ve paylaşma duygusu zirve yapmış…
Çok kitap okumuş, en azı liseyi bitirmiş, hayatı yaşayarak öğrenmiş…
En azı simitçilik, olmadı ayakkabı boyacısı, tamirci çırağı, inşatta amelelik, pazarcılık hamallık yaparak okul harçlığını çıkarmıştır…
Ne ailesine ne devletine ekonomik yük olmamış, geneli bir baltaya sap olmuştur…
Muhanete muhtaç da olmamış, ezilmiş ama ezik kalmamıştır…
Aç, açık, evsiz yurtsuz, aşsız susuz kalmış, kimseye mudara etmemiş…
Eğilmemiş, el etek öpmemiş, aç yatmış, kuyruğu dik tutmuş…
Kan kusmuş, kızılcık şerbeti içiyorum demiş…
Dik durmuş dikleşmemiş kendi şahsına münhasır özel bir nesildir…
Görevini, sorumluluğunu bilen… Onuru için bir pireye bir yorgan yakan, öfkeli hırçın bir acayip nesil bu 1950 ile 1970 yılları arasında doğan dinazorlar…
İyi bakın, bunlar bu son kalan kadife ye sarılmış çelik yumruk misali yumuşak gözüküp indiği yeri dağıtan bu özel neslin öfkesinden sakının…
Bu soyu tükenen son kalanlarına aşağıdaki resimlerde iyi bakın…
Bunlar kimi sokakta oyun arkadaşım, kimi ilk okul arkadaşım…
Kimisi öğretmen okulunda aşımı paylaştığım kader arkadaşım…
Kimisi üniversitede silahındaki son kalan mermiyi çatışmada kendimi korumam için benimle paylaşan dava, silah can arkadaşım…
Kimi de DÖRT duvar arasında çıkan isyanda sırtımı dayadığım cezaevi Yusufiye ,Taş medreseli arkadaşım…
Kimisi de Anadolu yollarında ömrümüzü adadığımız bir ülkü, bir ideal dava uğruna bir ömür feda ettiğimiz yol arkadaşlarım…
Bunlara iyi bakın, Sizin evinizde de bu resimdekilerden kalan varsa bunları korumaya alın…
Çünkü bunların nesilleri tükenmek üzere…
Bunların üretimi sonlandı…
Kullanım sureleri doldu, tedavülden kalktı…
Neden bu nesil özel biliyor musunuz..?
Bu neslin üzerinden silindir gibi devlet geçti…
Dozer gibi dünya milletleri ezdi geçti…
Hayat bu nesli sınadı, demedi, çarkının dişlilerin den öğüttü ama tüketemedi…
Bu çarktan kurtula bilen kurtuldu…
İşte bu gün nesli tükenen çarkın dişlileri arasından yaralı kurtulan bu nesil, yaralı da sakat da olsa yine de şükretmeyi, tevekkülü, sabırlı davranmayı yasamayı hayatta kalmayı bildi…
Bu nesil, ihanetin acısını, dost hançerinin sancısını, ölümüne yoldaşlığı, mezara kadar arkadaşlığı bildi…
Dostu için can vermeyi de, elindeki son lokmayı paylaşmayı da, sadakati de vefayı da bildi…
Bu nesil, katı, aksi, deli, serttir…
Bir o kadarda merttir, hoş görülü ve merhametlidir…
Bu neslin yaşarken öğrendikleri bilgi ve kaybederken edindikleri tecrübe en büyük servetidir…
Yani bu 1950 ve 1970 yılları arasında doğan dinazorlar tam bir müzelik antika nesildir…
Onun için 1950 ile 1970 yılları arasında doğmuş, hala inadına yaşayan, ana baba, amca, dayı, teyze, hala, yenge dede anneanne babaanne her neyiniz varsa değerini bilin..!
Çünkü bunlar elinizdeki son değerli hazinelerinizdir…
Oturun onlarla konuşun, dinleyin onlardan geçmişi öğrenin…
Sonra arar da bulamazsınız…
Çünkü onlar yakın tarihin son canlı kaynak kişileri, her biri iki ayaklı sözlü yakın tarih kitabıdır…
Benden söylemesi…
Vesselam…
(alıntı)
19 Aralık 2019 Perşembe
YEPYENİ YILLARA
Mevlana’nın bu güzel sözleri, her yeni yılda aklımdan geçen dizelerdir. Geçen yıllar yerine, gelen yıllar hakkında bir şeyler yazmak, hem kendimiz hem toplum adına daha faydalıdır.
Biz değil miyiz?
Bizi rahatsız eden anıları asla unutmayan ve teybin geri tuşuna basarak yine aynı olaylara üzülen, hatta ağlayan. Kırgınlığa, müşkülpesentliğe ve kötümserliğe biraz ara verelim.
Her yeni yılı gerçekten bir başlangıç olarak hedeflersek; aklımızı güzel şeylere, sadece iyiye kanalize edersek; toplum olarak daha iyi noktalara gelebileceğimize inanıyorum.
12. yüzyıla ait bir Astronomi kitabından alınmış bir yeni yıl davetiyesi elime geçmişti bir zamanlar. Şöyle bir yazı yazıyordu... “Eğer yeni yıl pazartesi günü başlarsa; bu barış ve mutluluğun işareti sayılır. O yıl çocuklar çoğalır, ticaret canlanır, bol yağış olur, tarımda verim yükselir, denizlerde çok iri balıklar bulunur” diye.. Yazıyı okuyunca bu yıl pazartesi ile başlar inşallah diye düşünürken, Çarşamba'ya gelince bilemedim.
2019’ den 2020’e geçerken, bütün hayatımız gözümüzün önünden bir 'film şeridi' gibi geçmese de, oturup şöyle bir 'hayat muhasebesi' yaparız. Artılarımızla, eksilerimizle, nereden geldik, nereye gidiyoruz... Nereden geldiğimiz bir müddet sonra önemli olmaz, bundan sonra nereye gidiyoruz diye sorarız kendimize daha çok. Yeni yılda herkes bir umudun sevincini sıcaklığını yaşamak ister, bu nedenle eski yılın kötülükleri alıp götüreceğine ve yeni yılın iyilikleri getireceğine inanmak ister. Bu inançla eski yılı uğurlayıp, yeni yıla girerken eğlenmek ister.
Bir de yeni yıla girerken tüm televizyon kanallarında sorulan sık sorulardan biri gelir aklıma. “Yeni yıldan beklentileriniz nelerdir?” diye. Yaşı kemale ermiş kişiler, memleketimizin huzur ve ferahı, bedenimizin sağlığı diye başlarlar.
Bir de elden ayaktan düşünce yalnız kalmamak... Yaşlı bir amcanın şu esprili sözü çok hoşuma gitmişti. Yeni yıldan tek dileğim; Umarım eşim benden çok yaşar da ben yalnız kalacağıma o yalnız kalır! Yani kısaca, içi her zaman yaşama sevinciyle dolu olan gence, yaşlıya, herkese “Kıpır kıpır bir yeni yıl” olsun inşallah.
2020’de sizlere çok tanıdık gelen, sağlıklı, mutlu ve başarılı yıllar dilemek yerine, önce kendiniz, sonra başkaları için yapılacak güzelliklerle dolu yeni bir yıl diliyorum,
Unutmayın; bu sadece bir yerlerde çalışmak, bilfiil üretmek değil, her koşul ve ortamda üretebilmektir.
Sevginizi doyasıya yaşayın ve o sevgiyle yeni sevgi köprüleri kurun.
20 Mayıs 2019 Pazartesi
ESKİ FOTOĞRAFLARIMIZI HİSSEDEBİLMEK
Eski fotoğraflara bakmak demek, kimi zaman resimdeki kişilerinin hüznünü hissetmek, kimi zamansa onların duyduğu neşeyi yakalamak demektir.
Murathan Mungan bir kitabında eski fotoğraflar için o kadar güzel bir tabir kullanmıştı ki, annemin albümünde karşılaştığım bu güzel fotoğrafları görünce birden aklıma bu sözler geldi. "Eski fotoğraflar bizim olmadığımız zamanları aktarıyor. Bir fotoğraf belki bir insan için bir anı, ama zaman içerisinde o fotoğraflar geçmişe açılan bir kapı haline geliyor. Kıyafetlerde, mekanlarda, takılarda, insanların duruşlarında, gülüşlerinde, geçmiş tüm haşmetiyle karşımıza geliyor."
Gerçekten de şimdiki zamanın dijital fotoğrafçılığında bu keyfi çok yaşamıyoruz, belki de şimdilik böyle düşünüyoruz.
Yıllar yıllar sonra yeni teknolojiler çıktığında, fikrimiz değişebilir.
Mesela bu resim. Cağaloğlu Akşam Kız Sanat okulu öğrencilerinin 1958 yıllarında birlikte çektirdikleri resim.. Bu resim benim annemin okul hayatından çekilmiş. Burdaki kızlar acaba şimdi nerelerde... Resimdeki sağdan üçüncü olan güzel kızcağız benim annem... O şimdilerde 3 çocuk annesi, torunları, eşi, kardeşleriyle hayatını çok güzel geçirmiş dost zengini 80 yaşına basacak tonton bir ihtiyar. Ya diğerleri..
Nerdeler, nasıl bir hayat yaşadılar kimbilir.
Mesela; Cağaloğlu Yokuşundan çıkan aşağıda resimdeki 3 kızcağız hayatlarını nasıl geçirdi. Ortadaki annem, ama ya diğerleri şimdi nerelerde, ne acılar çekti, nelere sevindi. Acaba hayattalar mı hala? Hayat onlara nasıl bir yol çizdi acaba... O tarihlerde çekilmiş bu resimlerinin bir bloğa konu olacağını tahmin edebilirler miydi? Hatta belki de nostaljik resimler arasına girecek bu resimleriyle kalıcı olabileceklerini, hatta ortadaki kızın yıllar sonra doğacak çocuğunun bloğunu renklendireceğini bilebilir miydi?
Aşağıdaki resimler belki de bir bayram sabahı çekilmişti, büyükanne büyükbaba, ve kucaklarında şu an 80 yaşında annemle...
Dolapta bekleyen ceket ve beyaz gömleğin özenerek giyildiği, çocuklarında yeni dikilmiş pantolon ve örülmüş süeterlerle süslendiği bir bayram sabahını anlatıyor belki de. Adana'dan gelen misafirleri İstanbul'da gezdiren anneannem var bu resim de...
Onun sevincini, Eyüp oyuncağı alınarak mutlu edilmiş çocukları anlatıyor bu resimler belki de...
Mesela; aşağıdaki İstanbul Haliç manzarasını arkasına alarak güzel bir poz veren teyzemiz şu an bu resmi bana verdiğinde 77 yaşında idi. Ama şimdilerde kendisini kaybettik. İyi ki bana bu resmi bu yazıma koymam için vermişti. Resim tam İstanbul'un değişimini anlatan bir resim. 60 li yılların moda dergisinden çıkan resimler gibi harika elbiseyle....
O tarihlerde bayramlıkları giydirilen çocuklar, muhakkak mahalle de bulunan bir fotoğrafçıya götürülerek, stüdyo resimleri çekilirdi. Mesela babam Kadıköy'de bulunan bir fotoğrafçıya uğramadan bayramda bizi gezmeye götürmezdi. Önce yeni giydiğimiz kıyafetlerimizle resimlerimiz çekilir, ondan sonra el öpmeye gitmelere başlanırdı.
Ya da mesleğini ölümsüzleştirmek için ekmek sandığıyla stüdyoya gidilerek an ölümsüzleştirilir.
Aşağıda resimde ki babam bu resmini çektirirken hiç tahmin eder miydi, şimdilerde lahmacun yazılan tüm etiketlerde kendi resminin internetlerde dolaştığını... Zamanının ötesine iletecek bir şeyiniz varsa, anı defteri yazın veya resim çektirin derim ben.
Tıpkı babam gibi zamanının ötesine iletebildiği bu resim gibi..
Bazen de bir cam önünde, evde yemeklere koyduğumuz Vita kutuları onlara dekor olmuştu. Ama bu resimler aslında zamanında bir amaç için çektirilmiştir belki de. Geleceğe sunulan bir mesaj kutusu aslında bu resimler. Annem vitaları temizleyip içine çiçekler ekip, bir de babaannemi alıp resim çektirirken ne bilirdi ki, yıllar sonra Vita yağı kalmayıp, bu resim nostaljinin de tam kendisi olacağını...
Birgün can sıkıntısından yapacak bir iş bulamayan bir el, albüm yapraklarını karıştırınca gün yüzüne çıkarlar. Her resme bakarken o an ki yaşanmışlıklarımızın hüznü veya sevinci yaşar yüreklerimizde.
İşte elime geçen bu fotoğraf karelerinde, geçmez, bitmez dediğimiz bir solukluk anlarımızın hatıralarını hissettim. Annemin o Cağaloğlu Yokuşundan okuluna giderken ki genç kızlık hayallerini hissettim. Bir anlık çekilmiş bir fotoğraf aslında bilinmez bir ömre gidiyor.. Onu gelecekte bizler bekliyorduk. Ama o an bunu bilmiyordu.. İyi ki o koşar adımlarla çıkmış yokuşları bizlerle karşılaşmış. İyi ki annem olmuş... Dediğim gibi bu fotoğraflarda kimi zaman hüznü hissettim, kimi zaman neşeyi hissettim. Kısaca bu fotoğrafları tek tek özümledim, bu fotoğrafları dinledim.
"Kaybetmeyin o fotoğrafları, kaybolan dünümün son yadigarını"
Bir karelik, siyah beyaz da olsa, bir ömre sığdırabileceğimiz mutlu ve yaşanmış anılarımızın olması dileğimle siz de çıkarın albümlerinizden büyüklerinizin anılarını...
Bir karelik, siyah beyaz da olsa, bir ömre sığdırabileceğimiz mutlu ve yaşanmış anılarımızın olması dileğimle siz de çıkarın albümlerinizden büyüklerinizin anılarını...
Sanal da olsa yayınlayın sosyal medya da..
Hissedelim onları, yad edelim geçmişi.
Kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünlenerek...
3 Mayıs 2019 Cuma
TÜRK MÜZİĞİNİN ALMANYA'DAKİ SESİ
Türk Müziği Gönül Dostları Kültür Derneği...
İlk okuduğunuzda, her yerde kurulabilecek olan, müziği sevenlerin oluşturduğu bir dernek olarak düşünebilirsiniz.
Oysa bu dernek, Almanya'da yaşayan Türk'lerin kendi kimliğini ispatlamaya çalıştığı, 1970'lerden beri süregelen çalışmalarının en güzel örneği... Türk kültürünü Avrupa'ya duyurmayı başarmanın bir öyküsü.
Yani bir nevi Türk'ün ayak izi gibi, Türk'ün sesi gibi.
Derneğin Dünden bugünü
Nedir bu derneğin amacı diye baktığınızda, resimdeki son satır beni etkiledi. "Türk Kültürünü unutturmamak" Türk kültürünü 3. kuşaklara da kadar duyurabilmeyi başarmak. Asıl duygu da burada ortaya çıkıyor.
Çünkü bu dernek bilindik, yaşını başını almış, Türk müziğine özlem duyan kişilerin müziğimizi icra etmelerinin dışında;
Pop korosuyla ikinci kuşak gençlerin,
Çocuk korosuyla da üçüncü kuşak çocuklarının kültürlerine sahip çıkmalarını amaçlıyor. Bunu çok da güzel başarıyor. Nereden böyle bir kanıya vardınız derseniz, yapmış olduğu çalışmalar ve konserler bize bunu kanıtlıyor.
Türk Müziği Gönül Dostları Derneğinin Kurucu Başkanı Selma Ateş ile yaptığımız bir görüşmede derneği hakkında bize şu bilgileri verdi.
"2013 yılında sivil toplum kuruluşu olarak kurulan Derneğimizin oluşum gayesi Türk Müzik Kültürünü yaşatmak ve bu kültür ürünlerini yeni nesil ile buluşturmaktadır. Bunu yaparken kendi değerlerimizi birlikte yaşadığımız toplumun fertleri ile de tanıştırmak da hedeflerimiz arasında yer almaktadır. Yetenekli insanlarımıza enstrüman çalmayı öğretmek, şan dersleri vererek, icracı ve müzisyenler yetiştirmek için çalışıyoruz. Gençleri sanatla buluşturmak amacıyla Türk Müziği Gönül Dostları Koromuzun yanı sıra Derneğimiz çatısı altında Pop Müzik ve Çocuk Korolarını da kurduk. Bu iki koromuz da faaliyetlerini sürdürmektedir."
2014'de bloğumda yazdığım Almanya hakkında aşağıda tıklayarak okumanızı önerdiğim linkimde şöyle bir cümle kullanmıştım. Bu cümleyi bu dernek çalışmalarını görünce yanlış kullandığımı hissettim. Cümle şöyleydi;
ALMANYA, ALMANLAR, ALMAN-CILAR…
Aslında kelimenin tek anlamıyla GURBETÇİLER...
ONLARIN ÖMRÜ GURBETTE GEÇECEK.
BİR DARACIK YERLERİ DE YOK
OTURUP DERTLERİNİ DÖKECEK
BELKİ DE GERÇEK VATANLARI DA YOK.
https://serpillehayatadair.blogspot.com/2014/03/almanya-ikinci-vatan-mi-gercek.html (linki tıklayarak Almanya yazımı da okuyabilirsiniz.)
Ama şimdi bu düşüncem tamamıyla değişti.. Türk Müziği Derneğinin 3 kuşağı da kendini hiç bir şekilde harcanmamış ve sağlam adımlarla Almanya'ya kendini kanıtlamaya başlamış bile.
Dernek, her yıl sonu yapmış olduğu konserlerinde Türkiye'den de önemli sanatçılarını konuk etmişler. Bunlardan bazıları, Muazzez Ersoy, Linet ve TRT Radyosunun birbirinden değerli sanatçıları.
Çocuk Korosu 'da konserlerde yerlerini almaya başlamış, 1970'lerde söylenen şarkının Almanya'da yaşayan yeni nesillerden duymak için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.
Koroyla birlikte Ritm Dersleri de veren dernek, 4 kadın katılımcıdan oluşan güzel de bir ritm grubu da kurmuş. Şarkı söylemenin yanında, ritmi de hissetmek isteyenler için de Darbuka kursu açılmış.
Derneğin kurucusu Selma Ateş aslında 3 çocuk annesi. Ekibini sadece aile üyelerinden oluşturarak ilk başlarda kurmuş, şu an da da "4. çocuğum" dediği derneğini geleceğin nesillerine aktarmak en büyük dileği..,
Ben de Türkiye'den Türk Müziğini duyuran bu derneğe başarılar diliyor ve gururlandığım için bu yazıyı yazdığımı belirtmek istiyorum.
Türk'lerin Almanya'da ve diğer ülkelerde her dalda ve her koşulda nice başarılarını görebilmek umuduyla....
2 Nisan 2019 Salı
COĞRAFYA KADERDİR
İbni Haldun'un "Coğrafya Kaderdir"cümlesini ilk duyduğumda, işte dedim, bu hafta ki bloğumun konusu bu olmalı.
Çok sevdiğim arkadaşımın kızı Gözde'ciğimin konudan bahsetmesi, Coğrafya Kaderdir cümlesini araştırmasıyla harika bir tespit diye heyecanlandım ve biraz gecikmeli de olsa kaleme aldım.
Coğrafya gerçekten de kader midir dersek evet kadermiş. Google biliyorsunuz ki arama motoru ve bizim elimiz kolumuz.
Google arama motoruna Türkçe "Emekli İnsanlar" yazdığınızda karşınıza kuyruk bekleyen yaşlılar, mutsuz insanlar çıkarken..
İngilizce karşıtı retired people yazdığınızda ise, karşınıza çıkan görsel coğrafyanın gerçekten de kader olduğunu anlatıyor.
Çünkü yabancı ülkelerde "Emekli İnsanlar yani retired people" yazıldığında karşınıza gülen ve gezen insan profilleri çıkmaktadır.
Ve o retired people'laaaaar
bebeklerine emeklerken de seviniyor,
yaşlıyken emekli olduklarında da seviniyor.
Bizde ise hep üzüntü, hep üzüntü, yine mi keder, ama artık yeter diye bağırıyor emekliler Sezen Aksu şarkısındaki gibi..
Bizde ise hep üzüntü, hep üzüntü, yine mi keder, ama artık yeter diye bağırıyor emekliler Sezen Aksu şarkısındaki gibi..
Doğana üzülüyor bu dünyaya gelinir mi diye, emeklisine üzülüyor bu coğrafya da yaşanır mı diye? (Aşağıdaki videoyu da tıklayınız, o şarkı çalar iken, siz emekli emekli yazının devamını okuyunuz)
Oysa emeklilik ne demekti ya!!!..
Oooo bana çok uzak...
Emeklilik mi düşünemiyorum bile dediniz, dediniz...
Ne oldu, göz açıp kapayıncaya kadar emeklilik kapıya dayandı.. Sanki hiç çalışmamış gibi olduk. Google'daki gibi mutlu görünmeyi istesek de hayat gaileleriyle ezildik durduk.
Ne oldu, göz açıp kapayıncaya kadar emeklilik kapıya dayandı.. Sanki hiç çalışmamış gibi olduk. Google'daki gibi mutlu görünmeyi istesek de hayat gaileleriyle ezildik durduk.
Yani; kısaca emeklilik yeni bir şeye adım atmaktır diye mutlu olmaya çalışıyoruz. Yeni bir hayat, ikinci bahar, meşgale bulursan da hoş, kendine ayrılan zaman diye avunuyoruz.
Bir de Polyanna hesabı, emekliliği eğlenceli hale getirmeye çalışıyoruz. İnternette geziniyoruz, inşallah birgün... birgün.... bizde öyle olabiliriz belki diye bakıyoruz.
Ama çalışan ile emekliyi karşılaştırıp belki de biz de google görsellerinde değil, içimizden gülümsüyoruzdur.
Nasıl mı?
EMEKLİ olarak, zamanınızı geniş bir yatakta, rahat koltukda geçirebilirsiniz.
ÇALIŞAN olarak, zamanının çoğunu sert sandalyede geçirirsiniz.
EMEKLİ olarak, üç öğün bedava yemek yersiniz, ( ne bedavası ya.. kim demiş.. telefon parası, herşey o kadar artıyor ki.. en basiti kahvaltı etmeden işe gidenler... bir sürü kahvaltılık alıyor... ama maksat emekli övmek ya.. bedava diyelim bozmayın işte..)
ÇALIŞAN olarak, tek bir yemek arası vardır, onu da kendisi öder..
EMEKLİ olarak, iyi davranışınızdan dolayı serbest zamanla kendinizi ödüllendirirsiniz...
ÇALIŞAN olarak, iyi davranışınızdan dolayı daha çok işle ödüllendirilirsiniz.
EMEKLİ olarak, kendi kapınızı kendiniz kilitler, istediğiniz gibi girer çıkarsınız.
ÇALIŞAN olarak, bütün kapıları kendiniz açıp kapadığınız gibi bir de güvenlik kartı taşırsınız.
EMEKLİ olarak, TV seyredebilir ve oyun oynayabilirsiniz.
ÇALIŞAN olarak, TV seyreder veya oyun oynarsanız kovulursunuz.
EMEKLİ olarak, kendi tuvaletiniz vardır.
ÇALIŞAN olarak, Bir sürü insanla paylaşırsınız
EMEKLİ olarak, aileniz ve arkadaşlarınız sizi ziyaret edebilir.
ÇALIŞAN olarak, onlarla konuşabilmeniz bile zordur.
EMEKLİ olarak, çalışmadığınız halde maaş gününde paranız gelir. Az da olsa "şükür" deyin.
ÇALIŞAN olarak, işe gitmek için gereken tüm harcamaları kendiniz yapar, üstüne üstlük vergi verirsiniz. İşten anında kovulmakta cabası.
SİZCE.... HANGİSİ DAHA İYİ GÖZÜKÜYOR?
Birde bunları okurken gülen yüzünüzü resimleyip, google koyarsanız, işte bizim de gülen emeklimiz olur.
Biraz da pozitif düşünelim.
Hepimiz iyi şartlarda, sağlıklı bir emeklilik hayatıyla sonlanmayı isterdik.
Ama Coğrafi kader engelledi işte. Kaderden kaçınılmaz. Yoksa devlet büyüklerim yapardı belkim.
Geçen yıllar yerine, gelecek yıllar için umudumuzu kaybetmeden,
önce kendimiz, sonra da başkaları için yapılacak güzelliklerle dolu bir emekli yılları diliyorum herkese.
Hepimiz iyi şartlarda, sağlıklı bir emeklilik hayatıyla sonlanmayı isterdik.
Ama Coğrafi kader engelledi işte. Kaderden kaçınılmaz. Yoksa devlet büyüklerim yapardı belkim.
Geçen yıllar yerine, gelecek yıllar için umudumuzu kaybetmeden,
önce kendimiz, sonra da başkaları için yapılacak güzelliklerle dolu bir emekli yılları diliyorum herkese.
UNUTMAYIN; İNSANIN SADECE BİR YERLERDE ÇALIŞARAK BİLFİİL ÜRETMESİ DEĞİLDİR ÖNEMLİ OLAN,
ÖNEMLİ OLAN HER KOŞUL VE ORTAMDA ÜRETEBİLMEKTİR.
ÖNEMLİ OLAN HER KOŞUL VE ORTAMDA ÜRETEBİLMEKTİR.
Bu coğrafi kaderde de iyi emeklilikler ve bol üretimli günler dilerim.
16 Şubat 2019 Cumartesi
GİZEMLİ SAYILAR

Sayılar 0 ile başlar, sonsuza kadar gider.
Bazı sayılar vardır ki; himmetinden sual olunmaz.
Bunlardan bir 7'dir. Yazıyla YEDİ ...
Diğeri de 40'dır. Yazıyla KIRK...
Bu sayıların oldukça ilginç bir gizemleri vardır. Sanki tüm olaylar bazı gizemli sayılara bağlanmıştır.
Bende yoğun merak uyandıran ve aynı zamanda da doğum tarihim olan 7 sayısının nedenlerini sorarak yazıma başlayayım.
Pamuk prensesin cüceleri niye 7 tanedir?
İstanbul niçin 7 tepedir?
Türkiye niye 7 bölgedir?
Dünya niçin 7 kıtadır?
Soyunuz niye 7 göbektir?
Gökyüzü niye 7 kattır.
Dünyanın neden 7 haritası vardır?
Hafta niçin 7 gündür?
Gökkuşağı neden 7 renktir?
Gül neden 7 verendir?
Ejderha neden 7 başlıdır?
Neden 7 düvele meydan okurlar?
Niçin müzik notası 7 notadır?
Prematüre doğan çocuklardan 8 aylık olan hemen ölür de, 7 aylıklar niye yaşar?
Neden insan 7 'sinde neyse, 70' sinde aynıdır?
Neden pis 7'lidir?
Niye 7 kocalı Hürmüz'dür?
James Bond neden 007'dir?
Hayvanlarda boyun omuru neden 7'dir?
Zindan niye 7 kuledir?
Okula niye 7 yaşında başlanır?
Cennet ve cehennem neden 7 kattır?
Kurban da dana hissesi niye 7'dir?
Niye 7 uyurlardır?
Biri ölünce neden 7'sinde okunur?
Niye 7 kat yerin dibi?
Niye 7 sülaleni.......... (burda keseyim)
Bir de mukaddes 40 vardır ki mitolojiden tutun, dinlerde bile mukaddestir.
Bebeklerin neden 40'ı çıkar?
Ölünün niye 40'ı okunur?
Kırk eren veya kırk şaman tarafından korunan kişilere neden 40'lı denir?
Nuh'un gemisi selde neden 40 gün gezinmiş?
Hz. Musa‘nın Sina dağına gidişi neden 40 gün sürmüştür?
Kur’an'da 40. sure Mü’min Suresi‘dir. Anlamı inanan, teslim olan, kabul eden, tamama erendir.
Beş vakit namaz sünnetleri ile beraber 40 rekattır.
Hz. İsa‘nın çölde geçirdiği süre 40 gündür.
Hz. Ömer 40. Müslümandır.
Hz. Muhammed‘e 40 yaşında peygamberlik verilmiştir.
Türk halk inancında Kırk Evliya kavramı vardır.
Hristiyan Türklerde Kırk Aziz kavramı vardır.
Bir duayı 40 kere okumak gerektiğine inanılır.
Bir şey kırk kere söylenirse o şeyin olacağına inanılır.
Neden düğünler kırk gün, kırk gece yapılır?
Neden Kırk katır mı? Kırk satır mı?
Neden Kırk yıllık dost olunur?
Kahvenin hatırı neden kırk yıl sürer?
Kırk kübün, kırkının da kulpu kırık küptür.
41 kere maşallah demezsek ne olur?
Bir yastıkta kırk yıl kocamak neden önemlidir?
Barış Manço Bir yastıkta 40 yıl Süper Babaanne
Blog yazmak için 40 fırın ekmek yemek önemli midir?
Bende 40 yılda bir böyle niyesi soruları sorup, yedi düvele sesimi duyurmak istedim. Belki 40 bin takipçim olur da, bende 7/40 mutlu olurum diye mi?
Ben de ayın 7.sinde doğmuşum. Yaşımın 40'ında da emekli olmuşum. Bunu da literatüre bu şekilde eklediğim vakit, rakamların gizeminde bir hikmet vardır diye düşünürüm. Bu yazıma da bir 40 yorum alırsam, hikmetinden sual olunmaz der geçerim.
Ama bir diğer sayı vardır ki, o da 3'dür.
Allah'ın hakkı 3'tür diye başlanır. Bunda soru olmaz. Neden 7'dir, neden 40'dır diye.
Allah korusun diye 3 kere masa tıklatılır.
Ekmek yere düşünce 3 kere öpülür başa konur.
Kur'an 3 kere öpülür.
3 vakte kadar herşey olabilir hayatımızda.
Eğer Hristiyansa bir kişi, o da "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh" diye üçler düşüncesini.
Eğer İslamiyetse yolu, 3 derece sufiliktir yolu. Şeriat, tarikat ve hakikat. Kötülüğe teşvik eden ruh, suçlayan ruh, huzur içindeki ruhdur diye 3'e ayrılır ruhu...
İnsan vücudu 3 bölgedir. Baş, göğüs, karın, Baş akıl, göğüs istemi, karınsa arzuyu simgeler.
Yazı yazmak istersek, giriş, gelişme sonuç diye 3'e ayırırız.
Maddeler ateş, su, hava iken,
Ruh, can, beden ile varlığımız üç şeyle şekil bulur.
Napolyon'a göre değer, 3 kez para, para, para
Türkler her zaman övünür "Vatan, Millet, Sakarya"
3 değer vardır bizim için hayatta
At, Avrat, Silah'la övünür Türk erkeği..
Dilek dilemek istersek 3 dilek söylememiz yeterli...
İşte bu sayılarda niye böyle bir gizem var bilinmez.
Derler ki, 3'ler, 7'ler, 40'lar anlayışı, yücelik mertebelerini işaret eden rakamlardır. Ben sadece merak ettim. İnceledim.
3 vakte kadar da yeni bir konuyla karşınızda olmayı hedefledim.
Ama bir diğer sayı vardır ki, o da 3'dür.
Allah'ın hakkı 3'tür diye başlanır. Bunda soru olmaz. Neden 7'dir, neden 40'dır diye.
Allah korusun diye 3 kere masa tıklatılır.
Ekmek yere düşünce 3 kere öpülür başa konur.
Kur'an 3 kere öpülür.
3 vakte kadar herşey olabilir hayatımızda.
Eğer Hristiyansa bir kişi, o da "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh" diye üçler düşüncesini.
Eğer İslamiyetse yolu, 3 derece sufiliktir yolu. Şeriat, tarikat ve hakikat. Kötülüğe teşvik eden ruh, suçlayan ruh, huzur içindeki ruhdur diye 3'e ayrılır ruhu...
İnsan vücudu 3 bölgedir. Baş, göğüs, karın, Baş akıl, göğüs istemi, karınsa arzuyu simgeler.
Yazı yazmak istersek, giriş, gelişme sonuç diye 3'e ayırırız.
Maddeler ateş, su, hava iken,
Ruh, can, beden ile varlığımız üç şeyle şekil bulur.
Napolyon'a göre değer, 3 kez para, para, para
Türkler her zaman övünür "Vatan, Millet, Sakarya"
3 değer vardır bizim için hayatta
At, Avrat, Silah'la övünür Türk erkeği..
Dilek dilemek istersek 3 dilek söylememiz yeterli...
İşte bu sayılarda niye böyle bir gizem var bilinmez.
Derler ki, 3'ler, 7'ler, 40'lar anlayışı, yücelik mertebelerini işaret eden rakamlardır. Ben sadece merak ettim. İnceledim.
3 vakte kadar da yeni bir konuyla karşınızda olmayı hedefledim.
7 Şubat 2019 Perşembe
GÜLMEK ÜZERİNE.......
Gülümseyin...
Sert bakıp, alnınızda kırışıklık olacağına,
Gülümseyin, göz kenarlarınızda kırışıklık olsun.
Sevdiklerinize bir gül verin,
gül yoksa bari gülüverin.
Gülümsemek adaleti bozuk düzene, sessiz bir küfürdür. Gülümseyin...
Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız...
Gülümseyin....
Cesaret ister, soğuk alıp,
29 Kasım 2018 Perşembe
NORMAL YAŞAMDA HAVALI OLABİLİRSİNİZ, AMA AKCİĞERLERDE ASLA!!!!!
![]() |
| havalı ciğerlerimiz olmasın.... |
Günlük hayatımız devam ederken, birden vücudumuzda gelişen bazı ağrılar, sizi yaptığınız işlerden alıkoyar.
Bu ağrı, sizin üzerinizde ise ağrıyı bir kere hissedersiniz belki... Ama ağrı evladınız da ise onun hissettiği ağrıyı bir anne olarak çok derinden hissedersiniz. Evladınızda olmasın da sizde olmasını istersiniz.
Bir şiir vardı yıllar önce. Aklımızda olmayan bir sağlık problemi yaşarken söylenen. Şiir pankreas içindi..
Oğlum için konulan Akciğer sönmesi (Pnömotoraks) teşhisinde nedense bu şiir aklıma geldi. Daha önce hiç duymadığımız bir hastalıktı.
Şiir şöyleydi, devamı da çok güzeldir de ben sadece beni etkileyen dörtlüğü paylaşacağım.
Varlığının farkında bile değildim
Pankreas, düne kadar senin
Gövdemin neresinde bulunduğundan
Görevin nedir, ve parçasısın hangi sistemin
Hatta habersizdim, bedenimde taşıdığımdan.
İşte bu şiiri farkında olmadan bende aşağıdaki gibi uyarladım ve farkında olmadan da bloğumda yazıya döküverdim.
Varlığının farkında bile değildik.
Akciğer üzerindeki yapışık zarla,
Göğüs duvarındaki zarın arasına hava dolunca...
Akciğerin balon gibi pıııss diye söneceğine
Hatta habersizdik,
bedenin buna şiddetli ağrı ile tepki göstereceğine
bedenin buna şiddetli ağrı ile tepki göstereceğine
Pnömatoraks ile işte o vakit tanışacağımıza...
Okutmuşlardı okulda sineğin sindirim sistemini
Balığın solungacını, solunumunu
Ama hiç düşünmemiştim bir akciğerin de balon gibi söneceğini
Nerden bilirdim ki oğlumun ciğeri sönerken,
Asıl benim yüreğimin yok olacağını.
Meğer hava atmak fikri güzelken dışarıdan.
İçerdeki havanın olmadık yerde fark edilmesinin
Oğlumda derin ağrılar yaratacağını,
Ve günlük hayatında yokuşları aşıp, düze çıktığı bir yerde
Hain bir pusu kurduğunu…
Üstelik sigara içmez, sağlıklı beslenen bir gençlerde de
Bu durumun Spontan olacağını....
Bu konuda, Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesine teşekkürlerimi bir borç bilirim. Opr. Dr. Mehmet Kılıç'ın güzel tespiti ile ameliyatımızı başarılı bir şekilde atlattık.
Peki tedavide nasıl bir yol izleniyormuş derseniz. Merak edenlere anlatayım hemencecik şuracıkta.. Bu hastalığın tedavisinde 4 ilke varmış. Mış diyorum, uzmanlar öyle söylüyor çünkü...
Akciğerin genişlemesinin sağlanması, şikayetlerin ortadan kaldırılması, komplikasyonların önlenmesi ve nükslerin önlenmesi şeklinde imiş.
Bunlardan ilki; oksijen desteği olup hava miktarı az olan kişilere uygulanıp hasta gözlemleniyormuş. Bunu ilk seferde yaşadık.. Bir daha olmaz diye ümit ederek eve dönmüştük. Ama kısa bir süre sonra tekrar nüksetti.
Bu sefer yaşayacağınız iğne aspirasyonu imiş. Pnömotoraks alanı yüzde 15'ten büyükse hava kesilene kadar iğne ile boşaltılıyormuş.
Peki tedavide nasıl bir yol izleniyormuş derseniz. Merak edenlere anlatayım hemencecik şuracıkta.. Bu hastalığın tedavisinde 4 ilke varmış. Mış diyorum, uzmanlar öyle söylüyor çünkü...
Akciğerin genişlemesinin sağlanması, şikayetlerin ortadan kaldırılması, komplikasyonların önlenmesi ve nükslerin önlenmesi şeklinde imiş.
Bunlardan ilki; oksijen desteği olup hava miktarı az olan kişilere uygulanıp hasta gözlemleniyormuş. Bunu ilk seferde yaşadık.. Bir daha olmaz diye ümit ederek eve dönmüştük. Ama kısa bir süre sonra tekrar nüksetti.
Bu sefer yaşayacağınız iğne aspirasyonu imiş. Pnömotoraks alanı yüzde 15'ten büyükse hava kesilene kadar iğne ile boşaltılıyormuş.
Tecrübeyle sabit hemen akciğer konusunda ihtisas hastanesi olan Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesine başvurduk ve genişlemeyen akciğer dokusu varlığında, her iki akciğerde de sönmenin olduğu durumlarda, göğüs kafesi içinde kan birikmesi durumunda, takılmış olan göğüs dreninden devam eden hava kaçağının fazla olması durumunda uygulanan cerrahi yöntemin uygulanacağı söylenince, biraz korku yaşasak da acilen kabul ettik. Ameliyat lafının korkusuyla ürkmedik değil ama çok şükür başarılı bir ameliyat gerçekleşti. Bu ameliyatı ayrıca sosyal endikasyonları olan pilot, dalgıç, gemici gibi basınç değişikliğine maruz meslek grupları ile sağlık merkezine uzakta oturan hastalarda zaten beklemeden önerilmekteymiş. Doç. Dr. Güven Olgaç ve ekibini bu konudaki uzmanlıklarından dolayı tebrik ediyorum.
https://www.doktorsitesi.com/doktor-guven-olgac/gogus-cerrahisi/istanbul
Bir daha olmamasını umut ederek, sırtında kolunda ve göğüs üzerinde rahatsızlığı olanların eğer kalplerinde bir şey bulunmazsa, bir de akciğer filmi çektirmelerini öneriyorum haddim olmayarak. Çünkü bu rahatsız en çok kalp kriziyle karıştırılıyormuş.
Diyeceğim o ki, her hastalık kötü, ama en kötüsü evlatlarında bunu yaşamak ve kalbinin her an pır pır attığını hissetmektir. Allah evlatlarımızı sağlıklı uzun ömürler nasip etsin.
16 Ağustos 2018 Perşembe
14 Ağustos 2018 Salı
1000 MİSKET TEORİSİ
Bugünden itibaren uygulasak mı ki? Hikaye etkileyici...
Genç adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Başını iki elinin arasına aldı gözlerini kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi pek çok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu. Çünkü ailesine, çocuklarına bile vakit ayıramadığı, toplantılar iş seyahatleri, yazışmalar ve koşuşturmaca ile geçen bir hayatı vardı…
Pek çok yakın dostunun adını bile unutmuştu. Bu karamsarlık içinde kıvranırken birden çekmecesindeki küçük radyosu aklına geldi. Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçası ile biraz rahatladığını hissetti. Müziğin ardından YAŞLI BİR ADAMIN KONUŞMASIYLA gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi…
Ama birden durdu. İlginç bir teoriden bahsedeceğini söylüyordu yaşlı adam. ‘’ BİN MİSKET TEORİSİ ’ni’’ anlatacaktı, acaba neydi bin misket teorisi. Merakla dinlemeye başladı.
Bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin 75 yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum bazıları daha çok bazıları daha az yaşar. Ama biz 75 sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda 52 hafta olduğu için, 75 ’i, 52 ile çarptım ve ortala ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı Cumartesi sabahı sayısı olarak 3900 rakamına ulaştım.
Şimdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak 55 yaşında düşünmeye başlamıştım. Yaptığım hesaba göre bu yaşa kadar 2180 ’in üzerinde cumartesi yaşamıştım ve eğer 75 yaşına kadar yaşarsam yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı.
Yaşlı adam bu hesapla zamanı değerlendirmeye başlamıştı.
Bir oyuncakçı dükkanına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı dükkanı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük şeffaf bir kavanozun içine hepsini doldurdum. O günden sonra her cumartesi kavanozdan bir tane aldım. Misketlerin azaldığını gördükçe hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başlamıştım. Anladım ki dünyadaki zamanımın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymamama hiçbir şey yardım edemez.
Yaşlı adamın anlattıkları öylesine etkiliydi ki, genç iş adamı adeta dünyadan kopmuş, radyoya kilitlenmişti… Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı; programı kapatmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozun içinde ki son misketi de aldım. Eğer önümüzde ki, cumartesiye kadar yaşarsam bana biraz daha zaman verilmiş olacak.
Unutmayın kullanabileceğimiz en önemli şey biraz daha zamandır…
Hikaye böyle devam edip gidiyordu… Hayatımızda bizi meşgul eden o kadar önemli ya da önemsiz oyun var ki… Ama biz bunların arasında kaybolup gittiğimizi fark edemiyoruz bile… İşin garibi fark ettiğimiz anda bile sevdiklerimiz ve hayata dair güzelliklere gitmek ve onlarla vakit geçirmek yerine ŞU İŞİMİDE BİTİREYİM ONDAN SONRA… diye erteliyoruz hayatı…
HADİ şimdi arkanıza yaslanın derin bir nefes alın. Hayatınızda önemli olan dostlarınızdan birisinin telefonunu çaldırın. Ona CIVIL CIVIL sesinizle ‘’ Alo …’’ deyin… Gülümseyin…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







































